1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KIBRIS’LA TANIŞMAK...
KIBRIS’LA TANIŞMAK...

KIBRIS’LA TANIŞMAK...

Stella Aciman: Sekiz sene önce ılık bir 12 Aralık akşamı Geçitkale Havaalanı’ndan Kıbrıs’a ilk girişimi yaptığımda, bastığım toprağın çekimine kapılacağımı ve bir daha bu topraktan kopamayacağımı bilemezdim

A+A-

 

Stella Aciman

 

·        Sekiz sene önce ılık bir 12 Aralık akşamı Geçitkale Havaalanı’ndan Kıbrıs’a ilk girişimi yaptığımda, bastığım toprağın çekimine kapılacağımı ve bir daha bu topraktan kopamayacağımı bilemezdim.

 

·        Eski, bahçeli ve bakımlı, Kıbrıs’a özgü olduğunu öğrendiğim sarı taştan yapılmış evlerin arasından geçerek bir şehri ortadan bölen Ledra Palas kapısının önüne geldiğimizde içimi kaplayan üzüntüye engel olamadım ve kendime asla cevabının ne olduğunu bilemediğim “neden?” sorusunu sordum.

 

·        Bandabulya’da sebze, baharat kokularına eşlik eden eskinin kokusunu mutlulukla içime çektim. Büyük Han’ın parke taşlarının üzerinde adımlarımın bıraktığı tok sesin kulaklarıma verdiği hazzı hissediyor, odaları dolaşırken uzun geçmişinde oralarda neler yaşandığını belleğimde canlandırmaya çalışıyordum.

 

Sekiz sene önce ılık bir 12 Aralık akşamı Geçitkale Havaalanı’ndan Kıbrıs’a ilk girişimi yaptığımda, bastığım toprağın çekimine kapılacağımı ve bir daha bu topraktan kopamayacağımı bilemezdim. Gecenin gizemli karanlığında Lefkoşa’ya doğru ilerlerken gözlerim yeni bir memlekete gelmenin merakıyla etrafı inceliyordu. Sağımda solumda uzanan Mesarya Ovası’na bakarken kendimi sonsuzluğa yolculuk edermiş gibi hissettim ve içimi tatlı bir ürperti sardı.

 

ILIK BİR ARALIK GÜNÜ

İlk durağım Köşklüçiftlik’te bahçeli, eski bir Lefkoşa eviydi. O gece yatağımda uyumaya çalışırken ertesi gün göreceğim yeni bir şehrin, kültürün üzerimde bırakacağı etkiyi düşünüyordum.

Sabah, kahvaltıdan sonra beni üçüncü romanımı yazmak için Kıbrıs’a davet eden arkadaşımla birlikte ılık bir Aralık gününe kendimizi bıraktık. Eski, bahçeli ve bakımlı, Kıbrıs’a özgü olduğunu öğrendiğim sarı taştan yapılmış evlerin arasından geçerek bir şehri ortadan bölen Ledra Palas kapısının önüne geldiğimizde içimi kaplayan üzüntüye engel olamadım ve kendime asla cevabının ne olduğunu bilemediğim “neden?” sorusunu sordum. Uzunca bir süre iki aradaki gidiş gelişleri izledim. İnsanların yüzlerindeki ifadelerden belki duygularını anlarım diye bakındım durdum. Ama ben Kıbrıs’lı insanları henüz hiç tanımıyordum ve onları anlayabilmem o an için mümkün değildi.

 

AYRILIK!

Saray Otel’in üst katından baktığımda Lefkoşa’yı bir bütün olarak gören sadece gözlerimdi. Aslında gördüğüm, bir şehrin içinde herşeye rağmen birbirine karışmış iki ayrı din, iki ayrı kültürdü ve tüm bunlara gözle görünmeyen, ama insanın yüreğinin içine işleyen bir hüzün hakim oluyordu.

İçime işleyen hüzünle dolaştım eski Lefkoşa’nın sokaklarını. Bandabulya’da sebze, baharat kokularına eşlik eden eskinin kokusunu mutlulukla içime çektim. Büyük Han’ın parke taşlarının üzerinde adımlarımın bıraktığı tok sesin kulaklarıma verdiği hazzı hissediyor, odaları dolaşırken uzun geçmişinde oralarda neler yaşandığını belleğimde canlandırmaya çalışıyordum. Selimiye Camii’nin heybeti karşısında ise boğazımda düğümlenen küçük yumruyu uzun  zaman çözemedim. Yerlere serili halıların üzerinde yürürken çıplak ayağımın tabanında hissettiğim mermerin soğuğu, ruhumun içine yerleşen sıcaklığa engel olamadı.

 

LEFKOŞA VE KUDÜS

Büyük Hanın köşesindeki surlara dayanmış derme çatma yapılmış, hasır sandalyeli küçük kahvede sıcacık pilavunanın yanında tavşankanı çayımı yudumlarken “ben bu mistik havayı ve hüznü bir şehirde daha yaşamıştım” diye düşünüyordum. Kudüs’tü bu şehir. Orada da insanın içini yakacak kadar kuvvetli bir mistizim ve hüzün vardı. Hiçbir şehirde hissetmediğim mistizim ve hüzün...

Ve elimde olmadan düşündüm... Yaşanan savaşlar sonucu çekilen acılar mıydı hüzünlü Lefkoşa’yı ve hüzünlü Kudüs’ü ortak kılan...      

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 950 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler