1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kolonyal Bir Yazışmanın Düşündürdükleri...
Kolonyal Bir Yazışmanın Düşündürdükleri...

Kolonyal Bir Yazışmanın Düşündürdükleri...

Mertkan HAMİT: 2 Haziran tarihinde Kıbrıslı Gazetesi KKTC eski Eğitim Bakanı Nazım Çavuşoğlu’nun Türkiye Cumhuriyeti Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’ya gönderdiği bir mektuba yer verdi. Zaten ilgili mektubu okuyan herhangi bir insan bile durumun a

A+A-

 

Mertkan HAMİT
mhamit@gmail.com

 

 

 

2 Haziran tarihinde Kıbrıslı Gazetesi KKTC eski Eğitim Bakanı Nazım Çavuşoğlu’nun Türkiye Cumhuriyeti Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’ya gönderdiği bir mektuba yer verdi. Zaten ilgili mektubu okuyan herhangi bir insan bile durumun absürdlüğünü görebilir ama yine de mektubun dahilinde can alıcı olarak niteledirebileceğim bir bölümü hatırlayalım.

Çavuşoğlu mektubunda, dört veya altı yıl süreyle yurt dışında yüksek öğrenim gören öğrencilerin geçen zaman içinde sosyal olaylardan etkilenerek  “hem toplumsal sorunlara hem de Anavatanla olan ilişkilerimizi yorumlamada ciddi farklılıklar” yaşadıklarını iddia etmişti. Ardından “gençlerimizin gelecekte bizlere sıkıntılar meydana getirecek bir bakış açısına sahip olacaklarını şimdiden içinde yer aldıkları farklı eylemlerinden görmekteyiz.” diyerek bir biçimde de Kıbrıslıtürk gençliğini Türkiye Cumhuriyeti Eğitim Bakanına ispiyonlamıştı. 

Zaten yazışmanın içeriği ve niyeti boyutunda çeşitli kişiler ve örgütler tepkilerini gösterdi. Ben, duruma elimden geldiğince alternatif bir boyutta yaklaşmaya çalışacağım. Yukarıda bahsi geçen yazışma sırasındaki eski eğitim bakanının algısını anlamaya çaba göstereceğim. Bunu yaparken asıl amacımı ise, durumun absürdlüğünü bir tarafa koyarak eski eğitim bakanı Çavuşoğlu’nun zihnindeki –ve kendi zihnimizdeki- kolonyal ezberi  ortaya koyabilmek. Böylelikle kolonyalizmi içselleştirdiğimiz algımızın oluşturduğu ‘genel doğrularımızın’ yarattığı siyasi problemlerin önemini belirterek bir ‘ezber bozumu’ denemesi yapmaya çalışacağım.

Yazıyı genel olarak inceleyen bir kimse yazılan yazının dilinden, durumun bir birine eşit iki yetkilinin yazışmasının ötesinde sömürge ile merkez arasında bir bilgilendirme olarak görebilir. Diğer bir taraftan bunun işbirliğinin sürekliliğinin sağlanmasında yaşanabilecek olası zorluklara dair verilen bir sinyal olarak da görebilir. Chatterjee (2012) sömürge ilişkilerinde sömürge görevlilerinin kendilerini bir tür gardiyan niteliğinde gördüğünden bahseder.[i] Burada Çavuşoğlu’nun yazdıklarından kendine atfettiği görevi de benzeri bir biçimde açıklayabiliriz. ‘Ulusal çıkarlara’ karşı oluşan görüşlerin bir biçimde korunması için orada yaşayan halkı hiçe sayarak merkeze bildirmek gibi bir görev aslında Chatterjee’nin de bahsettiği misyonerlik faaliyetleri şeklinde de konumlandırabiliriz.

Konuyla ilgili olarak derinlemesine bir tartışmaya başlamadan önce kolonyalizm deneyimlerine de dönerek hatırlamamız faydalıdır. Birçok araştırmacıya göre İngiltere kolonyal yönetiminin başarılı olmasındaki ana faktörlerden biri elinde tuttuğu bölgenin kaynaklarını etkin bir biçimde sömürürken aynı zamanda kendi katkısını ve harcamalarını sınırlı bir biçimde tutabilmeyi başarabilmesiydi. Hindistan’da,  Kıbrıs’ta veya diğer kolonilerinde de benzeri bir biçimde hareket etmişti. Öyle ki adayı devraldıktan sonra Osmanlı’ya ödenecek olan kira miktarını kendi hazinesinden ödemek yerine, yerli halka ödetmişti.[ii] Bunu yaparken uyguladığı etkili yöntemlerden biri ise kolonyal yönetimindeki bölge sakinlerini koloni yönetimine çeşitli biçimlerde eklemleyebilmiş olmasıydı. Yani koloni olan ülkelerde, bölge sakinleri de mevcut durumdan doğan ekonomik veya iktidar kazanımlarının sürekliliği için yetkisini dahil olduğu toplumun aleyhine kullanmayı kabul etmesini da içermektedir. Bu davranışın doğru veya normal bir hareket olarak kabul edilmesi de içselleştirilmiş bir kolonyal yönetişim ilişkisini ortaya koymaktadır.

Edward Said’in Türkçeye Şarkiyatçılık ismiyle çevrilen eserinde ise Doğu – Batı ayrımında Batı’nın Doğu (özellikle Orta Doğu) algısını incelemekte, Batılı emperyal devletlerin doğudaki iktidarının tesisini nasıl oluşturduğunu anlatmaktadır.[iii] Napolyon’un seferlerinden yakın tarihimize kadar ‘uzman bilgisinin’ rolünü özellikle inceleyen Said (1978)  Batı’nın uzman bilgisiyle Doğu’daki çalışma prensiplerini, ilişkilerini ve benzeri durumları öykülendirmesindeki anomaliye dikkat çekmeye çalışır. Bu çalışmanın kapsamında en önemli vurgularından biri, aslında Şark kimliğini benimseyen ve Doğu’da bulunan insanların Batılıların algılarına göre kendileriyle ilgili gerçekleri oluşturmasıdır. ‘Şark’ –ya da doğunun kendi ile ilgili ön kabulleri- kendi değerlerine göre değil, Batılıların bakış açısına göre oluşturulmuştur.Buna göre doğu ile ilgili bilinen yapay gerçekliğin yaratılmasında batı emperyalizmi, hegemonyası ve kolonyal mirasının yanı sıra bu algıyı içselleştiren ve sürekliliğini sağlayan Şark hakim sınıfı da son derece büyük bir etkiye sahiptir.[iv]

Kıbrıs’ın kuzeyi bugün her ne kadar da Said veya Chatterjee’nin bahsettiği gibi bir Batılı/Doğulu ikileminden doğan kolonyal bir ilişkiden muzdarip olmasa da, Türkiye ve Kıbrıs arasındaki algısal ilişki onların tanımladığı biçime uygunluk göstermektedir.

Yaygın bir biçimde ‘Kraldan çok Kralcı’ olan çeşitli siyasi olusumlar bugün Kıbrıs’ta da mevcuttur. Üstelik bu sadece siyasi parti veya hareket boyutunda da değil, kişilerin algısal boyutunda da mevcuttur. Bunu biraz daha açacak olursam başta verilen kolonyal idareci karakterine uygun davranan eski eğitim bakanı Çavuşoğlu ve benzeri bir algıya sahip olan birçokları esasen, ‘Türkiye olmadan biz var olamayız’ biçiminde oluşturulmuş bir varsayımdan hareket ettikleri ortadadır. Türkiye’siz Kıbrıstürk’ünün nefes alamayacağını iddia eden kişiler sadece adadaki hakim sınıf ile de sınırlı değildir. Sol görüşe sahip olan birçok kişinin Anavatan-Yavruvatan ikilemine düşmese bile çeşitli ifadeleri ve ön kabulleri ile Türkiye’nin adadaki varlığının ekonomik katkısının, siyasi desteğinin azımsanmaması gerektiğini, bunun önemli olduğunu ve ötesinde bunun vazgeçilemez olduğunu sürekli olarak belirtmektedir. Tüm bunlar içselleştirilmiş kolonyal algının oluşturduğu bir sorunsaldır. Zihnimizde hala daha bir koloni olduğumuzu kabul ederek attığımız adımlar, aslında üretilen Kıbrıslıtürk merkezli yaklaşımlar veya Kıbrıslılıkçılık olarak adlandırabileceğimiz milliyetçi reflekslerimizde bile görülmektedir.

Bu noktada Gaile’nin 165. sayısında Tufan Erhürman’ın tanımladığı “Bilgili, Apolitik, Endişeli ve Muhalif yeni Kıbrıslıtürk orta sınıfının”, bana göre ise kolonyal otoriteye karşı içindeki milliyetçi refleksden başka söyleyecek birşeyi olmayan bir kitledir. Söylem ve algısal olarak içselleştirilmiş kolonyalizmin yarattığı bir kimlik inşaa sürecini temsil etmektedir.[v] Önceki paragrafta da bahsedilen ‘Türkiyesiz var olamayan biz’ algısı üzerine kurulu olan bu kalabalık var oluşuunu ekonomik sebeplerden öteye taşımamaktadır. Nesnel ihtiyaçlarının yanında egosu ve tutkularıyla oluşturduğu tanınmaya dair ihtiyaca yönelik söylemiyle aslında kolonyalist akıldan kendini azat edemediği için yeniden ve sürekli olan bir tutsaklık hali yaşamaktadır.

Bahsi geçen sürekli tutsaklık halinden kurtuluş, neoliberalizmin özgürleştiriciliğinin sınırları dahilinde erişilmesi imkansızdır. Malesef kolonyal algısından özgürleşememiş birey ve kalabalıkların oluşturacağı özgürlük talebi, neo-liberal piyasanın hegemonyasında verili koşulları sağlamlaştırmaya yaramaktadır.

Yeni bir hegemonyanın oluşturulması ise halk kitlelerinin çoğulcu isteklerinin ve yaratıcıklıklarına yer verileceği bir alanın yaratılmasıyla mümkündür. Hukukun kristalleştirdiği ve sivil iktidarın sürekliliğini sağladığı zincirler aslında kolonize edilmiş bir aklın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu bağı kopararak oluşturabilecek yeni bir tahayyül ise kolonyal bilincin azat edilmiş olduğunun resmidir. Kolonyal bilincin azat edilmesi gerçek bir dönüşümü yanında getirecektir. Bu süreci yaşayabilecek toplulukların, yaptıklarının önce kendilerince ardından da kitlelerce kabul görmesi ise varoluşsal kaygıların önüne geçebilir.

Bu, Nazım Çavuşoğlu’nun mektubunda ispiyonladığı ‘tehlikeli gençliğin’ gerçek bir dönüşümü yaratma potansiyelini getirirken, hangi ülkede eğitim aldığı, hangi bölümü okuduğu veya kaç yaşında olduğuyla ilgili bir mesele değildir. Kıbrıs’ta dönüşüm sadece laf olsun diye kolonyalizme karşı verilecek bir mücadele değildir. Ötesinde; algısal olarak kendimizi anlamamız ve dönüştürmemiz ile ilgilidir. Bu yüzden kolonyal algı olarak belirttiğim; ve kimi zaman sıkıca sarıldığımız değerlerimiz, Kıbrıslı alışkanlıklarımız ve diğer doğru olarak kabul ettiğimiz yanlışlarımızdan kurtuluşumuz, siyasi olarak verili düzeni de değiştirmemizi sağlayacak bir potansiyel içermektedir.

 

 



 

 

[i] Chatterjee, Partha. The Black Hole of Empire: History of a Global Practice of Power. Princeton, NJ: Princeton UP, 2012.

[ii] G.S Georghallides., A Political and Administrative History of Cyprus 1918-1926 with a survey of the foundations of British rule, Nicosia, 1979,p.p. 242 - 246.

[iii] Said, Edward W. Şarkiyatçılık: Batı'nın Şark Anlayışları. Trans. Berna Ülner. İstanbul: Metis, 2001.

[iv]  Daha kapsamlı bir tartışma için: Said, Edward W. Culture and Imperialism. New York: Knopf, 1993.

[v] Erhürman, Tufan. "Bilgiliyim, Apolitiğim, Endişeliyim, Muhalifim" Gaile Dergisi, 03 June 2012. http://yeniduzen.com/detay.asp?a=44996

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 950 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler