1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KIRLANGIÇ
KIRLANGIÇ

KIRLANGIÇ

Stella Aciman: Kırlangıcın biri, bir adama âşık olmuş. Pencerenin önüne konmuş, bütün cesaretini toplamış, röfleli tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra, küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş

A+A-

 

 

 

“…Hatta bu küçük göçmen kuşların özgür ruhlarını kendimle bağdaştırmış ve sol omzuma bir kırlangıç dövmesi yaptırmıştım… O sıralar benim de göç zamanım gelmişti ve özgür ruhum beni, bir Aralık günü Kıbrıs’ a getirdi.”

 

 

Stella Aciman

 

Kırlangıcın biri, bir adama âşık olmuş. Pencerenin önüne konmuş, bütün cesaretini toplamış, röfleli tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra, küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş. Tık... Tık…Tık…
Adam cama bakmış ama içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş… Meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç!
Heyecanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, derin bir nefes almış şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış. Hey adam! Ben seni seviyorum. Nedenini niçinini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum. Bugün cesaret buldum konuşmaya. Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al. Birlikte yaşayalım.
Adam birden parlamış: “Yok daha neler? Durduk yerde sen de nerden çıktın şimdi? Olmaz, alamam” demiş. Gerekçesi de pek sersemceymiş:Sen bir kuşsun! Hiç kuş insana âşık olur mu?”
Kırlangıç mahcup olmuş. Başını önüne eğmiş ama pes etmemiş. Bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş, gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş: “Adam, adam! Hadi aç artık şu pencereni. Al beni içeri! Ben sana dost olurum. Hiç canını sıkmam! “
Adam kararlı, adam ısrarlı: “Yok, yok ben seni içeri alamam” demiş. Biraz da kaba mıymış, neymiş lafı kısa kesmiş. “İşim gücüm var, git başımdan.” Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş: “Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi al beni içeri, yoksa sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım çünkü ben ancak sıcakta yaşarım. Pişman olmazsın, seni eğlendiririm… Birlikte yemek yeriz, bak hem de sen de yalnızsın, yalnızlığını paylaşırım” demiş. BAZILARI GERÇEKLERİ DUYMAYI SEVMEZMİŞ! Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş. Pek bir sinirlenmiş: “Ben yalnızlığımdan memnunum” demiş. Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş. Düpedüz kovmuş.
Kırlangıç son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca, başını önüne eğmiş ve çekip gitmiş. Yine aradan zaman geçmiş. Adam, önce düşünmüş sonra kendi kendine itiraf etmiş: “Hay benim akılsız başım; ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle kös kös oturacağıma, keyifli vakit geçirirdik birlikte.”
Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş; “sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir. Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim.” Diye düşünmüş.
Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş. Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş. Amma… Onunki hiç görünmemiş. Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna. Kırlangıç yokmuş! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamış. Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş. Olanları anlatmış. Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki:

“KIRLANGIÇLARIN ÖMRÜ 6 AYDIR... HAYATTA BAZI FIRSATLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ ELİNİZE GEÇER VE DEĞERLENDİREMEZSENİZ UÇUP GİDER!
HAYATTA BAZI İNSANLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ KARŞINIZA ÇIKAR; DEĞERİNİ BİLMEZSENİZ KAÇIP GİDERLER! VE ASLA GERİ DÖNMEZLER!”
Dikkatli olun... Farkında olun... Ve bir düşünün bakalım; Acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovaladınız?  

 

Kimin yazdığını bilmediğim bu öyküyü yıllar önce bir gazetede okumuş ve çok etkilenmiştim. O kadar etkilenmiştim ki, o sıralar yazdığım kitabımın adını Kırlangıçların Ömrü olarak değiştirmiş ve tabii ki içeriğine de dokunmuştum. Hatta bu küçük göçmen kuşların özgür ruhlarını kendimle bağdaştırmış ve sol omzuma bir kırlangıç dövmesi yaptırmıştım… O sıralar benim de göç zamanım gelmişti ve özgür ruhum beni, bir Aralık günü Kıbrıs’ a getirdi. İstanbul’un gri gökyüzüne hapsolan duygularım bir saat sonra mavi bir gökyüzüyle karşılaşınca; özlemini duyduğum, görmeyi özlediğim kırlangıçlarıma burada kavuşacağıma inanmış ve çok mutlu olmuştum.

Günler günleri, aylar ayları kovaladı… Her sabah çiçeklerle donattığım balkonumda çayımı yudumlarken gözlerimle ufku gözlüyor, mavinin içinde göreceğim minik karaltıları bekliyordum.

Eski ama hala var olan, her güne bir yaprağın düştüğü Maarif Takvimini hatırlayanlar ve takip edenler bilirler. Yapraklarının arkasında garip zaman isimlendirmeleri olurdu ne olduğunu anlamadığımız; pastırma sıcakları, kocakarı yazı gibi… O gün 8 Nisan’dı ve takvim yaprağının arkasında ‘Kırlangıç Fırtınası’ yazıyordu.  Yeni kırlangıçların geriye dönme zamanını veren ve hiç şaşmayan ampirik bir tarih… Hava bulutlu ve rüzgârlıydı… İçim kıpır kıpır, ruhum pır pır… Ve bir sabah uykumun arasında şakıyan kırlangıçların sesiyle uyandım… Gelmişlerdi, balkonumun önünde şarkı söylüyor, dans ediyorlar, elektrik tellerinin üzerinden bana bakıyorlardı. Binlerce kilometre ötelerden gelmelerine karşın yorulmamışlar ve hemen yuvalarını yapmaya başlamışlardı. O günlerde ‘ belki benim balkonumu seçerler’ diye çok umutlanmıştım ama onlar apartmanımızın bir girintisini uygun bulmuş olacaklar ki; minicik gagalarıyla taşıdıkları ince dal parçacıklarını, tükürükleriyle birleştirerek yaptıkları muhteşem yuvalarını oraya kurdular. Geçen Nisan ayında sekizinci yılını doldurdu apartmanımızın kırlangıç yuvası… Ve şu an birbirine bitişik üç yuva var aynı girintide, sanki kalabalık bir ailenin evi gibi… Yavrular doğdu, büyüdüler, anne ve babalarıyla uçmaya çalışıyorlar. O yavrulardan bir tanesi kısa bir zaman için balkonumun konuğu oldu.

Uykuyla boğuştuğum bir gece, sabaha karşı yatağımdan kalktım ve gündoğumunu balkonda karşıladım. Hava ağarırken üç-beş kırlangıcın feryadı kulaklarımda patladı. ‘Ne oluyor’ diye düşünürken balkondan aşağıya baktım. Apartman kapısında hareket eden minik bir şeyin kendi ekseni etrafında döndüğünü gördüm. İki kırlangıç o küçük şeyin etrafında çığlıklar atarak dönüyor, uçuyor, tekrar geliyor, çaresizliği yaşıyordu. Yerde debelenen, bağırmaya çalışan o küçük şey artık uçma zamanının geldiğini düşünen ama beceremeyen, yuvasından yere düşen bir kırlangıç yavrusuydu… Etrafında adeta hıçkırığa benzer sesler çıkararak dönenler ise anne ve baba kırlangıçlardı. Havada uçuşan onlarca kırlangıç ise onlara destek veriyordu.  O neşeli, şen şakrak söyledikleri şarkıların yerini hüzzam makamının yakıcı nağmeleri almıştı. Hemen aşağıya indim… Yere düşen ve bir bebek edasıyla ağlayan yavru kırlangıcı avucuma aldım. Aynı anda anne ve babanın çığlıkları giderek artmaya başladı. Başımı yuvanın olduğu yere kaldırdım… Ulaşılması imkânsızdı! Minicik kalbinin atmasını avucumda hissettiğim yavruyu orada bırakamazdım. Son çare; yavruyu balkona getirdim ve parmaklıklara asılı saksının ortasına bir yer açarak oraya oturttum. Minicik başında parmağımı gezdirirken korkulu gözlerle bana bakıyordu… Sesi kesilmiş, sanki kaderine razı olmuş gibiydi. Ona ‘ korkma sen uçacaksın…’ dedim ve balkondan içeri girdim. Perdenin aralığından dışarıdaki hareketlenmeyi izlemeye başladım. Anne ve baba kırlangıç, çocuklarının tam karşısındaki elektrik telinin üzerine tünemişlerdi. Dikkatle çocuklarını izliyorlar ve karşılıklı ötüşüyorlardı. Bu ötüşte biraz korku, biraz heyecan ve çokça güven vardı… Anne ve baba yavrularına sanki ‘korkma, biz buradayız, birazdan seni alacağız’ der gibiydiler. Geçen süre içinde etrafta herhangi bir tehlikenin olmadığından emin olan anne telin üzerinden uçtu, baba ise hiç kıpırdamadan orada duruyordu. Onlarca kırlangıç ise balkonun çevresinde uçuyordu. Bir süre sonra anne kırlangıç saksının kenarına kondu ve gagasında getirdiği yiyeceği yavrusunun açık olan ağzına verdi. Sırada baba vardı… Anne yavruyu beklerken; baba uçtu, döndü ve yavruyu besledi… Ve yavru hareketlenmeye başladı. Karnı doymuştu, anne ve babası yanındaydı… Onu bırakmamışlardı. Bir hamlede saksının kenarına tünedi. Yaptığı hamlenin sevinciyle şen bir nağme saldı havaya. Anne ve baba hemen yanına geldi… Artık üçü de saksının bir tarafındaydı. Diğerleri elektrik telinin üzerine sıra sıra dizilmiş, heyecanla onları izliyor ve aralarında konuşuyorlardı. Önce baba hareketlendi, az ötedeki limon ağacına uçtu… ‘hadi gel’ dedi yavruya. Anne gagasıyla yavrusunu hafifçe dürttü, ‘hadi git’ der gibi… İki yana minik adımlar attı yavru kırlangıç ve bir anda havalandı, acemi kanat çırpışıyla babasının yanına kondu. Zoru başardığını hissetmenin sevinciyle ötmeye başladı. Telin üstündeki kırlangıçlar da ötmeye başladılar… Sanki yavrunun başarısını alkışlıyorlardı. Anne de hemen yavrusunun yanına gitti ve ‘aferin, başardın’ dercesine gagasını ona sürttü. Limon ağacında başlayan yorucu uçuş dersi, anne ve baba kırlangıcın kılavuzluğunda, kademe kademe ilerleyerek karşıdaki parkın kenarındaki altıntop ağacına kadar sürdü…

Şimdilerde her sabah balkona çıktığım anda, karşıdaki elektrik tellerine üç tane kırlangıç konuyor… Biri diğerlerine göre daha küçük… Hep beraber bana şarkı söylüyorlar, arkadaşları da etraflarında dans ediyor… Göç zamanları yaklaşıyor. Yol uzun, yorucu ve tehlikeli… Seneye anne ve babayı göremeyeceğim ama yavru kırlangıcımın bana yine sabah çayımı içerken nihavent makamından neşeli şarkılar söyleyeceğini biliyorum çünkü kırlangıçlar daima doğdukları yuvaya dönerler…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 689 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler