1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kıbrıs’ta Çözüm İçin ‘Zamanı Yakalamak’
Kıbrıs’ta Çözüm İçin ‘Zamanı Yakalamak’

Kıbrıs’ta Çözüm İçin ‘Zamanı Yakalamak’

Mertkan HAMİT: Kıbrıs’ta çözüm çoğu insana konuşulması anlamsız olan konulardan biri gibi geliyor. Bugün acil problemlerimiz Lefkoşa’da yaşanan olaylar, iktidarın bir şiddet makinesine dönüşmüş olması gibi meseleler haline geldi.

A+A-

 

Mertkan HAMİT
mhamit@gmail.com

 

Kıbrıs’ta çözüm çoğu insana konuşulması anlamsız olan konulardan biri gibi geliyor. Bugün acil problemlerimiz Lefkoşa’da yaşanan olaylar, iktidarın bir şiddet makinesine dönüşmüş olması gibi meseleler haline geldi. Tüm bunların ekseninde ise status quo’ya karşı mücadele alanı zemin kaybediyor. Daralan mücadele alanı ise hem umutsuzluğu hem de bir tür kaderciliği yanında getiriyor. Bugün Kıbrıs’ın kuzeyindeki mücadele özetle, Türkiye Cumhuriyeti’nin etkin hegemonyası ve işbirliğindeki siyasi güçler ile onların karşısındaki kitleler arasında yaşanıyor. Alternatif olarak yeni bir durum yaratacak müzakere sürecinin herhangi bir çözüm üretmekten uzak olduğuna dair inanışın yaygınlaşmasının üzerine bir de Hristofiyas’ın Kıbrıs Sorununu çözemeyeceğini aday olmayarak deklere etmesi çözümsüzlüğün kalıcılaşması tehlikesini bir daha yüzümüze vurdu. Bu eş zamanda geleceğe dair ümitsizliğin tohumlarını da ekmekte. Bu yazı ise tüm bu umutsuz duruma yeni bir bakış yaratabilmek adına yazıldı.

Öncelikle, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin iktidarını sadece bir egemenlik meselesi olarak algılamanın hatalı olduğunu iddia etmek yerinde olacaktır. Buradan hareketle, Türkiye’nin gücünü toplumsal zemine de aktarabilmiş olması Kıbrıslıtürk solu olarak bir ezber bozumuna gitmemizi kaçınılmaz kılmaktadır. Ezber bozumu ise amaçlardan vazgeçmek değil amaca ulaşmak için uygulanan stratejinin gözden geçirilmesi demektir. Bunu yaparken Türkiye’nin Kıbrıs’ta otoritesini etkin bir biçimde kullanabiliyor olmasının sadece askeri işgal ile açıklanamayacağı noktasından başlamak yerinde olacaktır. Sürecin bulunduğumuz noktaya gelmesinin sebeblerinden biri de, Türkiye’nin askeri gücünün bir tarafa, konjektürel çeşitli sebeplerden dolayı Türkiye’nin kendini yumuşak bir güç olarak kurgulayabilmesidir. Bu yazının kapsamında Türkiye’nin Kıbrıs’taki iktidarını yumuşak güç merkezi olarak algılanmasının önemini belirtirken, buna karşı örülebilecek muhalefetin de kendi gözlemlerimin ışığında hangi biçimde olması gerektiğini tartışacağım.

Yumuşak güç/Soft Power[i] terimi öncelikle Joseph Nye tarafından 1990 yılında ortaya atıldı. Özellikle uluslar arası ilişkilerde sıkça kullanılan bir terim halini almıştır. Terminolojik olarak isim babası Nye olsa da felsefi olarak kökenini Foucault’ya dayandırabiliriz.  Burada kastettiğim yumuşak güç bir anlamda da mevcut siyasi dönüşüm süreci içerisinde iktidarın kendini farklı biçimlere sokması, Foucault’cu açıdan yaklaştığımızda ise iktidarın kitlelerine doğrudan gücünü göstermek yerine, çeşitli şartlar ve disiplinsel mekanizmalar uygulayarak yönetişimsel bir ilişki olarak kurgulaması olarak özetleyebiliriz .

Gaile’nin 163. nüshasında Mustafa Öngün Türkiye’nin süper güç olarak anılmasındaki patalojik durumu ele aldı. Türkiye’deki iktidar ile ilgili olarak “AKP’nin yenilik yaratanlara bağımlı bir iş ve sermaye gücü oluşturmayı hedeflemekte olduğunu görmektir” şeklinde yaptığı saptama kayda değerdir. Çünkü buradan hareketle AKP’nin Kıbrıs’a uyguladığı stratejiyi görmemiz kolaylaşacaktır. AKP’de Kıbrıs’ta ekonomik anlamda verimliliği neoliberal aklın gereklerine göre kurgulayarak bunu başarılı olarak yönetilmesinin karşılığında Kıbrıslıtürklere ihtiyaçlarını karşılayacağına yönelik bir algı empoze etmektedir. Kendini bölgesel süper güç algısıyla meşru bir zemine oturtmaya çalışırken, bunun karşısında Kıbrıslıtürklerin şansı olmadığına, bölgesel süper güç olarak onun kurallarına uyduğumuz takdirde bizim hayatımızı sürdürebileceğimiz ihtiyaçlarımızı sağlayacağına yönelik söylemi kabul etmemizi sağlamıştır. Öyle ki, benim görevimi Kuzey Kıbrıs’ın İMF’si olarak görün cümlesi Kaya Türkmen’in kendi ağzından çıkmıştı. Benzeri biçimde Türkmen’in ardından göreve gelen Halil İbrahim Akça’nın da benzeri bir algıya sahip olduğunu sosyal sigortalar ve özelleştirme yasaları sürecinde de görmemiz mümkün. Üstelik bu algı tek taraflı da değil, mesela Havadis Gazetesi’nin 29 Haziran 2011 tarihli nüshasında sosyal sigortalar yasası ile ilgili olarak verdiği manşet: “Yasa geçti, maaşlar ödendi” biçimindeydi. Bu aslında tam da anlatılmak istenen algının yani yumuşak gücünün meşruluğunu göstermektedir.

Üstelik Türkiye’nin yumuşak güç olarak adlandırdığı bu gücü Kıbrıslıtürklerin sosyal hayatına sadece kamu çalışanları maaşları konusunda ortaya çıkmıyor. Nye’nin kavramsallaştırdığı yumuşak güç tanımına uygun bir biçimde iktidarını her alanda sürekli kılmak için kendine yakın sermaye gruplarının önünü açacak girişimlerde bulunmayı da kapsıyor. Ötesinde, entellektüel ve toplumsal figürler olarak adlandırılan kişilere maddi ve manevi olanaklar yaratmak, toplumun çeşitli katmanlarına maddi ve manevi olarak katkı yapacak projeler sunmak veya sözü geçen konulardaki projeleri maddi olarak desteklemek de yumuşak gücün kendini meşrulaştırma araçları arasında saymamız mümkün.

Bu noktadan hareketle Kıbrıs’ta şu an yaşadığımız süreç, Annan Planı sonrasında değişen Türkiye Dış Politikası’nın amaçladığı hegemonya oluşturma çalışmasının meyveleridir. Bugün Türkiye her alanda kendi yumuşak gücünü Kıbrıs’ta kullanarak Kıbrıslıları var olabilmek için Türkiye’nin de varlığına ihtiyacı olduğu noktasıyla yüzleşmesini sağlamaktadır. Türkiye katkı yapmasa maaşlar ödenmez, Türkiye’den gelecek suyla bölge kalkınır, bölgenin süper gücü Türkiye yaparsa olur söylemlerinin çeşitli biçimleriyle ekonomik, sosyal, teknik vb olarak Kıbrıslıtürklerin yetersiz olduğu algısı yaratılırken, Kıbrıslıtürklerin var olabilmek adına Türkiye’den başka alternatifi olmayacağına inandıran bu yaklaşım toplumun kendini bir çıkmazın içindeymiş gibi hissetmesini sağlamaktadır. Liberal ağızdan konuşan köşe yazarları, Türkiye’deki büyümeyi överken hegemonya hayranlığı yaratmakta, iş adamlarının yatırım yapmasını kolaylaştıran siyasiler ekonomik aklın gerekliliğini kavramak gerektiğini söylemekte, toparlanmanın gerekliliğini savunan entellektüeller hegemonyayı sağlamlaştıracak adımların atılmasının önemini geleceğe açılan kapıymış gibi öne sürmektedirler. Oluşan yeni hegemonya aynı zamanda Türkiye karşıtlığı merkezli sol söylemin de dramatik bir biçimde büyüsünü bozmuştur. Kıbrıslıtürklerde işgal ve fethe karşı adanın siyasal olarak Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırum toplumunun öznesinde birleşmesi söylemi mevcut biçimiyle bu şartlar altında dillendirmenin zemin kaybı yaşamasına sebep olmuştur. Öyle ki bunun farkına varamayan Kıbrıstürk solu gibi Kıbrısrum solu da ciddi bir şekilde zarar görmektedir.

Bu noktada sorulacak kritik nokta ise mevcut şartlara altında var olan hegemonyaya karşı bir mücadele alanı yaratmanın temeli olup olmadığıdır. Bana göre mevcut şartlar bunun mümkün olduğunu göstermektedir. Karşı hegemonya yaratmak için aslında bulunduğumuz koşullar anı yakalamak için doğru adımları atmamız gerektiğini bize bildiriyor. Bunun için sadece yerel koşullar değil uluslararası anlamda da iklimi iyi tahlil etmek gerekmektedir. Bu açıdan yaklaştığımızda öncelikle Türkiye’nin ana talebinin ve etkili bir hegemonya yaratamayacağı alanları tahlil etmemiz gerekmektedir. İki toplumlu çözüm ve özgür bir gelecek için sanırım oluşturulabilecek en pragmatist hareket noktası Avrupa Birliği üzerinden hareket ederek ortaya çıkabilir. Çünkü Kıbrıslıtürklerin müdahil olabileceği ve Türkiye’nin etkin bir biçimde hegemonik olarak kendini var edemediği tek alan Avrupa Birliği’dir.

Öncelikle akıl tutulması gereken birinci nokta, bugün Türkiye aday üye sıfatına sahip olduğu Avrupa Birliğine Kıbrıslıtürk toplumu üyedir. İkincisi Kıbrıslıtürklerin üye olabilmesinin kaynağı olan Kıbrıs Cumhuriyeti 1 Temmuz itibarı ile Avrupa Birliğinin dönem başkanı olacaktır. Bugüne kadar AKP Hükümetinin Avrupa Birliğine hırçın bir tavır almasındın ardındaki çeşitli sebeplerin başında eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Türkiye’nin birlik üyeliği konusundaki karşıtlığı yatmaktaydı. Bunu Fransa’nın Kıbrıs meselesi, Ermeni meselesi, İnsan Hakları ve Kürt meseleleri gibi hassas konulara bağlayarak kararının sebeplerinden dolayı meşru sayan savunucu/apologist olarak adlandırabileceğimiz tavrı vardı. Türkiye’deki hegemonyanın başarı ise bu tavrı herhangi bir açılım yapmadan kendine politik olarak fayda getirecek biçimde dış politikasına entegre edebilmiş olmasıydı.

Halbuki oluşturulan bu hegemonyanın ilerisi için ciddi bir daralma noktası oluşturduğu gerçeği ortadadır. Fransa’nın yeni seçilen Cumhurbaşkanı Hollande’ın Türkiye AB üyelik sürecine destek çıkıyor olması öncelikle Türkiye’nin sorunlarına sahip çıkıp onlar üzerinde adımlar atmasını gerektirecektir. Yunanistan’da 17 Haziran tarihinde yeniden seçimlere gidilmesi ve sol tandansı güçlü bir iktidarın ouşacağı artık kesin gibi, Hollande ise stratejik olarak oluşturmuş olduğu Euro’nun ekonomik krizden kurtalırılması için uygulanacak genişleyici ekonomik politikaların da etkisiyle, Türkiye ile daha etkin ilişkilere gireceği yüksek bir beklenti. Benzeri bir biçimde, mevcut iktidar ilişkilerine karşı direnmekte çekinceli davranan Kıbrısrum solunun büyük partisi AKEL’in ve önümüzdeki aylarda Avrupa Birliği’nin başkanlığını yapacak olan Hristofiyas’ın ‘iyi dostu Sarkozy’ ile geliştirdiği ilişkiden doğan hatalarından arınması gerekecektir. Umut ederim ki, şu an Avrupa Birliği içerisinde algısal olarak çok daha fazla ortak noktası olduğunu düşündüğüm Hollande ile Kıbrıs’ın geleceği üzerine kararlı ve cesur adımlar atması gerekecektir.

Bunların yanı sıra, zamana doğru bir biçimde tutunabilecek olan Kıbrıslıtürklerin ise geçirmekte oldukları yenilmişlik duygusuna karşı olarak Avrupa Birliği ile yeniden ilişkilerinin pekiştirilmesi yönünde adımlar atmaları son derece gereklidir. ‘Avrupa Birliği bize verdiği sözleri tutmadı’ şeklinde oluşturulacak olan söylemlerin artık sadece Türkiye’nin adadaki hegemonyasını güçlendirdiğinin bilincine vararak, Avrupa Birliği’nden çok taraflı somut talepleri ortaya koymalı, geleceğini Avrupa’da yaşayan diğer halklarla beraber gördüğünü belirtmelidir.

Somut taleplerden kast ettiğim ise şu an için sadece bütünlüklü çözüme yönelik maksimalist talepler olmak zorunda değildir. Eğer bugün Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıslıtürklerin yaşadıklarının ana kaynaklarından birinin Türkiye’nin adada dayattığı kemer sıkma politikaları ve Türkiye’nin dayattığı tek taraflı bağımlılık algısı ise bunu AB çıtası kullanılarak aşılması mümkün olabilir. Toplumsal muhalefetin ciddi bir biçimde Kıbrıslıtürk toplumunun faydasına ve Kıbrıslırum toplumunu ötekileştirmeden oluşturacağı talepler Türkiye’nin adadaki sözü geçen hegemonyasını zayıflatabilir. Zaten sırf bu sebepten dolayı Türkiye AB kurumlarını ve hatta Kıbrıs’ın AB dönem başkanlığını da şeytanlaştırma yoluna gitmiştir. Bunun karşılığında Kıbrıslıtürklerin Kıbrıs AB başkanlığından kendilerine yönelik talepler oluşturması ise Türkiye’nin yumuşak gücüne karşı geliştirebilecek yapıcı muhalefeti örgütleyebilir. Bu talepler arasında ilk akla gelenler ise Kıbrıslıtürklerin siyasi ve ekonomik anlamda tek bağının Türkiye olmadığını kanıtlayacak alanın yaratılmasına yönelik girişimler, AB ile olan ilişkilerin kurumsallaşması ve toplumsal boyuta inmesi, yeşil hat tüzüğünün daha elverişli ve ada ekonomisinin karşılıklı entegrasyonunu sağlayacak biçimde yapılandırılması, Maraş’ın BM himayesinde yapılandırılmasında AB’nin etkin rol oynaması şeklinde sıralayabiliriz. 

Yazının sonunda akılda kalabilecek son bir soruyu net bir biçimde ortaya koymak gerekiyor. Soruyu, ‘Son yıllarda ne değişti ve Türkiye’nin oluşturduğu hegemonyaya karşı mücadele geliştirmek mümkün bir hale gelmiştir?’ biçiminde sorabiliriz. Cevaplarını ise genelden özele doğru aşağıdaki koşulları göze alarak verebiliriz.

·        Avrupa Birliğinin tıkanmışlığını aşması için kendini yeniden var etmesine duyulan gereklilik

·        Avrupa’da Merkel ve Sarkozy’nin dayattığı politikaların Avrupa’ya fayda sağlamadığına dair oluşturulan inanış

·        Amerikan Başkan’ı Obama’nın Avrupa Birliği’nde daha genişleyici bir ekonomik politikanın uygulanmasına yönelik bildirdiği istek.

·        Yunanistan’da seçimlerin dönüşüme yönelik sinyalleri güçlendirmesi

·        Türkiye’nin Kıbrıs’taki hegemonyasını var ettiği konjektürün hızlı bir biçimde değişmekte olmasını

·        Kıbrıslırum toplumunun güç geçtikçe çözümsüzlüğün kendi aleyhlerine de geliştiğinin farkına varması

·        Kıbrıslıtürk yönetimsel araçlarının sıfırı tüketmesinden dolayı oluşan bıkkınlık

·        Şartların getirdiklerinden dolayı ezber bozmaya duyulan istek

·        Garantici tavırlarla kaybettiklerimizden dolayı hedeflenen ortak amaca yönelik duyulan ihtiyaç

 

 

 



[i] Nye kullandığı yumuşak gücü öncelikle karşıtı olan kaba kuvvet ile tanımlıyor. Nye kaba kuvveti şiddet ve tehdite başvurarak istediğini yaptırmak olarak algılarken, yumuşak gücü ise, devletlerin isteklerini karşı tarafa çekici bir güç odağı olduğunu kabullendirerek yaptırması olarak tanımlıyor. Bunun için ise devletlerin ekonomik, stratejik, sosyal veya siyasi araçlarını doğru biçimde ve ortak bir insanlık hedefine kullanıldığına dair bir algının yaratılmasının gerektiğinin altını çiziyor.


 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1027 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler