1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kısır Döngü Kıbrıs Sorunu
Kısır Döngü Kıbrıs Sorunu

Kısır Döngü Kıbrıs Sorunu

Mustafa Ongun: Umutsuzluğun Kökenine ve Çözümüne Alternatif Bir Bakış

A+A-

 

 

 Umutsuzluğun Kökenine ve Çözümüne Alternatif Bir Bakış

 

 

Mustafa Ongun

m_s_logos@yahoo.com

 

 

 

Federal çözüme yönelik umutlar günden güne tükenmekte, Kıbrıstürkü’nün geleceği belirsiz kalmaya devam etmektedir. Umutsuzluğun farklı sebepleri olsa da, Kıbrıs sorununa neoliberal ekonomik akıl ve insan anlayışı temelli bakmamız çözüme yönelik umutsuzluğu daha vahim ve içinden çıkılmaz bir yere götürmektedir. Umutların tekrardan yeşermesi için insana ve topluma bakışımızı değiştirip, Kıbrıs sorununa diyalogcu eylem zemininden yaklaşmamız gerekmektedir.

Federal çözümden yana olan kesimler umutsuzluğu gidermek için farklı bir vizyonu olan Rum ve Türk liderliğinin gerektiğini ısrarla savunmaktalar. Peki, yeni bir Rum ve Türk lider sorunun çözümünü getirebilir mi gerçekten? İyi de, eğer liderlerin görüşerek Kıbrıs sorununu çözmeleri mümkün değilse ve içinde bulunduğumuz durumda ikili görüşme boşa kürek çekmekse, o zaman ne olacak?

Mertkan Hamit, GaiLe’de çıkan yazısında Kıbrıs sorununa yönelik önemli tespitlerde bulundu. Hamit liderlerin masa başındaki görüşmelerde ister istemez “lideri olduklarını iddia ettikleri grupları sadece ulusal bir özne olarak görmeleri, bunun ötesinde herhangi bir ortak özneden yoksun” olduklarını ortaya koymuştu. Buradan hareketle Hamit Kıbrıs sorununda ikili görüşmelerin artık pek de anlamlı olmayacağını, federal çözüm için yeni yöntemler ortaya koymamız gerektiğinin altını çizmişti. Hamit’e tamamen katılarak bu yazıda, ikili görüşmelerin neden sorunu çözmekte yetersiz kaldığına bir iki ekleme yapmak ve sol için alternatif bir eylem önerisinde bulunmak niyetindeyim.

 

Kıbrıs sorununda neoliberal insan anlayışının hâkimiyeti

Kıbrıstürkleri’nin çözümsüzlük çözüm değildir politikasını 2000’li yılların başında kitlesel olarak terk etmeye başlamaları, federal çözüme gitmede önemli bir adım olsa da, bu değişim Kıbrıs sorununu çözmeye yeterli olamamıştır. Adanın kuzeyinde yaşayanların Annan Planı’na evet demeleri Kuzey Kıbrıs’ta - doğal olarak - “biz federal çözüm için görevimizi yaptık, Rumlar bize ihanet etti” anlayışını yaratmıştır. Bu görüş hala kamuoyuna hâkimdir demek herhalde önemli ölçüde doğru olacaktır. Bu hakim görüşün ortaya çıkmasında Kıbrıs sorununa salt neoliberal ekonomik-akıl ve insan anlayışı çerçevesinden bakmamızın önemli bir rolü olmuştur.

Bunu anlamak için önce neoliberal insan anlayışını kısaca bir hatırlayalım. Neoliberal politik ve sosyal teori insanın özünde kendi çıkarlarının ötesine geçemeyen bir varlık olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda, neoliberal teoriye göre politik ve sosyal düzen kendi çıkarları peşinde koşan bireylerin birbirlerine zarar vermeden çıkarlarını sağlamak için vardır. İyi bir politik toplum, bireylerin kişisel çıkarlarını - diğer bireylere zarar vermeden – tatminini sağlayan toplumdur. Bu nedenledir ki, klasik liberalizmden neoliberalizme kadar, bireysel haklar ve değerler sosyal haklardan ve değerlerden ayrı ve üstün tutulmuş, birey her zaman toplumdan izole ve bağımsız bir şekilde değerlendirilmiştir. Bu anlayışa ek olarak neoliberalizm Aristocu geleneğin insanı politik hayvan olarak tanımlamasını yıkmaya çalışmış ve yerine insanı ekonomik hayvan olarak tasarlamıştır. Bu bağlamda neoliberalizm, insani ve toplumsal problemlerin, ekonomik temelli düşünülerek çözümlenmesi gerektiğini savunmuştur. Her ne kadar politik ve sosyal teori literatüründe bu insan anlayışı oldukça problemli görülüp terk edilmeye başlansa da, politik ve toplumsal realite bu anlayışın halen hâkim olduğunu göstermektedir.

Kıbrıs sorununa yaklaşımımızda neoliberal ekonomik akıl ve insan anlayışının etkilerini görmek mümkündür. Bu bağlamda neoliberal insan anlayışının etkilerinin olması sorunun çözümünü daha da zorlaştırmakta ve hatta imkânsızlaştırmaktadır. Neoliberal insan anlayışının ikili görüşmelere nasıl bir etkisi olduğu öncelikle tarafların ‘kazan-kazan’ diye adlandırabileceğimiz bir stratejiyi yegâne yöntem/strateji olarak benimsemelerinde ortaya çıkmaktadır. Bu strateji, en basit ve genel şekliyle federal bir çözümün tarafların kişisel kazanımlarını artıracak bir çözüm olması gerektiğini ön plana çıkarmaktadır. Diğer bir deyişle, federal bir çözümün hem Türklerin hem de Rumların (ve hatta Türkiye ve Yunanistan’ın  da) ekonomik ve sosyal çıkarlarına uygun olması gerektiği, kazan-kazan yönteminin birinci ve en önemli kuralıdır. Bu yöntem her ne kadar da masum ve akla yatkın görünse de, özünde tehlikeli sayılabilecek bazı önemli varsayımlarda bulunduğu da en azından sol kesimler tarafından bilinmelidir.  

Kazan-kazan yöntemini barış için yegâne yöntem/strateji olarak ortaya koymak şu anlamı taşımaktadır: Barış, ancak iki tarafın kişisel (kişisel burada etnik ve ulusal anlamında) ekonomi ve mülkiyet çıkarlarını eşit ölçüde tatmin edecekse makul ve arzu edilebilir bir olgudur. Barış tabii ki tarafların çıkarlarını tatmin etmelidir, ancak bu gereklilik, birçok noktada tarafların tatmin olamayacakları, çıkarlarından ödün vermeleri gerekeceği gerçeğini de göz ardı etmemelidir. Tıpkı neoliberal insan tasarımında olduğu gibi, kazan-kazan yönteminde de çıkarların aşılıp ortak değerler üretilebileceği göz ardı edilmektedir. Diğer bir şekilde anlatacak olursak, kazan-kazan yöntemi, Kıbrıslı Rumların ve Türklerin etnik-ulusal çıkarlarının ötesine geçip ortak değerler oluşturabilme potansiyelini yok saymaktadır. Kazan-kazan yöntemi bu nedenle barışın ancak tarafların etnik-ulusal kazanımlarını tatmin etmesi durumunda gerçekleşebileceğini ön plana çıkartmaktadır.

Daha da önemlisi, kazan-kazan stratejisi, taraflar arasında yapılacak olan bir antlaşmayı barış antlaşması olmaktan çok bir ticaret antlaşması olmaya sürüklemektedir. Ticari antlaşmalar, özünde tarafların gelecekte sağlayacakları potansiyel çıkarların tatminini hesaplamaya dayanmaktadır. Eğer taraflar yaptıkları rasyonel hesaplar sonucunda ekonomik çıkar elde edeceklerine inanırlarsa, aralarında ticari antlaşma yaparlar. Ancak aralarında büyük sorunlar yaşamış ve güven eksikliği bulunan iki taraf arasında bir antlaşma ve barış sağlamanın, tarafların çıkarlarını garantileyecek rasyonel hesaplamalarla yapılamayacağını kazan-kazan yöntemi unutturmaktadır. Kazan-kazan yöntemi taraflar arasında barışın sağlanmasının ticaret antlaşmalarında yapıldığı türden rasyonel hesaplamalarla yapılabileceğini varsaymaktadır. Fakat ne Kıbrıs sorunu ne de barış süreci değerlerden ve duygulardan uzak bir şekilde değerlendirilip ileriye taşınabilecek bir olgudur.

Şimdi, buradan hareketle 2004 referandumu sonuçlarına bakacak olursak, Rumların referanduma hayır demesi ve akabinde Kıbrıstürkünde oluşan aldatılmışlık hissinin, referanduma bakışımızı da şekillendiren bu kazan-kazan yöntemiyle alakalı olduğunu görebiliriz. 2004 referandumu öncesinde iki tarafın da liderliği, kazan-kazan yöntemini uygulamış ve aslında iki taraf da başarılı olmuştur. Dönemin Rum liderleri Annan Planı zemininde gelişecek bir barışın Kıbrıslı Rumları kaybeden taraf haline getireceği propagandasını yaparken, dönemin Kıbrıslı Türk liderliği de, ‘evet’ oyunun Kıbrıstürkü’nü kazanan taraf haline getireceğini savunmuştur. Kıbrıstürkü kendi çıkarları doğrultusunda Annan Planı’na ‘evet’ derken, Rumlar da aynı şekilde kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek ‘hayır’ demiştir. Bunun farkında olan bazı kesimler, çıkarların ötesine geçme çabası sarf etmek yerine, Kıbrıslı Rumlara, ‘hayır’ oyunun onların kendi etnik/ulusal çıkarlarına ters düştüğünü anlatmaya çalışmışlardır. Rumların kendi çıkarlarına uygun hareket edip etmedikleri bir yana, gerçek şudur ki, özünde taraflar kendi çıkarlarının ötesine geçememiştir, çünkü neoliberal ekonomik akıl ve insan anlayışı üzerine kurulu kazan-kazan yöntemi iki tarafın da düşünme ve politika üretme biçimine hâkim olmuştur. Bu bağlamda Rumlar 2004’te bizi aldatmamışlardır. Tıpkı bizler gibi onlar da kazan-kazan anlayışıyla soruna yaklaşmış ve kendi çıkarlarını aşamamış, ortak bir özne olma potansiyelini yadsımıştır. Kıbrıs sorununun çözümü ve umutların tekrardan yeşermesi bu anlayışı aşmakla mümkün olacaktır. Peki, bu anlayış nasıl aşılır?

 

Diyalogcu eylem ve Kıbrıs sorunu

Alman düşünür Jürgen Habermas, başyapıtlarında toplumsal yaşamın içerisinde genel olarak iki tür eylem biçimi olduğunu ortaya koymuştur (Habermas, 1984; 1987)[1]. Birinci eylem türünü stratejik eylem, ikincisi de iletişimsel eylem olarak tasarlamıştır. Stratejik eylemin amacı eylem sonucunda elde edilecek bireysel veya toplumsal çıkarların sağlanmasıdır. Stratejik eylemin belli amaçları vardır ve bu amaçlara ulaşmak uğruna insanlar birbirlerini kullanabilirler. Neoliberal insan anlayışında, insanın sadece stratejik eylem potansiyeli olan bir varlık olarak tasarladığını söylemek yanlış olmayacaktır. Kıbrıs sorununa bakışımıza hakim olan kazan-kazan anlayışı da esasında stratejik bir eylem olarak tanımlanabilir. İletişimsel eylem ise, çıkar sağlamaktan çok, anlamayı amaç edinen eylem türüdür. İletişimsel eylemde insanların birbirlerini kullanması söz konusu değildir. İletişimsel eylem, diyalog yoluyla kültürel kimliklerin, değerlerin ve normların ortaya çıkmasını, gözden geçirilmesini ve yenilenmesini sağlar. Bu bağlamda etnik ve ulusal çıkarların ötesine geçip, farklılıkları anlamak ve ortak değerler oluşturmak diyalogcu eylem yoluyla gerçekleşebilir. Bu anlamda diyalogcu eylem Freire’nin iddia ettiği gibi, insan olmanın önemini ortaya çıkaran temel bir eylem türüdür (Freire, 1993: 88).

Burada önemli olan nokta, Kıbrıs sorununu çözmek için ihtiyaç duyulan anlayış ve eylem türünün, stratejik eylemden, diyaloğa dayalı iletişimsel eyleme geçmesi gerektiğini görmektir. Böyle bir eylem anlayışı içerisinde çıkarların tatmini peşinde koşmak yegâne amaç olmaktan çıkacak ve ortak bir özneden, kimlikten ve kültürden bahsedilebilinecektir. Diğer bir deyişle, Kıbrıs’taki federasyon yanlısı bireyler, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri bu geçişi sağlamadıkça, tarafların birlikte onay verecekleri ve kabul edecekleri bir çözüm olarak federasyon yakın zamanda gerçekleşmeyecek ve umutsuzluk sürecektir. 

Gelinen aşamada göz ardı edilmemesi gereken, bu türden bir geçişin sağlanmasının halkın kendisi tarafından, katılımcı bir şekilde gerçekleşeceğidir. Şundan ki, diyalogcu eylem sadece liderlerle temsil edilebilecek (liderler tarafından temsil edilecek) bir ilişki biçimi, bir süreç değildir. Tek başına liderlerle sürdürülecek bir diyaloğun öncelikli amacı birbirini anlamak ve çıkarları gözetmekten öteye geçemeyecek, bu da sonuç itibarıyla  hakim güç ilişkilerinin bir parçası olan stratejik eyleme dönüşecektir. Bunun yanında, diyalogcu eylem de, çoğunlukla sanıldığının aksine, sadece AB fonları ve bu fonları almak için yazılan sayfalarca raporlar aracılığıyla gerçekleşemez, gerçekleştirilemez. Görünen o ki,  umutların tekrardan yeşermesi için asıl ihtiyaç duyulan, bireylerin, sivil toplum örgütlerinin ve siyasi partilerin kendi olanakları ile - AB bürokrasisine takılmadan - diyalogcu eyleme koyacakları katkılardır. Pratik anlamda Kıbrıs’ta yaşayan herkese ve her türden örgütlenmeye açık olan, lider hegomanyasına ve bürokratik engellere takılmayan bir diyalogcu eylem platformunun oluşturulması, bugün itibariyle çok önemli hale gelmiştir.  

 


Referanslar

Freire, P. (1993). Pedagogy of the Oppressed. 30th universary edition. Translated by Myra Bergman Ramos. London: Continuum.

Habermas, J. (1984). The Theory of Communicative Action: Reason and the Rationalization of Society. Vol. 1. Translated by Thomas McCarthy. Cambridge: Polity Press.

Habermas, J. (1987). The Theory of Communicative Action: Lifeworld and System: A critique of functionalist reason. Vol. 2. Translated by Thomas McCarthy.

 

 


[1] Habermas’ın terimlerini kullanmam sadece yazının akıcılığı sağlamak amaçlıdır. Yazının devamında bu terimleri kullanış biçimimin Habermas’ın genel felsefesiyle ters düşme ihtimali vardır.
 
 
 
 
 

 

.

Bu haber toplam 1385 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler