1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kıbrıslı Türklerin Romana Neden İhtiyacı Var?
Kıbrıslı Türklerin Romana Neden İhtiyacı Var?

Kıbrıslı Türklerin Romana Neden İhtiyacı Var?

Kısa bir süre öncesine kadar, şiir, Kıbrıs Türk edebiyatının açık ara birinci edebi formuydu. Kıbrıslı Türk edebiyatçılar en çok şiir üretiyor, sınırlı sayıda öykücü ve romancı, şairlerin yanında âdeta görünmezleri oynuyordu. Oysa son zamanlarda romanda v

A+A-

 

 

 

 

Kısa bir süre öncesine kadar, şiir, Kıbrıs Türk edebiyatının açık ara birinci edebi formuydu. Kıbrıslı Türk edebiyatçılar en çok şiir üretiyor, sınırlı sayıda öykücü ve romancı, şairlerin yanında âdeta görünmezleri oynuyordu. Oysa son zamanlarda romanda ve öyküde bir kıpırdanma var sanki ve doğrusu bu durum beni çok mutlu ediyor. Elbette bunun şiir konusundaki yeteneksizliğimle ve romana gönül vermiş olmamla ilgisi var. Ama bunu aşan bir gerekçem de yok değil ve bu yazıda bunu anlatmayı denemek istiyorum.

Orhan Pamuk, “roman okumak, dünyayı Descartesçi mantıktan başka bir mantıkla anlamak demektir. Bu, birbiriyle çelişen birden fazla düşünceye sürekli olarak ve huzursuzluk duymadan aynı anda inanabilmek demektir. Böylece içimizde yavaş yavaş üçüncü bir gerçeklik düzlemi, romanın karmaşık dünyasının düzlemi belirmeye başlar” der.[1] Ve devam eder: “Romanda ahlaki yargı kaçınılmaz bir bataklıktır. Roman sanatının insanları yargılarken değil, anlarken en büyük, en parlak sonuçlarını verdiğini hiç unutmayalım”.[2]

Benzer şeyleri, bir başka büyük romancı, Kundera da söyler. Ona göre, “roman kahramanları, kendilerine erdemleri üzerinden hayran olunmasını istemezler. Onların istediği, anlaşılmaktır; bu da tamamen farklı bir şeydir. Destan kahramanları zafer kazanırlar ama yenilseler de, son nefeslerine kadar vakarlarını korurlar. Don Quijote yenilmiştir. Üstelik vakardan eser yoktur. Çünkü her şey, bir anda apaçık ortaya çıkmıştır: İnsan hayatı bir bozgundur: Adına hayat denen bu önlenemez bozgun karşısında bize düşen yalnızca onu anlamaya çalışmaktır. İşte roman sanatının var oluş nedeni de budur”.[3]

Kanımca Kıbrıslı Türklerin bugün romana ihtiyaç duymasının nedeni de budur. Kıbrıslı Türkler, bugün, ne olduklarını, kim olduklarını, dahası var olup olamayacaklarını anlama ihtiyacı içerisindedirler. Oysa bugüne kadarki Kıbrıs Türk edebiyatı, Kıbrıslı Türklere ne olduklarını, kim olduklarını anlamaları konusunda yardımcı olmak yerine, onlara kim olduklarını söyleme, hatta bir manada dikte etme sevdasına tutulmuştur. Kıbrıs Türk edebiyatının ana akım eserlerine kulak verilirse, Kıbrıslı Türkler, 1974’e kadar “Türk”, 1974 Kuşağı’nın[4] devreye girmesinden sonra da artık “Kıbrıslı Türk” veya “Kıbrıslıtürk”türler. Edebiyat, Kıbrıslı Türklere kim olduklarını öğretme misyonunu üstlenmiştir. Anlamak için bir çabaya gerek yoktur çünkü Kıbrıslı Türklerin kim oldukları bellidir. Tek sorun bunu öğrenmek ve ona uygun biçimde davranmaktır.

Bir kimliği onun sahiplerine öğretme amaçlı edebiyatın bir başka sorunu daha vardır. Kimlik, belli ve kabullenilmesi gereken bir şey olduğuna göre, onun sahiplerini yüzleşmeye, kendilerine eleştirel bir gözle bakmaya davet etmek gereksizdir. Doğrular ve yanlışlar vardır. Ve edebiyat, doğru olanı öğretme ve onun ne kadar güzel olduğunu anlatma misyonunu yüklenmiştir. O nedenle, 1974’e kadar “Türk”, iyi, güzel, doğru, temiz, mağdurdur; onun karşıtları ise bunların tam tersidir. 1974’ten sonra ise “Kıbrıslı Türk” ya da “Kıbrıslıtürk” olumlu hasletlere sahip olandır. Tabii bu noktada 74 kuşağının hakkını yememek gerekir. Onlar, 1974’ten önceki ana akım Kıbrıs Türk edebiyatının yaptığını yapmamışlardır. 1974’ten önceki ana akım Kıbrıs Türk edebiyatının açık bir “öteki”si vardır ve bu “Rum”dur. Oysa 74 Kuşağı, “Kıbrıslı Türk”ün ya da “Kıbrıslıtürk”ün karşısında olanı net biçimde gösterip, onu kötüleme yolunu seçmemiştir. Onlara göre kötü olan, “Kıbrıslı Türk”lerin (ya da “Kıbrıslıtürk”lerin) kimliklerine sahip çıkmalarını engelleyenlerdir sadece.

Ama edebiyatın ve edebiyatçının, dünyayı ve Kıbrıs’ı dikotomik bir çerçeveden hareketle anlatma arzusunun değiştiğini söylemek zordur. 74 Kuşağı’na göre de, Kıbrıslı Türkler, genelde, iyi, güzel, temiz ve mağdurdurlar. Onların bu kimliğe sahip çıkmalarını engelleyenler ise bunların tam tersi hasletlere sahiptirler.

İşte roman, varoluş sebebi tam da bu dikotomik bakış açısını yıkmak olan edebi formdur.

Kundera’ya göre, “insan, iyiyle kötünün belirgin bir şekilde ayırt edilebileceği bir dünya ister, çünkü onda, doğuştan gelen, gemlenemez bir anlamadan yargılama arzusu vardır. Dinler ve ideolojiler bu arzu üzerinden kurulmuştur. Romanla, ancak onun görecelik ve çokanlamlılık dilini kendi zorunlu ve dogmatik söylemlerine aktarmaları halinde uzlaşabilirler. İlle de bir haklı olsun isterler... Bu “ya-ya da”nın içinde, insani durumların özündeki göreceliğe katlanamamanın aczi, ilahi yargıcın yokluğuyla yüzleşememenin aczi vardır. Bu acz yüzünden romanın bilgeliğini (belirsizliğin bilgeliği) kabullenmek ve anlamak zordur”.[5]

Belki de romanın (ama tabii ki has romanın) Kıbrıs Türk edebiyatına bu kadar geç kalmasının temel sebebi budur. Edebiyatçı, roman formunda yazdığı edebi metinde dahi okuyucunun istediğini vermek gibi bir yükümlülükle karşı karşıya kalmıştır. 1974’ten önceki romanda “Türk”, 74’ten sonraki romanda da “Kıbrıslı Türk (veya Kıbrıslıtürk)” o yüzden iyi, güzel, doğru, temiz ve mağdurdur. Hayatta iki tür insan vardır. Bunlar iyiler ve kötülerdir. Bu dikotomik bakış açısı, roman formunda yazılan edebi metinleri dahi hakiki manada roman olmaktan alıkoyan temel faktördür.

Oysa, aynen Kundera’nın dediği gibi, “romanın ruhu karmaşıklıkların ruhudur. Her roman, okuyucusuna şöyle der: ‘Durumlar senin düşündüğünden daha karışık.”[6]

İşte “Kıbrıslılık” da, “Kıbrıslı Türklük” de, “Kıbrıslıtürklük” de, “Türklük” de, aslında okuyucunun sanmak istediğinden çok daha karmaşık hâllerdir. Bunların hiçbirinin saf olumlu ya da olumsuz hasletleri yoktur. Dahası hiçbiri, tek başına bir toplumu anlamaya/anlatmaya yetmez. Bir toplumu anlatabilmek için, o toplumu oluşturan bireyleri içeriden ve tüm olumlu ve olumsuz yanlarıyla anlamaya çalışmaktan başka çare yoktur. Öyle yapıldığında, bir birey, aynı anda, hem kötü hem iyi, hem güzel hem çirkin, hem mağdur hem fail, hem temiz hem kirli olabilir. Ve böylece, bunu kavrayan okuyucuyu aynaya bakmaya ikna etmek, kendisiyle yüzleştirmek, hesaplaştırmak mümkün hâle gelir.

İşte, kanımca Kıbrıslı Türklerin bugünkü ihtiyacı tam da bunu yapmaktır. Aynaya bakmaya, yüzleşmeye, geçmişle ve bugünle, hatta gelecekle hesaplaşmaya ihtiyaç vardır. Aslında bugüne kadarki edebiyatımız da Kıbrıslı Türklere ayna tuttuğu iddiasındadır. Ancak, benzetme caizse, tutulan aslında ayna değil, ayna gibi görünen bir resimden/fotoğraftan ibarettir. Kıbrıslı Türklerin aynaya baktıklarını sanıp bu resme/fotoğrafa bakmaları ve resimdeki/fotoğraftaki kişi olduklarını sanmaları istenmiştir. Dahası, o resim/fotoğraf, yalnızca güzelliği, doğruluğu, iyiliği, mağduriyeti göstermekte, çirkinlikleri, yanlışları, kötülükleri gizlemektedir. Böyle bir resme/fotoğrafa bakarak yüzleşmek elbette mümkün değildir. Geçmişle, bugünle ve hatta gelecekle hesaplaşmanın, güzellenmiş bir kimliğe sahip olunduğunu ve ötekiler kötü olduğu için bu hâllere düşüldüğünü anlatmakla gerçekleştirilebileceğini sanmak elbette ham hayaldir.

Hülasa durum, Kıbrıslı Türklerin sandığından çok daha karmaşıktır!

Ve galiba bunu en iyi anlatabilecek edebi form romandır.   

     



[1] Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı, İstanbul, İletişim Yayınları, 2011, s. 22-23.

[2] Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı, s. 23.

[3] Milan Kundera, Perde, çev. Aysel Bora, İstanbul, Can Yayınları, 2006, s. 19.

[4] 74 Kuşağı konusunda bkz. Edebiyatta Kıbrıslı Türk Kimliği, ed. Aydın Mehmet Ali, London, Fatal Publications, 1990, passim.

[5] Milan Kundera, Roman Sanatı, çev. Aysel Bora, İstanbul, Can Yayınları, 2005, s. 19.

[6] Kundera, Roman Sanatı, s. 31.

 

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 922 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler