1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KIBRIS VE ANADOLU’DA BİR AYAZMA EFSANESİ
 KIBRIS VE ANADOLU’DA BİR AYAZMA EFSANESİ

KIBRIS VE ANADOLU’DA BİR AYAZMA EFSANESİ

Bugüne kadar gerçekleştirilen bilimsel araştırmalar, halk tarafından anlatılan efsanelerin kaynağının antik çağlara kadar uzandığını ortaya koymaktadır.

A+A-

Tuncer BAĞIŞKAN

  

GİRİŞ

 

Bugüne kadar gerçekleştirilen bilimsel araştırmalar, halk tarafından anlatılan efsanelerin kaynağının antik çağlara kadar uzandığını, zaman sürecinde değişik kültürler tarafından benimsendiğini ve bu nedenle de farklı toplumlarda farklı varyantlar şeklinde biçimlenerek günümüze kadar geldiklerini ortaya koymaktadır.

Kaynağı Yunan mitolojisine dayanan ‘ayazma’ efsanelerinin Bizans ile Ortaçağ dönemi varyantlarını hayli ilginç bulduğumuzdan, bu konuyu Halk Sanatları Derneği’nin 25.12.2001 tarihinde gerçekleştirdiği 19’uncu Halkbilimi Sempozyumunda detaylı olarak ele alıp irdelemiştik. Bugünkü yazımızda ise bu konunun daha gelişmiş bir şeklini ana hatlarıyla ele alarak anlatmaya çalışacağız.

 

AYAZMA EFSANELERİ

 

Hastaları sağlıklarına kavuşturduğuna, ya da mucizeler yarattığına inanılan kuyular ile pınarların kutsal sayılıp ayazma olarak adlandırıldığı, zamanla yanlarına adak yeri, şapel (küçük ibadet yeri), kilise ve manastır gibi dini yapıların inşa edildiği bilinmektedir. Burada güdülen amaç ise, bu gibi yerlere hastaları çekmek ve sağlıklarına kavuşanların Hıristiyanlığı kabul etmelerini sağlamaktı.

Orhan Hançerlioğlu’nun İnanç Sözlüğü adlı kitabında ‘ayazma’ şu şekilde tanımlanmıştır: “Ayazma (Hıristiyan): Suyunun birçok hastalıkları iyileştirdiğine inanılan kuyu ya da pınar... Bir ermişin adına adanan ve genellikle kiliselerin içinde bulunan ayazma, Yunanca kutsal anlamını dile getiren ‘hagiasma’ sözcüğünden bozmadır”. Bu sözcüğün daha sonraları Hz. İsa’nın vaftizinin anısına adanan ‘su’ veya ‘su kaynağı’ anlamında da kullanıldığı öğrenilmektedir.

Şimdi de gelelim, aralarında çok az farklılıklar bulunan ayazma efsanelerinin Anadolu ile Kıbrıs’taki varyantlarına.

 

1.ANADOLU’DAKİ AYAZMA EFSANELERİ

 

Anadolu kaplıcaları arasında yer alan “İzmir Ildırı yöresi Şifne kaplıcası”, “İnegöl OYLAT (ÖLYAT) kaplıcası” ve “Yalova termal kaplıcası” ile ilgili olarak anlatılan efsanelerin Kıbrıs’ta saptanan bazı efsanelerin birer varyantı oldukları anlaşılmaktadır.

 

1.1  İstanbul Tekfuru Yanko’nun kızı Eleni’nin efsanesi

 

Bu efsanenin ortaya çıkış yeri, sıcak su banyolarıyla ünlü olan Yalova ve çevresidir. Yunan mitolojisinde yer alan sağlık tanrısı Asklepios’tan tutun da, su perileri olarak bilinen Nympha’larla ilgili birçok efsane Yalova’daki termalde bulunan kabartmalar ile mezar taşlarında (stel) görülmektedir. Burası genel olarak Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine tarihlenmektedir. Bu nedenle Yunan tanrı betimleri ile Bizans dönemi Tekfurundan söz edilmesi dikkate alındığında, antik Yunan’da ortaya çıkan bir efsanenin daha sonraları bir Bizans tekfuruna mal edilmiş olabileceği izlenimi edinilmektedir.

Nuri Taner’in “Yalova Folkloru” adlı kitabı ile Ahmet Akyol’un 20.6.2003 tarihli Yalova Gazetesi başta olmak üzere çeşitli yerlerde yayınlanan efsaneye göre, Bizans dönemindeki Constantinopolis (İstanbul) Tekfuru Yanko’nun genç ve güzel kızı Eleni, iyileşmez bir hastalığa tutulur. Derisinde yaralar oluşur, kaş ve kirpikleri dökülür. Hekimler ne yazık ki onun iyileşmesini sağlayamazlar. Günden güne çirkinleşen genç kız, ortalığa çıkamaz olur. Tekfur, kızının bu haline çok üzülmektedir. Nihayet hekimlerin tavsiyesi, kızının da onayıyla onu Yalova Kaplıcaları civarına gönderir. Böylece orada insanlardan uzak, yalnız yaşamaya başlar. Bir gün kaplıca civarında gezinirken yaralı bir ceylanın gelip kaynaktaki sıcak suda yıkanıp su içtikten sonra gittiğini görür. Belli bir süre hayvanı izler. Hemen hemen her gün belirli saatlerde kaplıcaya gelen ceylan, kaynaktan çıkan sıcak suda yıkanmaktadır. Eleni, zamanla ceylanın iyi olduğunu ve yaralarının iyileştiğini fark eder. Bunun üzerine kendisi de bunu denemeye karar verir. Böylece o da yaralı ceylanın yaptığı gibi kaynaktan çıkan sıcak suda yıkanır ve o sudan içer. Her gün aksatmaksızın kaplıcaya gelir ve ayni işlemleri yapar. Böylece vücudundaki yaralar iyileşmeye, giderek sağlığına kavuşmaya başlar. Kırk günde vücudu pamuk gibi bembeyaz olur. Constantinopolis (İstanbul) Tekfuru Yanko’nun yanından gelenler onu bu halde görünce, ona müjdeyi götürürler. O da kızını görmek için yanına gidip de kızının sağlığa kavuştuğunu görünce sevincinden şaşkına döner. Yanko daha sonra tüm halkın bu şifalı sulardan yararlanabilmesi için buraya çok sayıda hamam, kendisi için de bir saray yaptırır. Senenin belirli zamanlarında gelip buranın hem şifalı suyundan, hem de havasından yararlanır. O günden sonra da kaplıcanın önemi giderek artmaya başlar.

 

1.2  İzmir Ildırı yöresi Şifne kaplıcası efsanesi

 

İzmir Ildırı yöresi Şifne kaplıcasıyla ilgili olarak Ahmet Akyol’un 20.6.2003 tarihli Yalova Gazetesi’nde yayınladığı efsaneye göre, geçmişte İzmir Ildırı (antik Erytrai)  yöresindeki Erythrai Kralı’nın kızı amansız bir cilt hastalığına yakalanır. Ancak hastalığı hiçbir yöntemle tedavi edilemez. O sıralarda kralın köpeğinde de yaralar ve tüy dökülmeleri baş gösterir. Kral ava gittiği günlerde köpeğinin Şifne’deki çamura yatarak vücudunun çamurla sıvadığını ve daha sonra termal havuzlarda yıkandığını izler. Bu uygulamalar sonrasında köpeğin vücudundaki yaraların iyileştiğini, dökülen tüylerinin ise tekrar çıktığını görür. Bunun üzerine bu uygulamayı kızında da dener. Böylece kızı, amansız olduğu teşhisi konan cilt hastalığından kurtulur. O günden sonra “Şifne çamur banyoları”, sedef, egzema, mantar, sivilce, pişik, kaşıntı gibi cilt hastalıklarının giderilmesi, cildin kendini yenileyip canlılık kazanması için kullanılmaya başlanır.  

 

1.3  İnegöl Oylat (Ölyat) kaplıcası efsanesi

 

Yine Ahmet Akyol’un İnegöl Oylat (Ölyat) kaplıcasıyla ilgili olarak 20.6.2003 tarihli Yalova Gazetesi’nde yayınladığı efsaneye göre, Bizans İmparatorluğu döneminde İnegöl civarına hâkim olan Tekfur’un bir kızı vardır. Bu kız günün birinde hastalanarak yatağa düşer. Zamanın hekimleri kızın derdine çare bulamazlar. Hastalık çok uzun sürer. Tekfur, kızının ıstıraplarına tahammül edemez duruma gelir. Kızı tedaviden aciz kalan hekimler, onu göz önünden uzaklaştırmak ve son bir tedavi şansı vermek için o zamanlarda adsız olan ormanın içindeki bu kaplıcaya gönderilmesini tavsiye ederler. Kızı alıp oraya götürürler ve son  günlerini yaşadığı inancıyla “ ÖLYAT” deyip onu orada bırakırlar. O günden sonra kız her gün bu sularda yıkanmaya başlar. Kısa bir süre sonra eski sıhhat ve neşesine kavuştuğundan babasının sarayına döner. O gün bu gündür “Ölyat Kaplıcası” civar halkı tarafından bir şifa kaynağı olarak tanınıp kullanılır ve zamanla “Ölyat” ismi, “Oylat” olarak değiştirilir.

 

2. BUFAVENTO KALESİ VE AZİZ CHRYSOSTOMOS MANASTIRI EFSANESİ

 

Girne Sıra Dağları’nın güney eteklerinde bulunan Aziz John Chrysostomos Manastırı, eski adı Kutsovendis olan şimdiki Güngör köyünün yaklaşık 1 mil üst başındaki köye hâkim Kutsovendis Tepesi’nde yer almaktadır. Manastırındaki kutsal kuyuda bulunan suyun tüm deri hastalıklarını sağalttığına inanılmaktadır. Araştırmacı yazar Maria Paraskevopoulou’nun aktardığına göre, buraya gelen hastaların suda yıkanmaları, ayrılırken de oradaki kayaya elbiselerini bırakmaları adettendi. Manastırın üst başındaki tepede ise 101 Evler olarak da bilinen Bizans-Lüzinyan dönemlerine ait Bufavento Kalesi bulunmaktadır.  

Anlatılan efsaneye göre, bir prenses veya Kıbrıs valisi Philip Molino’nun zengin olan eşi Maria Molino cüzam hastalığına yakalanınca temiz hava almak için ‘Kraliçe’nin Yüzbir Evleri’ olarak bilinen Bufavento Kalesi’ne gitmiş. Köpeği de kendisi gibi cüzam hastalığına yakalandığından onu da beraberinde götürmüş. Bir sabah köpek kaleden ayrılmış ve aşağıdaki bir kaynak suyunda yıkandıktan sonra kaleye varıncaya kadar sağlığına kavuşmuş. Ertesi gün kraliçe köpeği izlemiş ve onun kaynak suyunda yıkandığını görmüş. O da orada yıkanınca sağlığına kavuşmuş.  Kraliçe sağlığına kavuştuğundan kaleyi terk etme hazırlığına başlamış. Ancak gece rüyasına Aziz John Chrysostomos girerek kendisinden su kaynağının olduğu yere bir kilise yaptırmasını istemiş. Prenses de oraya Aziz John Chrysostomos’un adına bir kilise yaptırmış ve ölünceye kadar da kaleyi terk etmemiş. Ölünce manastırın koruyucusu olduğundan, onu, yaptırdığı (şimdiki manastır içinde bulunan iki kiliseden güneyde olan) kiliseye gömmüşler. Tarihçi George Hill bu efsanenin, manastırın ilk inşa edildiği M.S XII. Yüzyılda ortaya çıktığını kaydetmiştir.  

1783 yılında Kıbrıs’ı ziyaret eden seyyah Richard Pococke’nin aktardığı efsaneye göre, Kıbrıs kraliçesi cüzam hastalığına yakalandıktan sonra temiz havanın sağlığına iyi geleceği düşüncesiyle Bufavento Kalesi’nde oturmaya başlamış. Aziz John Chrysostomos’un rüyasına girip de ona kalenin altındaki şimdiki yere bir manastır yapmasını tavsiye etmesi üzerine öğüdünü tutup manastırı inşa ettirince sağlığına kavuşmuş. Ölünce manastıra gömülmüş. Richard Pococke’nın Kıbrıs’ı ziyaret ettiği sırada mezarın üzerinde sürekli yanan bir kandilin mezarı aydınlattığını ve mezarda  “Burada Maria Molino gömülüdür” yazısının bulunduğunu yazmıştır.

1683 yılında manastırı ziyaret eden seyyah Cornelius Van Bruyn, bu kraliçe hakkında ayni şeyleri yazmanın dışında başka bilgiler de verir. Verdiği bilgilere göre, Kraliçenin tüm adaya hâkim olmak isteyen Templars Şövalyeleri’nin zulmünden korunabilmek için, çok sevdiğinden dolayı hiç terk etmediği küçük köpeğiyle birlikte dağın zirvesindeki Bufavento Kalesi’ne sığınmış. Orada köpeğiyle birlikte ülser veya uyuz hastalığına yakalanmış. Bir süre sonra köpeğinin her gün tepeden inip bir iki saat süreyle ortadan kaybolduğunu ve çok kısa bir süre sonra da sağlığına kavuştuğunu fark etmiş. Böylece bir gün onu izleyip suda yıkandığını görmüş. Kendisi de orada yıkanınca birkaç gün içinde sağlığına kavuşmuş. Bu nedenle tanrıya olan minnettarlığının ifadesi olarak buraya Rum papazlar için Aziz John Chrysostomos Manastırı’nı yaptırmış. Ölünce, yaptırmış olduğu manastırdaki iki kiliseden güneydekine kazılan bir mezara gömülmüş. Mezarının iki yanına da hastalığı süresince kendine bakan en sevdiği iki cariyesi defnedilmiş. Bu bilgilerin günümüze kadar gelmesini sağlayan Cornelius Van Bruyn, o sırada manastırda ‘Calogeroi’ olarak bilinen bir manastır reisi (abbot), üç papaz, on bir keşişin bulunduğunu ve buradaki çeşmeye her gün yüzlerce hastanın gelip sağlıklarına kavuştuklarını da yazmıştır.

2 Şubat 1760 – 6 Ekim 1767 tarihleri arasında manastırı ziyaret eden seyyah Giovanni Mariti, manastır ile ilgili olarak verdiği birçok bilginin yanı sıra, bu manastırın Aziz Basil, Aziz Elias ve Aziz Marcellus tarikatı mensupları tarafından birlikte idare edildiğini ve bunların et değil de ot yediklerini yazmıştır.

 

3. ŞİLLURA (YILMAZKÖY) KUTSANMIŞ BAKİRE MERYEM ANA KİLİSESİ EFSANESİ

 

Çok eski bir efsaneye göre, Lefkoşa kazasına bağlı Şillura köyünde (şimdiki Yılmazköy’de) bulunan  “Kutsanmış Bakire Meryem Ana Skillouriotissa Kilisesi” inşa edilmeden önce, burada kükürtlü bir pınar varmış. Bir asilzade, uyuz hastalığına yakalanan köpeğini, bir tesadüf sonucu bu pınarda yıkayınca köpeğin sağlığına kavuştuğunu görmüş. Böylece kutsal sayılmaya başlayan bu su kuyusu içte kalacak şekilde buraya orta çağda “Kutsanmış Bakire Meryem Ana Skilluriotissa” (veya Skilloura Kilisesi – Köpeğin Kuyruğu Kilisesi) adı verilen Gotik nizamda üç sahınlı bir kilise inşa edilmiş. Daha sonra bu kilisenin iki yanındaki birer sahın yıkıldığından sadece orta sahın kilise olarak kullanılmaya devam etmiş. Yukarıdaki efsaneye dayanılarak köye Rumcada ‘köpek’ veya ‘köpeğin kuyruğu’ anlamına gelen Şillura (Skilloura) adının verilmiş olabileceği kaydedilmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 800 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler