1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kıbrıs’ta Özelleştirme, Şimdi Niye?
Kıbrıs’ta Özelleştirme, Şimdi Niye?

Kıbrıs’ta Özelleştirme, Şimdi Niye?

EMİNE TAHSİN: Şimdi sormamız gereken soru özelleştirmenin neden bugün gündeme geldiği sorusudur.

A+A-

Kıbrıs’ta Özelleştirme, Şimdi Niye?

 

EMİNE TAHSİN

etahsin@yahoo.com

 

 

Piyasaların daha etkin çalışması için özelleştirme sürecinin gerekliliğini savunan neoliberal politikaların dünya ölçeğinde gündeme gelmesinden bu yana 30 yılı aşkın bir süre geçti. ABD’de Reagan, İngiltere’de Thatcher ve Türkiye’de Özal ile özdeşleşen bu politikaların Kuzey Kıbrıs’a yansıması da 1990’lı yıllara rastlıyor. Ancak Kuzey Kıbrıs’a “özgü” koşullar ile birlikte son yıllarda gündeme gelen özelleştirme politikalarının birçok ülkeye oranla daha geç bir takvimi işaret ettiği ortada. Şimdi sormamız gereken soru özelleştirmenin neden bugün gündeme geldiği sorusudur.

 

Ne değişti? Şimdi ne oluyor?

KTHY’nin özelleştirilmesi süreci ile birlikte başlayan süreçte,  Doğu Akdeniz Üniversitesi ile KKTC Elektrik Kurumu gibi kamuya ait kurumların hatalı yönetildiği ya da iflasın eşiğinde olduğuna dair söylemlere sıkça rastlanmaya başlandı. Aslında kamuoyunda yaratılmaya çalışan gündem, dünyadaki birçok özelleştirilme sürecinde rastlanan, bildik bir hikâye olarak karşımıza çıkıyor. Kamuoyunu özelleştirme sürecinin gerekliliğine ikna etme ya da devletin kötü, başarısız yönetimi nedeni ile söz konusu kurumların özelleştirilmesinden başka bir çarenin olmadığı düşüncesi için zemin yaratılıyor. Devletin daha etkin çalışması, iflasın eşiğinden kurtulması ve de yönetim beceriksizliği ya da rant kollayıcılık(*) gibi işlevlerini terk etmesi için özelleştirmenin gerekliliği savunuluyor.

 

Yardımların, teşviklerin adil dağıtılmaması, üst düzey yöneticilere (KTHY örneğinde olduğu gibi) gerektiğinden fazla maaş verilmesi, oy kaygısıyla söz konusu kurumlarda gereğinden fazla kişiye iş sağlanması... Kuzey Kıbrıs’taki devlet kurumlarında bu sayılan örneklere (veya benzerlerine) çokça rastlanılıyor. Bunlardan kim sorumlu? Siyasi iktidarların yıllardır uyguladığı bu politikaları sadece bir siyasi özne ile ilişkilendirmek hatalı olacaktır. Yıllardır bu politikalardan nemalanarak zenginleşen belli çıkar kesimlerinin varlığını sürdürdüğünün altını çizmekte yarar var. Genel olarak siyasi partilerin oy kaygısı ile devlet kurumlarının etkin bir şekilde işlemesini engellediği de ortada.

 

Kuzey Kıbrıs’ın bütçe kalemlerindeki gelirin önemli bir kısmının Türkiye’den aktarılan nakit para ile sağlandığı düşünüldüğünde, Türkiye’deki hükümetlerin Kıbrıs’a yönelik siyasetinin de burada dikkate alınması gerekiyor. Üretmeyen bir ekonomi ve de taşıma suyla yönetilen bir ekonomik yapının ortadan kaldırılması doğrultusunda adım atıl(a)maması... Yine Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs ekonomisine yıllardır belli bir kolaycılıkla yaklaştığını ileri sürmek mümkün. Bu kolaycılığın AKP döneminde ise özelleştirmeler yoluyla neoliberal bir yapı ile kırılmaya çalışıldığı da düşünülebilir. Ancak, rant kollayıcı devlet yaklaşımını sadece Kuzey Kıbrıs hükümetleri ile sınırlandırmamak, hatta Türkiye’deki hükümetlerin Kuzey Kıbrıs’tan beklentilerini bu sürece dahil etmek gerekiyor.

 

Kuzey Kıbrıs hükümetleri ile Türkiye hükümetleri arasındaki ilişkiyi  “parayı veren düdüğü çalar” atasözüyle özetlerken, Türkiye hükümetlerinin, Kuzey Kıbrıs’ın siyasi ve ekonomik yaşamına kendi rengini taşımak istediğinin altının çizilmesi gerekir. Zaman zaman Kuzey Kıbrıslıların tercihleri ile Türkiye hükümetlerinin tercihlerinin çatıştığı durumlarda bu ilişkinin belli gerilimler içerebildiği de görülmektedir.

Bu kez, özelleştirme gündemi ile birçok başlığın daha yalın bir şekilde, geri dönüşü mümkün olmayacak şekillerde ele alındığı ileri sürülebilir. AKP’ye özgü koşulların burada etkisinin olup olmadığını öncelikle yanıtlamak gerekiyor. AKP’yi, Özal döneminin ardından, Türkiye’de neoliberal politikaların uygulayıcısı -başlıca siyasi özne- olarak tanımlamak mümkün.  Aynı zamanda AKP, Türkiye’de 2001 krizinin ardından neoliberal dönüşüm doğrultusunda somut adımlar atan, bir anlamda önceki süreçte kesintiye uğrayan ya da tamamlanamayan neoliberal politikaların devamlılığını sağlayan, ideolojik olarak bu sürece birebir bağlı olan bir siyasi özne. AKP, Türkiye’nin geleneksel Kıbrıs politikasında köklü değişiklere imza atan bir siyasi parti aynı zamanda. Kıbrıs davasının vazgeçilmez olduğu tezi yerine kazan-kazan formülü ile Kıbrıs’a yaklaşan ve de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yaklaşımını veri alarak bölgesel bir güç olma yolunda Kıbrıs’ı da pazarlık unsuru yapabilme esnekliğini gösteren bir siyasi özne.

 

Kuzey Kıbrıs ekonomisinin açmazlarına sıra gelindiğinde, AKP’nin burada da kendine özgü “açılımlar” geliştirdiği görülüyor. Koşulsuz olarak, parayı veren düdüğü çalar mantığı ile işe başlanıyor. AKP, Kuzey Kıbrıs’a kendi rengini çalmak için de kolları sıvamış durumda. Buna dair birçok örnek verilebilir… Türkiye hükümeti ile KKTC hükümeti arasında imzalanan protokollerin daha sıkı yaptırımlar içerdiği ve yardımların dağıtımının belli bir “yasal” düzenlemeye tabi kılındığı görülüyor. Türkiye, Kuzey Kıbrıs’ın IMF’si olma işlevini üstleniyor. AKP’liler Kuzey Kıbrıslıların maaşları çok yüksek diyerek kemer sıkma politikalarına zemin hazırlamakla birlikte AKP döneminde Kuzey Kıbrıs’a yapılan TC yardımlarının miktarının azalmadığı hatta arttığı görülüyor. Ancak burada rant kollayıcı devlet yaklaşımını yeniden hatırlamak gerekiyor. AKP yardımlarının Kuzey Kıbrıs’ta ne şekilde kullanıldığı daha da önemli bir veri haline geliyor.

 

AKP, Kuzey Kıbrıs’ta taşıma suyla değirmen dönmeyeceğinin hesaplarını yaparken, özelleştirme süreci gibi politikalar aracılığıyla kendi yandaşlarına yeni yatırım olanakları yaratabilmenin de koşullarını hazırlıyor. Kuzey Kıbrıs’ın gündelik yaşamına AKP’nin rengini çalması Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye yakınlaştırılması olarak değil de, daha çok Türkiye hükümetinin meşru bir hakkı olarak görülüyor. Yine de Kuzey Kıbrıs’ın özellikle izlenen ekonomi politikaları açısından Türkiye’ye daha da yakınlaştığını ileri sürmek mümkün. Burada ihmal edilen Kıbrıslı Türklerin istekleri olurken,  böylesi bir modelde maksimizayon, herkesin mutlak memnuniyeti yerine belli kesimlerin çıkarlarının tatmin edilmesi şeklinde tezahür etmektedir. Kıbrıslı Türklerin çıkarları bu modelde ihmal edilebilen bir unsur olarak tanımlanmaktadır. Sorun tam da burada, ihmal edilebilir bir unsur olarak tanımlanmasında yatmaktadır. Bu tablo, AKP hükümeti ile Kıbrıslı Türkler arasındaki gerilimi artırmakta, uzun vadede Kıbrıs sorununa dahi yansıyabilecek sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. AKP’nin Kıbrıslı Türkleri ihmal edilebilir bir başlık olarak tanımlaması ya da bu şekilde algılandığını hissettirmesi noktasında Kıbrıslı Türklerin AKP hükümetine olan güveni ciddi bir şekilde sarsılmaktadır.  Bu olgunun AKP tarafından ihmal ediliyor olduğu varsayımı üzerinde durulduğunda AKP’nin her şeye rağmen Kuzey Kıbrıs’ta gündemi ben belirlerim iddiası ile hareket ettiği düşüncesi ortaya çıkmaktadır.

***

 

Diğer yandan Kuzey Kıbrıs’ta özelleştirme gündemi ile “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” yaklaşımının (ya da Liberalizmde, ekonomiye müdahale edilmemesi gerektiği görüşünün) sınırlarını dahi zorlayan bir başka akıl dışılıkla (irrasyonellikle) daha karşı karşıyayız. Özelleştirilmesi gerçekleştirilecek kurumun/kurumların hangi koşullarda ne şekillerde özelleştirileceğini dahi bilmeyen bir hükümet var karşımızda. Özelleştirme süreçleri ihalesiz, oldukça keyfi bir biçimde gerçekleşebiliyor. Özelleştirme süreçlerinde çalışanların hangi koşullarda istihdam edileceği ve de sosyal haklarına yönelik belli öngörüler ikna sürecinin bir parçası olarak her zaman söz konusu pakete dahil edilir. Burada bunu söylemek de mümkün değil, bu başlıkları planlayan ya da öngören bir siyasi irade söz konusu değil.

 

KTHY’nin kime satılacağına kim karar veriyor? KTHY’de işten çıkarılanların ne olacağını, kazanılmış haklarını ne şekilde elde edeceklerini niye kimse bilemiyor? Bunu sadece İrsen Küçük’ün (veya Hükümet’in) beceriksizliği ile açıklamak yeterli olmayacaktır. Buna ek olarak çalışanların isteklerini ihmal eden bir anlayışın temel alındığı görülüyor. KKTC’nin yasalarının ihmal edilmesi, yasama–yargı ve yürütme erkinin meşruluğunu gündeme getiriyor. Ama ne de olsa parayı veren düdüğü çaldığından Kuzey Kıbrıs’ın yasaları ihmal ediliyor. Esas olarak AKP hükümeti ile Kuzey Kıbrıslılar arasındaki bir başka gerilim noktası tam da burada ortaya çıkıyor. Buna ek olarak, birçok özelleştirme örneğinde olduğu gibi özelleştirilen şirketlerin söz konusu hizmetin arzını daha yüksek bir fiyattan yapmaya başlaması ile kamu yararının göz ardı edildiği görülüyor. Devletin düşük maliyet ve kamu yararını gözeten hizmet sağlama işlevi özelleştirme süreci ile birlikte terk ediliyor.

 

Kuzey Kıbrıs’ta özelleştirme süreci ile olanları bu şekilde özetlemek mümkündür, kapitalist üretim sürecinde, neoliberal dönüşümün önemli bir ayağı tamamlanmaya çalışılmakta, ihmal edilebilir başlık olarak da Kıbrıslı Türklerin tercihleri karşımıza çıkmaktadır. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler anlayışı bunu kapsamamaktadır!

 


(*) Rant kollayıclık (rent seeking); bireysel ve/veya çıkar grubu şeklinde örgütlenerek siyasal iktidarı ve bürokrasiyi etkilemek suretiyle karşılıksız bir gelir transferi elde etme eylemi ya da faaliyetidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 728 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler