1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kıbrıslılar bizi sevmez!
Kıbrıslılar bizi sevmez!

Kıbrıslılar bizi sevmez!

Özlem Salman: Sıklıkla gittiğim ülkemde ne zaman havaalanından bir taksiye binsem, diyalog hiç değişmez. Taksiye binmeme nezaketle yardımcı olan şoför, kontak anahtarını çalıştırır, çalıştırmaz...

A+A-

 

 

Özlem Salman

ozlemsg@gmail.com

 

 

Siz, biz, o... Yüzyıllar boyunca insanoğlunun huzur içinde yan yana yaşamayı beceremeyişinin temel sorunu... Birinin diğerine göre azıcık farklılık içermesinin karşılığı ‘siz’, ‘biz’ olur, sonrada bu ‘öteki’ olarak toplumsal hafızaya yerleşiverir. Toplumsal hafıza bir algılar bütünüdür.

 

Sıklıkla gittiğim ülkemde ne zaman havaalanından bir taksiye binsem, diyalog hiç değişmez. Taksiye binmeme nezaketle yardımcı olan şoför, kontak anahtarını çalıştırır, çalıştırmaz;

“Hoş geldiniz hanım efendi? Ne tarafa gidiyoruz?” der. Ben de gülümseyerek selamlarım onu.

“Merhaba... Suadiye -bu kısım gidilen yere göre değişiklik gösterir- lütfen. Siz bir Cadde’ye inin ben size tarif ederim.” derim. Sesimin tonunun kulağa yumuşak gelişinden olsa gerek devam eder şoför;

“Nerden geliyorsunuz efendim?”.

“Ada’dan geliyorum. Kıbrıs’tan...” diyecek fırsatı belki bulur, belki de lafın ağzıma tıkılmasıyla susarım. Her neresi olursa olsun, Türkiye’nin herhangi bir havaalanından bindiğim herhangi bir taksideki, herhangi bir şoför lafımı hep aynı, içinde yargı taşıyan birbiri ardına gelen iki soruyla kesmiştir.

 

“Kıbrıslılar bizi sevmezler hanımefendi? Öyle değil mi?”.

 

Siz, biz, o... Yüzyıllar boyunca insanoğlunun huzur içinde yanyana yaşamayı beceremeyişinin temel sorunu olması yanında; dil, din, ırk birliği olup da farklı coğrafyada yaşayan soy-birliğine sahip olanlar içinde en önemli sıkıntılardan biri olarak kendini kolaylıkla gösterir. Birinin diğerine göre azıcık farklılık içermesinin karşılığı ‘siz’, ‘biz’ olur, sonrada bu ‘öteki’ olarak toplumsal hafızaya yerleşiverir. Toplumsal hafıza bir algılar bütünüdür. Görsel, sözel, işitsel iletişimin ortak süzgecinden geçen algı, toplumun tüm katmanlarınca, bir süngerin suyu emişi gibi içselleştirilir. Zamanla ya daha katılaşır, ya da evrilerek başkalaşır. Başkalaşma durumu katılaşma durumundan daha az tehlikelidir. İki Dünya savaşının çıkış nedenleri düşünüldüğünde ilk durumun gerçekliğinin ne gibi bir tehlikeye yol açtığı deneyimlenerek anlaşılmıştır. Katılaşma, fikri sabit duruma gelir ve ‘biz’ ile ‘öteki’leştirilen arasındaki sınırı kalınlaştırıp, aşılmaz kılar.

 

Türkiyeli ve Kıbrıslılar arasında yaşanan, ne yazık ki hafif de olsa katılaşmış bir algının yansıyışıdır. Havaalanında bindiğiniz taksiden, alış veriş ettiğiniz mağaza çalışanına, hatta sokaktaki simitçiye kadar toplumun hemen her kesiminde gerçerli bir kabul olması ise gerçek bir şanssızlıktır. Taksi şoföründen başlayarak konu üzerinde oluşmuş ve katılaşmış bu algının hiç de bilindiği gibi olmadığını örnekler vererek anlatmaya çalışmışımdır.

 

Belki taksi şoförü ile gelişen diyaloğun seyrinden bahsedersem, ‘Kıbrıslılar bizi sevmez!’ yargısının ne kadar yanlış gelişen bir önyargı olduğu görülebilir. Sorunun yanıtını, belki yer değiştiren birkaç kelimeye rağmen hemen her zaman şu biçimde veririm:

 

“Hayır şoför bey, düşündüğünüz gibi değil. Kıbrıslılar bizi sevmeseydi eğer sizce ben yıllardır orada yaşayabilir miyim?”.

“Demek çok uzun zamandır oradasınız?” diyen şoför, dikiz aynasından acır gözlerle bana bakıyordur. Gecikmeden de;

“Afedersiniz hanımefendi, ne işle uğraşıyorsunuz?” diyerek bir sonraki soruya geçer. Tahmin edileceği üzre bu diyalog kısa bir tanıma faslının ardından asıl konuya bağlanır. Akademisyen olduğumu duyan hemen herkes gibi o da saygı göstererek ağzımdan çıkanlara kulak kesilir. ‘Koskoca hoca, vardır elbet bir bildiği’ inancı bu noktada devreye girmiştir.

 

‘Madem üniversitede hocayım, bari hakkını verip interaktif küçük bir ders yapmakta sakınca yok’ diye düşünerek lafa başlarım. İnsanoğlunun en kolay öğrenme metodu, görsel olanın algılanmasıyla sağlanır. Ancak taksi içinde bir power point* sunum yapma olanağım olmadığından, hayal gücümün sınırlarını pek de zorlamadan, şoförün durumu gözünde canlandırıp anlayacağı sahneleri sözcükler yardımıyla kurarım. Tek öğrenci ile, interaktif bir sohbet sınırları içinde geçecek bu dersin, amacına ulaşması Kıbrıs ve Kıbrıslıların daha iyi anlaşılması açısından benim için önemlidir. Neden diye sorduğunuzu tahmin ediyorum. Nedeni basit. 1571 yılında II. Selim tarafından feth edilen Ada ile geçmişte yaşanan iç çatışma ve savaş ya da ‘kırmızı çizgiler’ olarak tanımlanan, sıkça duyduğumuz ‘milli hassasiyetlerimiz’ dışında pek de ilgimiz olmamıştır. Hatta Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan, konu milli hassasiyet olduğunda sokaklara dökülen birçoğumuz, bu Ada’nın ait olduğu coğrafya ve üzerinde yaşayan insanlarla ilgili bir şey öğrenme gereksinimi duymamışızdır. Örnek vermek anlaşılması açısından önemlidir. Bu ilgisizlikle örgülenen bilgisizlik, ‘biz’ ve ‘onlar’ kategorisinin oluşmasının temel nedenidir. Çünkü ‘kökene dayalı ortaklıklar ilişkileri şekillendirmek için yeterlidir’ gibi bir başka önyargımız vardır. O hemen devreye girer. Kıbrıslıları biz kendi gözlüklerimizle; birazda coğrafi durumun etkisinden olsa gerek ‘yukarıdan aşağıya doğru yönlenen’ bir bakışla değerlendiririz. Yanlış önyargı, bir silsile halinde yaşanmaya bu noktada başlar.

 

Aklımda kaldığı kadarıyla 2011 yılında bir televizyon kanalında haber saatinde izlediğim traji komik haberi şoföre anımsatıyorum. Türkiye Cumhuriyeti parlamentosuna girip, ülkeyi yönetme yetkisini verdiği oy ile belirleyen ‘aziz’ vatandaşlarımızın yanıtları, trajikomik içerikleri nedeniyle you tube gibi internet sitelerinde en çok tıklanan kategorisine kolaylıkla girmiş. İroni, ülke nüfusumuzun çoğunluğunu oluşturmaları ve ne yazık ki benim oyum yerine onunkinin göreli bir değer taşıması. Bu ülkenin eğitimli bir vatandaşı olarak karşılaştığım bu manzara beni, bu sorunun yanlış yanıtlanmasından daha başka sorgulamaya itiyor. Haberi haber yapan spiker basit bir soru soruyor;  ‘Kıbrıs nerede?’. Bizim gibi ‘milli hassasiyetleri’ olan bir millet için bunun yanıtını vermek kolay olmalı diye düşündüyseniz eğer, aşağıdaki diyaloğu okumalısınız derim.

 

Haber spikeri, Taksim Meydanı’nda karşısına çıkan insanlara mikrofonu tutup, soruyor; ‘Kıbrıs nerede?’. Genç sayılabilecek bir muhatap yanıtlıyor; ‘Kıbrıs Ege’de, yerini tam olarak bilmiyorum da...’. Spiker gülümsüyor ve arkasını dönüp tesadüf ettiği bir başkasına aynı soruyu yönlendiriyor. Yanıt, yanlış olduğu gibi bir de yorum içeriyor. İnsanların had bilme konusunda ne kadar umarsız oldukları ayrı bir tartışma konusu. Kıbrıslılar ile ilgili doğru olmaktan uzak yargılar, kısıtlı düşünceleri arasından sıyrılmış, onun söylediklerini belirlemiş gibi... ‘Kıbrıs Ege denizinde bir Ada. Öyle tek başına bırakılmış ataları tarafından kurtarılmış, şimdi de atalarını tanımayan bir ada...’. Ada’lar atalarını tanımayan kara parçaları olarak insani bir özelliğe bürünebilir sanki... Aziz vatandaş, nerede olduğunu bilmediği Ada üzerinde yaşayan insanlar hakkında ‘engin bilgisi’ ile bir yargıda bulunmakta ise hiç sakınca görmemiş.

 

Haber sipikeri işini doğru yapmanın derdinde bir başkasına tutuyor mikrofonu ve soruyor; ‘Kıbrıs nerede?’. Yurdum insanı; ‘Kıbrıs Yunanistan adasının yanında bir yerde. Ege’de bulunuyor’ diyor. Bir kaç adım atan haberci bir diğerine dönüyor ve soruyor. Yanıt biraz da heyecanla veriliyor bu kez. Adamın aklından ‘Kıbrıs bizim kırmızı çizgimiz ya da Kıbrıs bir Türk toprağıdır’ diye televizyonda zap yaparken kazara duyduğu bir kaç cümle geçmiş olsa gerek. Neden olduğunu anlamlandırmanın güç olduğu bir kızgınlıkla. ‘Biz Türk çocuğu değil miyiz. Onlar bayrak altında değil. İşte güneyde Rum kesiminde.’ deyiveriyor.  ‘Hangi deniz?...’ diye soruyor spiker, o biraz duraksayıp; ‘Karadenizde değil mi ulan?’ diye yanındaki arkadaşına bakarak soruyor. Bir başka vatandaş doğru söylediğinden emin olmadığı bir beden hareketiyle.; ‘Türkiye’nin dışında ama nerede bilemiyorum... Muhakkak uzak bir yerde.’diyor. Bir başkası; ‘Güneydoğu Anadolu’da’, ‘Hatay tarafında’ derken yanındaki arkadaşı müdahil oluyor konuşmaya; ‘Yoo... Adana taraflarına düşüyor’. Sağını solunu karıştıran insanlar gibiler. Duydukları birbirinin içine girmiş sanki. Kıbrıs mı Hatay tarafında, yoksa neredeyse oradaki insanların yarısı mı Kıbrıs’ta?... Hepsi karışmış adamcağızın aklında.  

 

Bir başka yurdum insanı kendinden emin yanıtlıyor soruyu; ‘Kıbrıs bir ada ama hangi deniz üzerinde onu bilmiyorum’ diyor. Spiker doğru yanıtı alıncaya dek sormaya yemin etmiş bir kararlılıkla bir diğerine dönüyor. Yanıt; ‘Akdeniz’de... Şey pardon Karadeniz’de...’. Kararsız vatandaş bir türlü doğru yanıtı verememiş. Şimdi örnekleyeceğim iki diyalog, belki de hepsi içinde en can alıcı olanlar. Her iki yurdum insanı da Kuzey Kıbrıs’ta askerlik görevlerini yapmış, Ada’ya gelmiş ve bir yılı aşkın bir süre bu topraklarda, Adalılar’la yaşamış. Mikrofon bir kez daha uzatılıyor o sihirli soru için... Ve yanıt; ’Kıbrıs kuzeyde oluyor’ diyor vatan görevini yapan vatandaş. Spiker; Peki nerenin kuzeyinde?’ diyor. Taksim Meydanı üzerinde uçuşan kuşları başını gökyüzüne kaldırıp kısa bir süre izleyen vatandaş; ‘Kuzeyde oluyor, çünkü orda yaptım askerliğimi’ deyiveriyor. Sonra da; ‘Kıbrıs... Taşucu’ndan gemiye biniyorsun, bir buçuk saat uzaklıkta... Orda Rum kesimi var. Ama bizden olanlar da var’ derken yanındakinden gelen müdahale son nokta durumunda. ‘Kardak, Kardak var ya Kardak...’. Aklında doksanlı yıllardan kalmış ve konu ile hiç alakası olmayan Kardak Krizi ile kurduğu bağlantıyı paylaşmadan yapamıyor diğeri. O bihaber haliyle bir de kendinden emin... Arkadaşına yardım edecek ya!

 

Son örnek, Dünya coğrafyasını allak bullak edecek bir tarif. Onu duyan 2012 ye atfedilen felaketin çoktan gerçekleşmiş olduğunu düşünür kolaylıkla. ‘Kıbrıs’ı biliyorum evet.’ Öyle kararlı ki; lafın sonunda sorulan sorunun tek doğru yanıtı ondan gelecek gibi hissediyor insan. Ama nerde?... ‘Kıbrıs Sicilya tarafında olmalı... Sicilya denizine bağlı olması lazım.’ diyor. Zavallı haberci gülmemek için kendini zor tutar bir halde devam edip; ‘Sicilya bir ada...’. Adam şaşkın spikerin söylediğinden, sanki o bilmiyor mu ada olduğunu... Devam ediyor; ‘Evet. Etrafı zaten komple denizle kapalı, Kıbrıs o bölgede, Karadeniz, Avrupa arasında... Bayağı gidiliyor yani... Kıbrıs Türkiyemizin en gözde yeri. Hem orda kendimde askerlik yaptım.’. Sözün bittiği zamanlardan biri o an. Düşünün; Kıbrıs’a gelip askerliğini yapmış biri, geldiği yerin hangi coğrafyada olduğundan bihaber. Belki de bu aziz vatandaş, askerliği bitip Türkiye’ye döndüğünde Adalılar için; ‘Kıbrıslılar bizi sevmez!’ yargısında bulunanlardan biri... Bunu bilemeyiz. Ancak şu bir gerçek ki; bu yargının giderek artan bir hızla yayılmasında, askerlik görevini Ada’da yapan ve ancak, çarşı izinleri verildiğinde askeri bölge dışına belki çıkan bu insanların etkisi olduğunu gözardı edemeyiz. Sonra bu vatandaşların, bizlerin de yurttaş olduğu koskoca bir ülkenin yöneticilerini seçme çoğunluğuna sahip olduklarını da...[i]

 

 

Bu ilgisizlikle örgülenen bilgisizlik, ‘biz’ ve ‘onlar’ kategorisinin oluşmasının temel nedenidir. Çünkü, ‘kökene dayalı ortaklıklar ilişkileri şekillendirmek için yeterlidir’ gibi bir başka önyargımız vardır. O hemen devreye girer. Bu durum eğitim düzeyi daha yüksek olanların düşünce yapısında neredeyse aşılması güç bir handikaptır. Biz, Kıbrıslıları kendi gözlüklerimizle; biraz da coğrafi konumu bilmenin etkisinden olsa gerek ‘yukarıdan aşağıya doğru yönlenen’ bir bakışla değerlendiririz. Yanlış önyargı. bir silsile haline çoktan gelmiştir.

 

Taksi şoförü ile yaptığımız interaktif derse yeniden dönecek olursak, şu cümleyi kurarak devam ettiğimi rahatlıkla söyleyebilirim.

“İstanbul trafiği bir rezalet olmuş. Geçmişte günün bazı saatlerinde trafik rahat olurdu. Ne yazık ki şimdi...’. Sözümü bitirmeme fırsat vermez öğrencim ve lafa girer.

“İpini koparan burada olursa, başkası beklenmez ki” der. Sihirli üç sözcük öğrencim tarafından sonunda söylenivermiştir.

 

‘İpini koparan burada’... Bu üzülme ile üzerimizden atamayacağımız, kaçıp kurtulamayacağımız bir gerçektir. İstanbul, o geçmiş yüzyıla ait siyah beyaz filmlerde özlemle izlediğimiz halinden ne kadar da farklılaşmış, kent kültürünü kaybetmiş, kocaman varoşlardan bütün ucube bir köy haline gelmiştir. Öğrenci tüm iyi niyetiyle konuşmaya devam etmek için sabırsızdır. Ona bu şansı vermek için suskun kalırım.

 

“Hanfendi yıllardır bu işi yaparım. İstanbul’a daha dün gelenin altında bir taksi, soför olmuş. Eh! Patronlarında işine geliyor ucuz şoför çalıştırmak. Ama trafik onların kötü araba kullanışından darmadağın... Bir kişi de gelmiyorlar ki mubarekler. Biri geldi mi bütün köy burada...”.

 

Nasıl da güzel anlatmaya başlamıştır şoför bey; İstanbul denen, adına şarkıların söylendiği, romanların yazıldığı, şiirlerin dilden dile dolaştığı bu kenti... Yahya Kemal’in ‘Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul...’ dizelerine yansıyan güzelliğinden uzaklaşmış, çok kültürlü geleneksel zenginliği çeşitli meze ve yemeklerle donatılan sofralardan belli olan o kent, lahmacun kokularına teslim etmiştir.

 

“Biz dışarıdan geldik hanımefendi ama uyum sağladık. İstanbullu beyefendilerin, hanımefendilerin nasıl giyinip, nasıl konuştuklarını görünce... Eh! Köydeki gibi kalmıyor insan. Tabiri caizse yontuluyor. Ama bunlarda o da yok. Mahfettiler güzelim şehri.”. Haklıydı bir kez daha... Bari geldikleri yere uyum sağlasalardı. Ne gezer… Berlin’i görmüş her Türk’ün bir Kreuzberg, Londra’da Haringey, New York’a gideninde bir New Jersey deneyimi varken, İstanbul’da bunun değişmesini beklemek hayalcilikti. İnteraktif sohbet akıp giderken artık konuşma sırası bana gelmişti. Öğrencimin konuyu kısaca İstanbul örneğinde açıkladığı gibi ben de Kıbrıslılar da oluşan olumsuz algının nedeninden daha rahat bahsederim:

 

“Aslına bakarsanız şoför bey Kıbrıs’ta yaşananlarda İstanbul’dan farklı sayılmaz”.

“Nasıl yani?” diye sorar adamcağız şaşkın bir ifade ile dikiz aynasından bakıp.

“Çok basit...” diyerek anlatırım. “Kıbrıs’ta yaşanan savaşın ardından gelişi güzel ve plansız yapılan göçler ve sonrasında devam ettirilen; ‘Giden Türk, gelen Türk’ politikası yüzünden ülkenin popülasyonu – düzelterek insan yoğunluğu derim- hızla orjinalliğini, yani geleneksel kültürünü yitirmeye başladı. Bu durum da toplumsal yaşamı giderek daha fazla olumsuz etkiledi.”. Bunlar konunun temel cümleleridir. Kolonlar bu düşünce üzerinden yükselecek, duvar örülüp, kirişler dökülecektir.

 

‘Giden Türk, gelen Türk’ anlayışı 74’te yaşanan savaş sonrası gerek Türkiye’nin gerekse Ada’da erki elinde tutanların en önemli argümanı olmuştu. 1963’te Kıbrıslı Türkler ve Rumlar arasında başlayan çatışmalar nedeniyle, sayıca az olan Türkler köylerini boşaltıp daha güvenli bölgelere çekilmiş, bir kısmı da yurtdışına göç edip canını kurtarmayı tercih etmiş. Yer değiştirme hikayesinin geçmişi yıllar öncesinde çatışmalar sırasında başlamış. Kıbrıs Harekatı’nın sonrasında ise, öncelikle Kıbrıs’ın güneyinde kalmış Türk nüfus, kuzeyden ayrılan 150.000 civarı Kıbrıslı Rum’un boşalttığı yerlere yerleştirilmiş. Güneyli Türk nüfus 65.000 civarında... İki toplumdan göçe maruz kalan nüfus arasında bu farklılık doğunca, boş duran araziler ‘bizleştirmek’ -ki bu düşünce Osmanlı’nın feth ettiği yerlere yerleştirdiği Türk soylu nüfus hareketine referans vermektedir- Anadolu’dan getirilen kalabalık bir nüfusla sağlanmak istanmiş, boş yerleşim bölgeleri doldurulmuştur. ‘Doldurulmuştur’ ifadesi kulağa biraz sert gelmiş  de olsa bir gerçektir. Osmanlı’nın yüzyıllar boyunca savaşla aldığı topraklara kendi tabaası olanları yerleştirişi ile 20. Yüzyıl’da Kıbrıs’ta yaşanan şekil olarak uyuşsa da içerik açısından benzerlik taşımaz. 1571’de Ada’ya ilk yerleştirilenlerle ilgili kayıtlar tarandığında, gelenler arasında çeşitli meslek loncalarına üye kişiler ile onların aileleri ve bir miktar da asker göze çarpmaktadır. Gelen insanların tümü ihtiyaç doğrultusunda özenle seçilmiş olduğu gibi yerleşim bölgelerine bir plan dahilinde ve orantılı biçimde yerleştirilmiştir.

 

74 sonrası yaşanan nüfus hareketi ise böyle bir düşünceden daha fazla, oy potansiyeli olacak yeni vatandaşlar düşüncesi etrafında şekillenmiştir. Akdeniz’de üzerinde yaşamış medeniyetlerin tortularıyla oluşmuş bir kültürel yapıya sahip Ada’ya, tutup Anadolu’nun en ücra köşesinden insan taşımanın sonu gayet tabii ki hüsrandır. Bu noktada; o kuşağın ikinci ve üçüncü nesil çocuklarının kendi kimliklerini ‘Kıbrıslı’ olarak tanımladıklarını da belitmeliyim. Geçmişte Almanya’ya göç etmiş işçilerin çocukları ve torunlarının gösterdiği tepkinin benzerini onlar da gösteriyorlar.

 

Savaş sırasında ve hemen sonrasında Ada’ya askerlik görevini yapmak üzere gelen askerlerle Kıbrıslıların arasında yaşanmış tatsız anılar ise işin başka bir yönünü oluşturuyor. Genelde Anadolu’nun kırsal kesiminde doğup büyümüş bu insanların birçoğu ne yazık ki, Adalının rahat ve karşısındakine güvenen tavrı karşısında, hiç olmaması gereken kötü deneyimlerin yaşanmasına yol açmışlar. Ada’yı; sahte evlilik, hırsızlık, gasp, darp, taciz, tecavüz, dolandırıcılık ve cinayet gibi neredeyse akla ilk gelen tüm adli suçların işlendiği bir yer haline gelişindeki payları azımsanacak gibi değildir. Kıbrıslılar, savaş öncesi ve devam ettiği sürece yaşanan acılar kadar önceki cümlede sayılanlardan da olumsuz etkilenmiştir. Çünkü bu tip olayların hiç biri daha önce bu denli yoğun yaşanmamıştı. İngiliz Koloni Yönetimi sırasında bu tip suç işleyenlere verilmiş ağır cezalar, onların gidişi sonrasında yasaların sertliğini korumaya devam edişi, adli suçların Türk ve Rumların hayatından giderek azalarak uzaklaşmasını sağlamıştı.

 

Daha öncesinde bilmediği bu detaylardan bahsettikçe, arabasına bindiğim şoförün gözleri fal taşı misali açılmaya devam eder. Sonra kimlikle girişlerin başlaması ve tabir caiz ise; ‘ipini koparanın’ Kıbrıs’a giriş kapısının rahatlıkla ardına dek açılışı...  Belki de bu durumun en acı tarafı, Türkiye’de iktidarda olan hükümetlerce bu durumun devamının istenmiş oluşudur. Bu durum toplumsal bazda yaşanan olumsuzlukların sayısını arttırmış, işi çığrından çıkarmıştır.  

 

Kendimi ilk defa filmlerde gördüğümüz Amerikan vatandaşları gibi hissetmiştim...

 

Şoföre konuyu daha iyi anlatabilmek için kendi yaşadığım bir örneği veririm. Yıllar önce Kıbrıs’a ilk kez bir görevle gelmiş, benim durumunda olan on kadar öğretim elemanı ile bir üniversitede beraber kalmıştık. Üniversitenin yurtlarında misafir edilmeyi kabul ederek gelmişsek de koşulların beklediğimiz standartın altında olduğunu görünce, ikinci gün kazan kaldırmıştık. Bizimle birlikte olan akademisyenlerden birinin elçilikteki bir görevliyi tanımasının orada kalış standartımızı tamamen değiştirebileceğini biri söylese inanmazdım. Ancak yaşayıp, deneyimledim. Küçük bir grup olarak Büyükelçili’ğe gidip, o tanıdıkla bir kahve içtik. İçinde olduğumuz durumu sohbet bitene dek aktarmıştık. Bize yardım etme nezaketini gösterdi. Üniversitenin sahibiyle kısa bir telefon konuşması yaptı. Kaldığımız yerin Üniversite misafirhanesi olarak değiştirilmesini rica etti. Sadece bir kahve içimi kadar geçen zamanın sonunda o ana dek hayal dahi edemeyeceğimiz bir durum gelişmiş. Biz o beyefendinin telefon numarası elimizde elçiliğin verdiği bir arabanın içinde üniversiteye doğru yola koyulmuştuk. Kapıdan çıkarken bize ‘eğer bir sorun yaşarsak’, derhal kendini aramamızı ısrarla tembih etmişti. O günü düşündüğümde, daha önce yurtdışı deneyimi yaşamış ve çevresindeki çoğu insanın sayısız deneyimini dinlemiş biri olarak elçilik görevlisi beyi, olması gerektiği biçimde vatandaşına sahip çıkan bir dışişleri mensubu olarak görmüştüm. Onun iyi niyetinden hâlâ daha o gün kadar eminim. Ancak bu tavrın salt bir iyi niyetle sınırlı olmadığını, Türkiye’nin Kıbrıs’ta yürüttüğü dış politikanın küçük bir yansıması oluşunu ise ancak buraya yerleştikten sonra anladım. Buradaki hayat,  ironiler senfonisiydi.

 

Kendi yaşadığım örneği dinleyen şoförün yüzündeki şaşkınlığın tipi değişmiş, muhtemelen de kendini Hollywood yapımı bir filmi anlatıyormuşum gibi hissetmişti. O bilindik filmlerde, Amerika Birleşik Devletleri olaya hemen el koyar, bir tek Amerikalıya halel gelmeden onları o kaotik ortamın içinden çekip alır ve güvenli biçimde geri gönderirdi. Hepimizin bildiği üzre bu bir gerçek değildi. Tamamen Amerikan politikası olarak adlandırılan davranış biçiminin Hollywood’u elinde tutan prodüksüyon kartelleri tarafından dünyaya pompalanmasıydı. En acı örneği, 11 Eylül 2001 tarihinde New York’taki ikiz kulelere çarpan uçaklar –sabotaj olup olmadığı hâlâ tartışmalı- sonrasında yaşadık. Binlerce insan, kendilerini kahramanca kurtaracak askerleri beklerken, ya aşağı atladı, ya yandı ya da çöken binanın altında bir daha cesetleri dahi bulunamayacak biçimde can verdi. Hem de milyonlarca insanın gözünü dikip izlediği sihirli beyaz ekranın içinde yaşanmıştı bu dram. Dikiz aynasından bana bakan şoförün yüz ifadesi, İkiz Kuleler’de kendilerini kurtaracak askerleri bekleyen Amerikalılar’ın gözlerinde ölmeden hemen önce belirmiş hayal kırıklığıyla benzerliği olmasa gerekti.

 

1974 yılında yaşanan harekat durumun yeniden tesisi için verilmiş bir tahahüt iken akış bundan farklı bir yol izlemişti. Kıbrıs’ın kuzeyinde binası bulunan tek elçilik bize aitti. Ne de olsa bir tek biz tanıyorduk şu gariban Ada devletini... Gerçi verdiği hiç bir evrakta hâlâ  KKTC Lefkoşa Büyükelçiliği yazmaz, sadece Kıbrıs Lefkoşa Elçiliği yazıp uluslararası kaidelere uygun davranılırdı ama Adalıların onlar tarafından tanındıklarına inanmaları sonuna kadar beklenirdi. Gerçeklerin her zaman göründüğü gibi olmadığı, daha ortaokul sıralarındayken, Türkçe kitabında yer alan ve okuma şansı yakaladığım kısa yazıda öğrenmiştim. ‘Görmek ve bakmak’ iki farklı eylemdi. Kıbrısta yaşayıp, benzer olaylara şahit oldukça, acı biçimde görülenle, baktığında gördüğünün farklılığını yaşayarak deneyimledim. Kıbrıs’ın kuzeyinde erki elinde tutan hiçbir hükümetin iktidar olma yetisi ne yazık ki yoktu. Hükümet olmakla, hükmetmek arasındaki fark burada yaşanıp, gözlemledikçe daha belirgin algılanıyordu.

 

Örnekleri birbiri ardına sıralayıp, yaşadıklarımdan verdiğim anektodları arttırdıkça –bu yolun uzunluğuna göre değişir- tek öğrencili interaktif ders hareketlenir, öğrenci rolünü üstlenen, aslında o duyduklarının hiçbirinden daha önce haberdar olmadığını itiraf edip, ‘haklısınız hocam’ derdi.

 

Günümüzde, özellikle de son bir yıldır Kuzey Kıbrıs’ta zaman zaman yaşanan sokak hareketleri her ne kadar zaptı rapt altına alınmış gibi gözükse de her an patlayacak bir bombadır. Bu bombanın içinde, orijini yüzlerce yıl öncesine dayanan Kıbrıslılar olduğu gibi ‘Giden Türk, gelen Türk’ politikası çerçevesinde yerleştirilenler de vardır. Artık onlar da Kıbrıslı, yani Adalı olmuşlar, dışarıdan gelen dayatmanın, kimlikle girişin olduğu kontrolsüz gelişlerin sıkıntısını herkes kadar yaşamaya başlamışlardır.

 

Fırıncılar Birliği Başkanı’nın geçen kış yaptığı bir açıklamada her gün 750-800 bin ekmek üretildiğini söylemesi sanki Ada’nın ortasına düşen bir bombaydı. Üç yüz binin biraz altında kalan Kuzey Kıbrıs vatandaşları düşünüldüğünde –ki orjinal Kıbrıslılar; 85 bin civarında, anne ya da baba Kıbrıslı olmayan evlilikler Annan Planı dönemindeki (2002 yılı) bir istatistiğe göre 16 500 civarındadır. (Bu evliliklerden doğan çocukların en çok iki tane olduğu heseplanabilir)- geriye kalan nüfus, sadece üretilen ekmeğin miktarından dahi kolaylıkla tahmin edilebilir. Kuzeydeki hastanelere gitmek en az on yıldır, biz vatandaş olanlar için mümkün olmaktan çıkmıştır. Çocuklarımızı özel okullara göderip, zor şartlarda okutma zorunluluğunu yine kalabalık sınıflı, öğretmen açığının yaşandığı okullara borçluyuz. İktisatçı değilim. Bir iletişimci olarak sadece toplumsal hayatta yaşananın nasıl okunduğu ve elbette ki doğru okumanın gerekliliği ile ilgiliyim. Ancak şu bir gerçek ki; her yıl Türkiye Cumhuriyeti’nin Ada ve Adalılara yaptığı yardım son nüfus sayımı verilerine göre belirlenmektedir. Burada sayılamayan binlerce insan yaşıyor ve her gün buna yenileri ekleniyor... Ancak yıllık olarak yapılan yardım miktarı yaklaşık üç yüz bin olan vatandaş nüfus içindir. Devlete vergisini veren, emek sarfeden Adalılar, gün geçtikçe ağırlaşan ekonomik koşullarla birlikte geçmişte yaşanan göç olgusunun yeniden gündeme geliş tehlikesi ile karşı karşıyadır.

 

Yaşdığımız günlerde; özellikle ekonomik paket olarak dayatılan özelleştirme girişiminin, refah düzeyini düşüren eylem planlarının varlığı yine hükümet edenlerin iktidar olamamalarından kaynaklanmaktadır. Kıbrıslılara ait özel sektör hızla el değiştirmekte, küçük devletin öz sermayesi dışarıdan gelen büyük parababalarına satılmaya çalışılmaktadır. Geçmişten günümüze artarak yaşanmaya devam eden adli olumsuzluklara bir de kendi öz varlığını kaybetme tehlikesi eklenmiştir.

 

Din, dil, ırk birliği olduğu bir gerçek olan Kıbrıslı Türklerle aramızda kültürel bağ açısından açılmış makasının farkına varma zamanı çoktan gelmiştir. Onların yaşam biçimlerini değiştirmeye çalışmak, örf ve adetlerini yadsıyan bir bakış açısıyla yeniden şekillendirmek, ‘biz’ ve ‘onlar’ arasındaki makasın bir daha kapanmamak üzere açılmasını sağlamlaştıracaktır.

 

Kıbrıslılar bizi sevmez!

 

İfade bir önyargıyı temsil etmektedir. Aslı yoktur. Ayrıca birilerinin bizi sevip sevmemesini kafamızda kurup sorun haline getirmekten çok bizim ne yaptığımızla ilgili yüzleşmemiz ve orada yıllardır yaşanan gerçekliği doğru bir bakış açısıyla yeniden değerlendirmemiz gerekmektedir. Çünkü Kıbrıslılar insanları etnik kökenlerine göre ayırıp sevmekten çok, onun nasıl bir insan olduğu ve kişiliğinin sağlamlığı ile ilgilidirler. Taksi şoförüyle başlayan diyaloğun sonu hep bu anlatımlarla biter.

 

Türkiye’nin herhangi bir yerinde, bir kişi daha Ada’da yaşanan gerçek hayatın ne olduğu konusunda bir fikir edinmiş, bir parça da olsa Adalılarla eşduyum yapabilme deneyimi yaşamış, en azından onları anlama konusunda bir adım atmıştır.

 

Kıbrıslılar bizi sevmez!

 

Gerçekle ilgisi olmayan bu ön yargı; ancak bizim de kendi ülkemiz ve insanımız için dışarıdan gelen hangi davranışı sevip hangisini sevmediğimiz konusunu yeniden düşünmemizle sonlanacaktır.

 

 

 

 


 

 

*Power point: Microsoft sunum programı.


[i] Bu diyalogların dışında burada yer vermediğim üç diyalogda Ada’nın yeri Akdeniz olarak doğru söylenmiş. http://www.milyonlarinsevgilisi.com/video/1002/kibris-nerede-vatandas-cevapliyor

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 876 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler