1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KIBRIS’TAKİ SU KUYULARININ GELİŞİM SÜRECİ
KIBRIS’TAKİ SU KUYULARININ GELİŞİM SÜRECİ

KIBRIS’TAKİ SU KUYULARININ GELİŞİM SÜRECİ

İnsan yaşamı ile yerleşim yerlerinin çağlar boyunca sürekliğinin sağlanması için su kaynaklarının kenarlarına kurulması hayati önem arz etmekteydi

A+A-

   

 

Tuncer Bağışkan

                         

İnsan yaşamı ile yerleşim yerlerinin çağlar boyunca sürekliğinin sağlanması için su kaynaklarının kenarlarına kurulması hayati önem arz etmekteydi. Önceleri doğal olarak yüzeyde bulunan nehir, dere, göl ve yağmur sularından yararlanılırken, bu gibi su kaynaklarının bulunmadığı yerlerde ise su kuyularının kazılması bir zorunluluk olarak görülmekteydi.  Radyo karbon tarihlemesine göre günümüzden yaklaşık 9000-10500 yıl önce Kıbrıs’taki ilk sürekli yerleşim yeri olarak literatüre giren Baf yanındaki Kissonerga-Mylouthkia’da gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda, yerleşim yeri dahilinde 6 su kuyusu saptanmıştır. Bunların sadece Kıbrıs’ın değil, dünyanın da en eski su kuyuları olduğunun tahmin edildiği kaydedilmiştir. Yaklaşık 16 ayak (5 metre) derinliğinde olan kuyuların diplerinde doğal su kanalları, kenarlarında ise kuyulara iniş çıkışlarda kullanılan karşılıklı küçük nişler bulunmaktadır. Kuyulardaki suların, bir halata bağlanan hayvan derisinden yapılmış bir tulum aracılığıyla çekildiği tahmininde bulunulmuştur. Yine Orta-Geç Tunç Devirlerine (M.Ö 1900-1050) tarihlenen Enkomi yerleşim yerinde de 32 su kuyusunun bulunduğu arkeolog Aström tarafından bilim dünyasına duyurulmuştur.

 

SU KUYULARININ KUTSALLIĞI

M.S II. Yüzyıl Yunan coğrafyacısı Pausanias, hastaların sağlıklarına kavuşmaları, ya da tutulan bir dileğin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması için sulara buğday unundan yapılmış ekmek atıldığını yazmıştır. Kıbrıs’ın değişik bölgelerinde ‘Ayazma’ olarak bilinen akarsu, su birikintisi ve kuyuların hastaları sağaltma gücüne sahip olduğuna inanıldığından kutsal sayılırlardı. Girne Kalesi’nin güneybatısındaki kulenin dehlizinde, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumların ziyaret ettikleri bir dilek kuyusu vardı. Bu kuyuya taş atılarak adakta bulunulurdu. Taşın atılmasıyla kuyudaki suyun yukarı doğru kaynayıp yükselmesi, tutulan dileğin gerçekleşeceğine, suda herhangi bir hareketliliğin olmaması ise tutulan dileğin gerçekleşmeyeceğine yorumlanırdı. Hala Sultan Tekkesi Camisi’nin batı duvarının yanında da ayni amaçla kullanılan bir su kuyusu bulunmaktadır. 

 

İLKEL KUYULAR

Kuyu suları önceleri ilkel yöntem olarak bilinen insan gücüne dayalı olarak halatlarla kuyulardan çekilirken, zamanla kuyuların ağızlarına insan gücüyle döndürülen ahşaptan yapılmış makaralar da konmuştur. Genellikle eski kuyuların ağızlarına ortası delik olan büyük bir ‘bilezik taşı’ konurdu. Galatya köyündeki Ayia Marina kilise harabesinin kuzeybatısında bulunan Gopsa kuyusunun ağzında da taştan yapılmış büyük bir bilezik taşı bulunmaktadır. “Gopsa Kuyusu” adıyla bilindiği gibi, Cenevizlilere ait olduğuna inanıldığından “Ceneviz Kuyusu” adıyla da bilinmektedir. Nitekim çevresindeki arazide M.S XIV-XV. Yüzyıla tarihlenen Scrafitto tekniğinde yapılmış kase kırıklarına rastlanmaktadır. Kuyunun ağzındaki bilezik taşının Sazlıköy’ün (Livadya) doğusundaki Bizans ile Ortaçağa tarihlenen Cira (Kyra) Kilisesi’nin yanındaki kayalıktan kesilip kuyunun ağzına konduğu kaydedilmektedir.

 

HAYVAN GÜCÜYLE ÇALIŞAN DOLAP KUYULARI

Hayvan gücüyle çalışan su kuyuları Türkler tarafından “Dolap kuyusu”, Rumlar tarafından “Alakati” ve bilimsel kaynaklarda ise “Persian Wheel” (Pers tekerleği) adlarıyla bilinmektedir. Kıbrıs’ta ilk kez Perslerin adaya hakim oldukları Klasik devirde (M.Ö 475-325) kullanılmaya başlandığı tahmin edildiğinden, “Persian Wheel” adıyla bilimsel literatüre girmiştir. Ressam David Roberts tarafından yapılan yağlı boya tablodan, “Sakia” adıyla bilinen bu sistemle Nil Nehri’nden suyun nasıl çekildiğine ilişkin bilgi edinilmektedir. Bu sistem Kıbrıs genelindeki dolap kuyularının bir benzeriydi. Kuyuların ağızlarına yerleştirilen ahşaptan yapılmış tekerlek şeklindeki büyük dolaplar önceleri neredeyse iki insan boyundaydı. Bu dolapların bir yanlarında nar veya mersin ağaçlarının dallarından yapılmış bir halata belli aralıklarla pişmiş topraktan yapılmış çift kulplu özel su testileri bağlanmaktaydı. Önceleri dolap kuyularında bu su testileri kullanılırken, daha sonraları bunların yerlerini metalik lengerler ile metalik dolapların içine yapılan çukur bölmeler almıştır. Zamanla ahşaptan yapılmış iri dolapların yerlerini Yunanistan’dan ithal edilen metalden yapılan daha küçük dolaplar alırken, yaklaşık olarak 1919 yılında ise Kıbrıs’ta metalik dolaplar da üretilmeye başlanıştır. Birbirlerini çalıştıran iki dolap düzeneği, ürkmemesi için genellikle gözleri bir çaputla bağlanan bir eşek veya katırın hareketiyle dönmeye başlardı. Böylece halata bağlı olan testi veya lengerler suya erişmekte ve içleri su ile dolu olarak yüzeye ulaştıklarında ise içlerindeki sular dolabın gözlerine, ondan sonra da yandaki bir yalağa boşalmaktaydı. Yalağın kenarındaki bir kanal ise kuyudan daha aşağı seviyede bulunan bir havuzla bağlantılı olduğundan, kuyudan çıkan sular havuza akmaktaydı. Havuzdaki sular bahçelerin sulanmasında kullanılırdı. Ortaçağ, Osmanlı ve hatta İngiliz Sömürge dönemleri boyunca bu sistemle bahçelerin sulanmasına ada genelinde devam edilmiştir. İngiliz Sömürge Döneminde rüzgâr gücüyle çalışan yel değirmenleri ile insan gücüyle çalışan tulumbaların Kıbrıs’a ithal edilmeye başlanmasından sonra,  geleneksel olarak kullanılan hayvanlarla kuyulardan su çekilip arazilerin, hatta konakların gerisindeki büyük bahçelerin sulanması yöntemi zamanla tarihe karışmıştır. Daha sonraki yıllarda bunların da yerini mazot ve elektrikle çalışan su motorları almıştır.

 

ORTAÇAĞ KUYULARI

Lefkoşa ile ilgili olarak Venedikli Ascanio Savorgnano’nun Venedik Cumhuriyetine yazmış olduğu 1563 tarihli raporda, şehirdeki bahçelerin sulanmasında kullanılan çok sayıda kuyu bulunduğunu belirtmiştir. Bu kuyular bölgelere göre genellikle 12 ile 16 ayak genişliğinde ve 35-70 ayak derinliğinde olup, diplerinde, suyun depolanması için cidarları taşla örülmüş kemerli mekanlar bulunmaktadır. Böyle bir kuyu halen Lefkoşa’daki Derviş Paşa Konağı’nın bahçesinde de bulunmaktadır. Ayrıca o sıralarda Mağusa’daki özel şahıslara ait evlerde 127 sarnıç bulunurken, boş ve yıkılmış durumdaki evlerde ise 22 sarnıç bulunduğu bilgileri de edinilmektedir.

Venedik dönemine rastlayan1570 yılıyla ilgili olarak Chorograffia adlı kitabında çeşitli bilgiler veren Fransız yazar Etienne de Lusignan, Lefkoşa dışındaki “Piadia/Pyghadia” (Kuyular) ile “Aque Dolce” (Tatlı Su) adlarıyla bilinen iki ana su kaynağından söz etmiştir.  Sözü edilen su kaynakları, Lefkoşa’nın güneyindeki Strovolos ile Makedonitissa Manastırı’nın arasında yer almakta ve bu bölgedeki sular, sıra kuyular, kanallar ve su kemerleri aracılığıyla Lefkoşa’ya akıtılmaktaydı. O sırada kentteki Baf Kapısı ile Mağusa Kapısı arasında çok sayıda bahçenin bulunduğu ve bu bahçelerde bulunan kuyulardan büyük döner dolaplar aracılığıyla çekilen sularla bahçelerin sulandığı da kaydedilmiştir.

Yine Mağusa kuyuları hakkında da bilgi veren Etienne de Lusignan, kuyu sularının hafif tuzlu olmasına karşın 3 veya dört tanesinin hiç tükenmeyen tatlı su kaynağına sahip olduğunu, kuyulardaki suların hiç durmadan dönen öküzlerle çıkartıldığını ve bu suların sarnıçlarda toplandıktan sonra sabah ile akşamları sokak çeşmelerine yönlendirildiğini yazmıştır. Mağusa civarında bulunan bağlar ile çeşitli meyve bahçeleri de, her altı veya yedi günde bir olmak üzere, hayvanların döndürdüğü büyük çarklarla kuyulardan çıkartılan sularla sulanırlardı. Mağusa valisi Kaptan Pietro Navagero’nın 3.1.1558 tarihinde Venedik Senatosu’na yazdığı bir mektupta Mağusa’nın en iyi su kuyusunun St.George adını taşıdığını ve bunun da Mağusa’nın 1 km güneyinde (şimdiki Maraş Bölgesinde) olduğunu yazmıştır. 1558-1560 yılları arasında Mağusa’nın askeri valisi olan Venedikli Kaptan Dominico Trevisan da, Mağusa Surlar içinde kamuya ait 107 kuyu ile özel şahıslara ait 70 kuyunun tatlı su içerdiğini, 124 kuyu suyunun orta derecede iyi olduğunu ve 620 kuyunun ise tuzlandığını yazmıştır.

 

OSMANLI DÖNEMİ KUYULARI

Ortaçağa ait eski su kuyuları ile dolap kuyularının büyük bir çoğunluğu Osmanlı ile İngiliz sömürge dönemleri boyunca da kullanılmıştır. Mağusa’ın ilk İngiliz Komiseri James Inglis’in 1879 tarihli raporunda, Mağusa’da bulunan çok sayıdaki derin su kuyusunun Lefkoşa’da olduğu gibi hayvanlarla çalıştırıldığını belirtmiştir.  

Osmanlı dönemine ait 1833 tarihli Temettuat defterinde, ada genelindeki köy ile kentlerde bulunan Müslümanlar ile Gayrimüslümanlara ait değirmen, dolap kuyusu, havuz ve kuyuların ayrı ayrı genel dökümleri verilmiştir.

Lüzinyan ile Venedik dönemlerinde Lefkoşa’ya su sağlayan “Piadina” ve “Aque Dolce” adlarıyla bilinen sıra kuyular, Osmanlı döneminde tamir edilerek belli bir süre kullanıldıktan sonra, bunların yerlerini ayni sisteme göre çalışan “Arabahmet” ile “Silahtar/Silihtar” suları almıştır. Bunlar ilkin Vakıf malı iken, İngiliz Sömürge döneminde “Lefkoşa Su Komisyonu” na bağlanmışlardır. Lefkoşa’nın güney- güneybatısındaki Strovolos, Cikko Manastırı Medoşu, Ayii Omoloyitadhes ve çevresindeki bölgelerde, birbirlerinden 50-60 ayak uzaklıkta sıra halinde kazılan kuyuların altları bir lağımla (tünelle) birbirlerine bağlanmış durumdaydı. Zaman zaman tıkanan lağımlar ise kuyulardan aşağıya inen görevli kuyucular tarafından temizlenmekteydi. İngiliz Sömürge Dönemi’ne ait bir raporda, 1584-1587 yılları arasında Kıbrıs muhassılı (valisi) olan Arap Ahmet Paşa’nın yapmış olduğu su sisteminin toplam 248 kuyuyla çalıştığı ve bunlardan 64 tanesinin Selimiye Camisi vakfına ait olduğu kayıtlıdır.

Osmanlı döneminde Lefkoşa’nın su ihtiyacının kentin değişik yerlerine kazılan su kuyularından da karşılandığı arşiv belgelerinde kayıtlıdır. Lefkoşa mollası eş-şeyh Ömer’in kaydettiği 14.9.1746 tarihli karar ilamından, Kıbrıs Muhassılı tarafından Lefkoşa kazasına bağlı İncirli karyesi sınırında ve Ayasofya ile Ömerge camilerinin yanlarında beş adet su kuyusu kazılması için Seyid Ağa’nın görevlendirildiği ve daha sonra kazılan kuyulardan su yolcuları el-hâc Ali, Hasan ve Ahmedin yaptıkları ölçümde kırk masura su elde edildiği bilgileri edinilmektedir. Sağlanan kırk masura suyun yirmi masurasının Korkut Efendi mahallesindeki Beylik Ağa Çeşmesi’ne, diğer yirmi masura suyun ise Ayasofya ile Ömerge camilerinin meydanlarına verilmesi öngörülmüştür.

İNGİLİZ SÖMÜRGE DÖNEMİ KUYULARI

İngiliz Sömürge Yönetimi tarafından yürürlükten kaldırılan 15.Nisan.1858 yılına ait “Osmanlı Arazi Kuralı”nın yerini alan 16.Kasım.1927 tarihli “Miriye Arazilerinde Bina, Sokak ve Kuyu yapımına ilişkin düzenlemeler Yasası”  ve 1938 yılında yürürlüğe giren ayni adı taşıyan tüzük, kuyu, dolap kuyusu ve sıra kuyuların kazılmasına ilişkin kurallar içermektedir. Kuyular genellikle arazileri sulama, içme suyu, davar sulama ve benzeri ihtiyaçların karşılanması amacıyla kazılırlardı. Bunların kazılabilmesi için de öncelikle arazinin bağlı bulunduğu Kaza Komiserinin başkanı bulunduğu Komisyondan izin alınması gerekiyordu.  Müracaat sahibinin başvuru yazısına 2 kuruşluk bir pul yapıştırması, arazinin başvuru sahibine ait olduğunun belgelenmesi, kuyunun arazi sınırının 10 ayak gerisine kazılması, yeni kazılacak kuyunun komşu parseldeki kuyunun en aşağı 80 ayak uzağında, su pınarları ile eski sıra kuyuların ise en aşağı 600 ayak uzağında olması gerekmekteydi. Girne Milli Arşiv ve Araştırma Dairesi’nde, 1944-1974 dönemlerine ait 9094 adet kuyu kazma izin dosyası bulunduğunu da belirtmiş olalım.

İngiliz Sömürge dönemine ait bir raporda, Lefkoşa bölgesindeki kuyuların su seviyesinin yağmura bağlı olduğu kayıtlıdır. O sıralarda deneyimli olan kuyucuların verdikleri bilgiler ise, Lefkoşa kazasındaki su seviyesinin genellikle 36 yıllık dönüşümlü bir süreç izlediği, en yüksek olan su seviyesinin 36 yıllık sürenin sonunda en düşük seviyeye indiği ve bir sonraki 36 yıllık sürenin sonunda ise en yüksek seviyeye ulaştığı doğrultusundadır. Lefkoşa kuyu sularının 1936 yılı itibarıyla en düşük seviyede olduğu belirlenmiştir.    

 

İNGİLİZ SÖMÜRGE DÖNEMİ YEL DEĞİRMENLERİ

Kıbrıs’ta XX’inci yüzyıl boyunca yel değirmeni sözcüğü,  metal ayaklar üzerine oturan ve rüzgârla çalışan sulama amaçlı tulumbalar için kullanılmıştır. Kıbrıs’ta rüzgâr gücünden yararlanılmamış olması, İngiliz döneminin ilk yıllarında adayı ziyaret eden yabancı yazarların dikkatini çekmiştir. 1879 yılında Kıbrıs’ı ziyaret eden Sir Samuel Baker, çok geniş bir alanı kapsayan Mesarga bölgesinde rüzgâr değirmenlerinin kullanılması halinde, gerek un öğütmede, gerekse yeraltındaki suların yüzeye çıkarılmasında yararlı olacağını söylemiştir. Yine Mağusa’ın ilk komiseri James Inglis’in 1879 tarihli raporunda, rüzgâr değirmenlerinin Kıbrıs’ta kullanılmaya başlanması halinde, yılın çoğu zamanlarında büyük külfet yaratan dolap kuyusu işçiliğinin azaltılabileceğini belirtmiştir. 

1900 yılından itibaren İngiliz Hükümeti Kanada eyaletindeki Toronto’dan rüzgârla çalışan su tulumbaları ithal etmeye başlamıştır. Mağusa kazasına 5 adet AERMOTOR (Rüzgâr motoru) ithal edildiğine ilişkin ilk kayıt 1900-01 tarihli Cyprus Blue Book’ta yer almaktadır. 1912 yılında Mağusa’da faaliyet gösteren Perkins & Costas Zachariades ile Aledxander Dimitriou & Sons Ltd ve Lefkoşa’da faaliyet gösteren B.C. Petrides & Co. ile 1957 yılından itibaren S & G. Colocassides Ltd tarafından, Şikago, Kanada, Arjantin ve Avustralya’dan çok sayıda yel değirmi ithal edilmiştir. Yenişehir’de sağlam durumda günümüze gelmiş olmasına karşın işlevini yitiren yel değirmeninin kuyruğunda “The AERMOTOR CO. Chicago” kaydı bulunmaktadır. 1919 yılı itibarıyla adada 300-400 arasında su değirmeninin çalıştığı saptanmıştır.1940’lı yıllara kadar çok sayıda yel değirmeninin adaya ithal edilmesinin bir sonucu olarak çoğu bölgeler adeta bir yel değirmeni ormanı haline gelmiş, özellikle de Mağusa çevresindeki alanlarda çok sayıda bulunması nedeniyle Maraş ile güney uzantısındaki Protaras bölgeleri “Yel Değirmenleri şehri” adıyla da bilinir olmuştur. 1946 yılı itibarıyla Kıbrıs genelindeki rüzgârla çalışan 1107 adet yel değirmeninden 944 adedinin Mağusa kazasında bulunduğu belirlenmiştir. Günümüzde dahi rüzgârla çalışan bazı tulumbaların işlevlerini sürdürdükleri tespitinde bulunulmuştur.

Lefkoşa’nın güneybatısında bulunan ve yel değirmeni anlamına gelen “Anamomilo” bölgesi de Lefkoşa’nın kısmi su ihtiyacını karşılamaktaydı. Yel değirmenlerinin dönmesiyle buradaki su kuyularından sağlanan sular, testilere (veya metalik depolara) doldurulduktan sonra katır arabalarıyla Lefkoşa’ya getirilip satılırdı.

 

İNGİLİZ SÖMÜRGE DÖNEMİ İNSAN GÜCÜYLE ÇALIŞAN TULUMBALAR

Bol suya ihtiyaç duyular yerlerde ve derin kuyularda yel değirmenleri ile dolaplar kullanılırken, derin olmayan kuyulardan su çekmek için demirden yapılmış tulumbalar İngiliz Sömürge döneminden itibaren Kıbrıs’ta kullanılmaya başlanmıştır. Kıbrıs’ta kesin kullanım tarihi bilinmiyor olmasına karşın, 1911 yılından önce kullanılmaya başlandığı izlenimi edinilmektedir. Evkaf arşivinde bulunan 1911 tarihli bir belgede, Omorfo Camisi’nin avlusundaki kuyudan sağlanan suyla abdest alındığı, ancak bu kuyuya bir tulumba konması gerektiği bilgileri yer almaktadır.

Genellikle köy meydanları ile evlerin avlularına yapılan tulumbalı kuyular, hayvanların sulanmasının yanı sıra evlerin su ihtiyacını da karşılamaktaydı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1798 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler