1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kıbrıslı Türklerin Nesnesini Bulamayan Öfkesi
Kıbrıslı Türklerin Nesnesini Bulamayan Öfkesi

Kıbrıslı Türklerin Nesnesini Bulamayan Öfkesi

Sanırım 2000’li yılların ortalarında bir yerlerde aramak gerekiyor bu öfkenin kaynağını. O yıllara kadar, hem daha az öfkeli, hem de kime/neye öfkeli olduklarının daha fazla bilincindeydi Kıbrıslı Türklerin çoğunluğu. Kırılma noktası belki de 2004 r

A+A-

 

 

Sanırım 2000’li yılların ortalarında bir yerlerde aramak gerekiyor bu öfkenin kaynağını. O yıllara kadar, hem daha az öfkeli, hem de kime/neye öfkeli olduklarının daha fazla bilincindeydi Kıbrıslı Türklerin çoğunluğu. Kırılma noktası belki de 2004 referandumları oldu. Başta AKEL olmak üzere Kıbrıslı Rumlar büyük bir hayal kırıklığına uğrattılar Kıbrıslı Türklerin önemli bir kısmını. Oysa, o güne kadar, uluslararası topluluğun etkili kesimleriyle birlikte Kıbrıslı Türkler de, Kıbrıslı Rumların bu tip bir referandumda hayır diyebileceğini asla öngörmüyorlardı. Ama olan oldu ve güçlü bir “OHI” duyuldu Kıbrıs’ın güneyinden.

Yine de 2000’li yılların başlarında başlayan toplumsal hareketlenmenin tamamen sonuçsuz kaldığını söylemek doğru değildi. Hiç değişmeyecek sanılan Cumhurbaşkanı ve iktidar partisi değişti, iktidara gelmesi imkânsızmış gibi görünenler iktidara geldiler. Eller vicdanlara koyulur ve öyle değerlendirme yapılırsa, bu değişimin ardından yaşananların da bugünkü öfkeyi açıklamaya yarayacak sebepler arasında yer aldığı rahatlıkla tespit edilebilir. Değişimden mümkün olanın ötesinde bir şeyler mi bekleniyordu, yoksa değişim sonucunda iktidara gelenler mümkünün sınırları içinde olanları dahi yapmayı beceremediler mi sorusu üzerinde daha önce birçok yazımda ayrıntılı olarak durduğum ve görüşümü açık bir şekilde ortaya koyduğum için, bu yazıda bu konuya bir kez daha dönmek istemiyorum. Kaldı ki bu soruya verilecek yanıtın, olgusal olanı, yani o dönemin ciddi bir hayal kırıklığı yarattığı gerçeğini değiştirmesi bence mümkün değil.

Zeki Alasya ile Metin Akpınar’ın bir oyununda, “o zamanlar arena gibiydi ülke; şimdi agora gibi oldu” mealinde bir replik vardı. 12 Eylül’ün öncesiyle sonrasının karşılaştırılmasıyla ilgiliydi bu replik ve sanırım “agora” sözcüğü, eski Yunan’daki anlamıyla değil, “Agora Meyhanesi” şarkısından mülhem kullanılmıştı. Bizimki de biraz o repliği andırıyor galiba. 2000’li yıllarda arena gibiydi memleket. Yıkılmayacak sanılanlar, yerlerine yenilerini yapmak mümkün olmadıysa da, yıkıldı o büyük kavgada. Ama biriken enerji, yıkım sırasında tamamen boşalmadı. Yıkım sonrasında da kimse bu enerjiyi kanalize edecek bir mecra gösteremedi topluma. Şimdi agorasından emin değilim ama bir sarhoş meyhanesinde gibiyiz. Kafalar dumanlı, öfke beyinleri zorluyor, hatta dumura uğratıyor. Peki kime ya da neye bu öfke? Somut bir kişiyi, bir yeri, bir makamı, bir nesneyi göstermek mümkün olamıyor bir türlü! O zaman sarhoşlar başlıyor, “kaşının üzerinde gözün var” deyip birbirlerine saldırmaya. Herkes, bir diğerine, “sorun senin dediğin değil, benim dediğimdir”; “hedefimiz o değil, bu olmalıdır”; “mücadele şuna karşı değil, buna karşı yürütülmelidir” diyor ama yalnız kaldığında kimse kendi dediklerinden de emin olamıyor. Belki de, bunca yıldır, tek bir hedef, kendisine karşı mücadele edilecek tek bir hasım, çözümü aranacak tek bir sorun var sanıldığı içindir bütün mesele. Belki de “hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” demenin zamanıdır. Beki de Kıbrıslı Türkler, aynı anda, birden çok platformda, farklı farklı hasımlarla, farklı farklı sorunlarla boğuşmak ve hedefleri çoğaltmak gerektiğinin farkına varmalıdırlar artık. Belki de biriken öfkenin yöneltileceği tek bir nesne aradığımız için bulamıyoruz o muhayyel nesneyi.

Hem bir var oluş kavgasıysa gerçekten verilen, bir tane olamaz ki cephe! Sanırım tam da bunu anlamamakta ısrar ettiğimiz içindir ki nesnesini bir türlü bulamayan bir öfke hâlâ kol geziyor Kıbrıs’ın kuzeyinde.      

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1068 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler