1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kıbrıs Türk toplumunun siyasal iktisadına dair bazı tespitler...
Kıbrıs Türk toplumunun siyasal iktisadına dair bazı tespitler...

Kıbrıs Türk toplumunun siyasal iktisadına dair bazı tespitler...

HAKKI ASLAN: 20 Temmuz sonrası, bütüncül bir devlet, bununla birlikte, bir sosyo-ekonomik oluşum, bir sınıfsal işbölümü tasarımıydı

A+A-

Neo-liberal bakışın tahakkümü altında bir yeniden yapılandırma sürecinden geçen Kıbrıs Türk toplumunun siyasal iktisadına dair bazı tespitler...

 

 

Hakan Aslan

oldumuhakan@hotmail.com

 

 

20 Temmuz sonrası, bütüncül bir devlet, bununla birlikte, bir sosyo-ekonomik oluşum, bir sınıfsal işbölümü tasarımıydı. Toplum, 1964–1974 arasında, milliyetçi proje uğruna sınırsız sıkıntıya katlanmış, sınırsız askerî emek sunmuştu. Buna karşılık, Denktaş Türkiye ile yapılan mali transferlerde mali kısıt ve kaygıların siyasi ölçütün önüne geçmemesi gerektiği biçiminde bir uzlaşma sağlamıştı. Mali transfere ve mevcut emek gücüne, 20 Temmuz ertesinde iki kaynak eklendi: Ele geçirilen geçim ve üretim araçları (eksi yitirilenler) ve Türkiye’den göçen nüfusun emek gücü. Yurttaşlık Kanunu (1975), Kamu İktisadî Teşebbüsleri Yasası (1975), İskan, Topraklandırma ve Eşdeğer Mal Yasası (1977), Üst Kademe Yöneticileri Yasası (1977), Sosyal Konut Yasası (1978), Kamu Görevlileri Yasası (1979) vs. ile sosyo-ekonomik, sınıfsal işbölümü, mülkiyet yapısı tasarlandı ve düzenlendi. Mali transfer, şimdi, Evkaf ve kooperatiflerden (geleneksel ögeler), KİT’lerden (Kıbrıs için, Türkiye modeli yeni bir öge) ve bürokrasiden (Türk idari modelini esas alarak genişletilmiş) geniş bir kamu kesimiyle desteklenmiş, kamu bütçesi yeni ekonomik düzen içerisinde (de) ciddi bir paya sahip olmuştu. Görebildiğim kadarıyla, tasarlanan, küçük meta üreticisi bir köylülükten, kamu işçilerinden, küçük burjuvaziden (memurlar, küçük esnaf),  bürokratik ve siyasi elitten ve ticari burjuvaziden (Çarşı) oluşan bir sınıf ve devlet yapısıydı. Kıbrıslı Türk gençler, sağladıkları askerî emek karşılığında, Türkiye’de üniversite eğitimiyle ödüllendiriliyorlardı. “Okumuş” genç nüfus, bürokratik ve siyasi elitin oluşumunda olduğu kadar, kentsel bir orta sınıfın oluşumunda da kritik rol oynamış gözüküyor. Kıbrıslı Türk orta sınıf, emek piyasasının üst segmentinde yer tutmuş, devlet memurluğunu hedeflemiş, siyasi elit üzerinde ciddi bir basınç oluşturmuş ve kendisine, bürokrasi saflarında ağırlıkla yer açmıştır.

         Türkiye ve Kıbrıslı Türkler arasındaki, mali kısıt ve kaygıların siyasi ölçütün önüne geçmemesi gerektiği anlayışından ilk büyük sapma, Turgut Özal’la başladı, Tansu Çiller’le sürdü, “trend olarak” gittikçe güçlendi. Gelinen noktada, neo-liberal bakış, öncelikler sıralamasını tümüyle tersine çevirmiş gözüküyor. (Bunun, Kıbrıslı Türklere orta ve hatta uzun vadede marjinal bir siyasi önem atfeden bir dış politika perspektifinin işareti olduğundan ben de şüphelenmekteyim.) Bilindiği gibi, bilhassa siyasi sebeplerle, Türkiye’deki mali krizler ve istikrar–yeniden yapılanma programlarıyla, bunların Kuzey Kıbrıs’a yansıması her zaman senkron olmamıştır. 24 Ocak 1980, ilk olarak, 5 Aralık 1986 Ekonomik İşbirliği Protokolü’yle yansıdı (ve İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın karakterini belirledi). Öngördüğü bütçe kısıntıları ve özelleştirme programıyla 5 Nisan 1994 Ekonomik Önlemler Uygulama Planı ise (Tansu Çiller), ilk olarak, 5 Aralık 1996 Ekonomik İşbirliği Protokolü’yle yansımıştı. 3 Ocak 1997 Ekonomik İşbirliği Protokolü ise, devletin yeniden yapılandırılması (popüler, fakat yanlış bir terimle “küçültülmesi”) projesini ayrıntılandırdığı gibi, Türkiye ile KKTC arasında, IMF tarzı bir yakın izleme (kabaca bir stand-by) sistemi de öngörüyordü. Bu çerçevede, bir “İzleme Komitesi” ile TC Özelleştirme İdaresi Başkanlığı himayesinde bir “Özelleştirme Birimi” kuruldu. (Bu sonuncusu, Kıbrıs Türk Turizm İşletmeleri ile Sanayi Holding’i tasfiye işini idare etmiştir.) Böylece, Kuzey Kıbrıs’taki Türk Hariciyesi, dış politika eşgüdümü ve iç politikaya karışma işlevlerine ek olarak, geçmiş pratikleri çağrıştısa da onları aşan, IMF tarzı, denetleyici bir işleve de kavuştu. Bu işlevin taşıyıcıları, Türk Hariciyesi’ndeki geleneksel diplomat tipolojisine eklenen, IMF tarzına aşina ekonomi teknokratları oldu.

Türkiye’de, Kasım 2000 ve Şubat 2001’de yaşanan finansal krizleri müteakiben, 14–15 Şubat 2001’de, Kemal Derviş tarafından tasarlanan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” açıklandı. Bu, bir boyutuyla, finans sermayeyi kurtarma programıydı. Bir başka boyutuyla ise, neo-liberal reform sürecinde yeni bir safhaya işaret ediyordu: Devlet, sadece doğrudan ekonomik işlevleri değil, bir bütün olarak, tüm idari işlevleriyle birlikte “iyi yönetişim” (good governance) yaklaşımına göre, yeniden yapılandırılacaktı. İyi yönetişim yaklaşımına göre, devlet, küreselleşme çağında, sadece ekonomiyi idarede değil, tüm idari işlevlerinde sınıfta kalmıştı. Devlet, sadece mali açık vermekle kalmayıp, strateji belirleme, performans ve topluma güven verme noktasında da yönetsel açıklar veriyor. Çare, devlet idaresinde, yönetme becerisini ispat etmiş olan özel sektörü örnek alarak, gerçekleştirilecek bir kamu yönetimi reformuydu. Derviş tarafından öngörülen iyi yönetişim reformunu uygulamak, AKP’ye nasip oldu: 2003–2004 ve 2004–2005 yasama dönemlerinde Meclis gündemine getirilen, “kamu yönetimi”, “yerel yönetimler”, “mali kontrol”, “bölgesel kalkınma ajansı” vs. yasa tasarılarıyla, getirilemeyen “personel rejimi” yasa taslağı bu reformun ana öğeleridir.

Finansal kriz, KKTC’de Türkiye’den önce, 1999’da patlak verdi ve Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’ndan 4 ay kadar önce, 4 Ekim 2000’de, “Ekonomik İstikrar Programı” açıklandı. (Bu program, TES Başkanı Bayram Karaman’ın isteği üzerine koordine ettiğim, Dome Hotel’de yapılan bir panelde tartışılmıştı.) Ekonomik İstikrar Programı (revize edilerek, Eylül 2001’de “Ekonomik İstikrar ve Üretime Dayalı Büyümeye Geçiş Programı” adını aldı), krizden kamu kesimini sorumlu tutuyor, özelleştirme sürecine yeniden ivme veriyor ve tabii ki, bankacılık sektörüne dönük önlemleriyle, finans sermayeyi kurtarma boyutunu da öncelikle içeriyordu. İyi yönetişim reformundan ise söz etmiyordu. Görebildiğim kadarıyla, iyi yönetişim terimi, KKTC’de, Türkiye’de olduğu kadar tanınmamış ve tartışılmamıştır. Sanıyorum ki, iyi yönetişim reformunun, KKTC’de, bunun kilit öğesini ve çerçevesini oluşturan kamu yönetimi reformunun, 20 Şubat 2005 seçimlerinden sonra CTP–DP hükümeti tarafından gündeme getirilmesiyle başladığı söylenebilir. Bilindiği gibi, IMF, stand-by ve yakın izleme anlaşmalarında “koşulluluk” (conditionality) prensibini gözetir. Farklı bir ifadeyle, anlaşma yapılan ülke, getirilen performans kriterlerini (başlıcası, bütçe açığına getirilen üst limittir) karşılamışsa, kredi dilimleri serbest bırakılır. Türkiye ile KKTC arasındaki IMF tarzı yakın izleme anlaşmalarında, 2006’dan önce koşulluluk prensibi uygulanamamıştır. Koşulluluk prensibine, “Sürdürülebilir Kalkınma için Yapılandırma ve Destek Programı”na (2007–2009) esas teşkil eden 20 Temmuz 2006 protokolüyle yer verilmeye başlanmış, “Kamunun Etkinliğinin ve Özel Sektörün Rekabet Gücünün Artırılması Programı” (2010–2011) ile birlikte de, prensip katı biçimde uygulanmaya başlanmıştır. Kamunun Etkinliğinin ve Özel Sektörün Rekabet Gücünün Artırılması Programı, basit bir özelleştirme programı değil, iyi yönetişim reformunu da temel alan, kompleks bir programdır. Terimin çok kullanılmaması (31. sayfada ve sadece bir defa) kimseyi yanıltmasın: Önerilen reformlar, Türkiye’de 2003–2005 sürecindeki yasa tasarılarıyla gündeme getirilen reformlara paraleldir.

Ben de pek çok kimse gibi, CTP’nin eline geçen olanağı iyi değerlendiremediği kanaatindeyim. Özellikle iki noktada veya sebeple: a) Sol bir “Alternatif Ekonomi Stratejisi”nden (AES); b) toplumsal tabanını sağlamlaştıracak ve geliştirecek emek eksenli bir perspektiften yoksun olması. Bence, CTP yöneticileri, Annan Planı günlerinde, çözüm ertesinde, AB’ye uyum sürecinde, ekonomi politikası belirleme ve kaynak bulma yükünden kurtulacağını düşündüler. Plan reddedilip, AB’ye entegrasyon umudu ortadan kalkınca da, piyasa güçlerinin en sınırsız, spekülasyoncu öğelerine angaje oldular; bence, inşaat sektöründeki patlama, büyük ölçüde, dünya finans ve gayri-menkul piyasalarında o dönemde beliren spekülatif baloncukların Kuzey Kıbrıs’a taşmasından ibarettir. Tabii ki, spekülatif ilişkilerin Kıbrıs’taki “maddi” ucu, yani yeniden paylaşılan Rum malı topraklar unutulmamak kaydıyla. İnşaat sektöründeki patlama, muazzam bir servet artışına, zenginleşmeye ve bir “büyük burjuvazi”nin de doğuşuna vasıta oldu. Buradaki servet artışı vergilendirilebilseydi, sol bir AES için gereken kaynak ortaya çıkartılabilirdi. Oysa, CTP dönemi, vergilemede topyekûn bir çöküşe tanık oldu. Toplam vergi gelirlerinin GSMH’ya payına bakıldığında, CTP’nin vergileme performansı eskiye göre iyi gözükse de, bence bu gösterge tek başına çok yanıltıcıdır. Vergi/GSMH oranı, 1990–2003 döneminde % 18.9’dan, 2004–2007 döneminde 19.9’a çıkmıştır ki, bu yüzde 1 puan artış içerse de çok düşük bir orandır. Ayrıca, görünürdeki bu iyileşme de, dolaylı vergiler, özellikle de ithalat vergisindeki “kendiliğinden” artıştan kaynaklanmıştır. Bilinçli politika ve kurumsal kapasite anlamında vergileme gücünü doğru temsil eden gösterge ise, dolaysız vergilerin dolaylı vergilere oranıdır. Bu oran, tek kelimeyle “çökmüştür”: 1990–2003 döneminde % 122’den, 2004–2007 döneminde % 73.1’e (Bkz. Tablo 1). Sonuç olarak, CTP, yeni–büyük burjuvaziyi vergilendirmemiş ve kaynak sıkıntısına düşmüştür. (Hatta, kamu harcamaları üzerine bindirdiği yükler hesaplanabilecek, çevreye verdiği zarar kıymetlendirilebilecek olsa, net olarak sübvanse etmiş de olabilir.) Bununla birlikte, CTP, bilhassa özel sektörü hedef alacak bir sendikalılaşma dalgası da yaratamamış, böylece, bölüşüm ilişkilerini emek lehine düzeltecek bir ağırlık da koyamamıştır. CTP yöneticileri, siyasi planda, sendikaları marjinal pozisyonda tutmakla iyi bir iş yapmamışlardır.

KKTC’de, 1974’ten sonra büyüyen eşitsizliğe rağmen, 1990’larda (ben Ada’ya ilk defa 1995’te geldim) yine de epeyce göze çarpacak kadar eşitlikçi bir görüntü veren toplumsal yapı, son yıllarda, muazzam bir sınıfsal parçalanma yaşamış bulunuyor. Bu eşitsizlik, şimdi Türkiye sermayesi lehine ve giderek artacaktır. Bu, Kamunun Etkinliğinin ve Özel Sektörün Rekabet Gücünün Artırılması Programı’nın detaylarından okunabilen bir şeydir. Burada, iki  boyut söz konusudur: a) Turizmin geliştirilmesine dönük projeler (başta Türkiye Kalkınma Bankası kredileri), İskele bölgesinde olduğu/olacağı gibi, Türk inşaat ve turizm firmalarına yaracaktır; Güney’le ticarette dengeyi ağlamak için önerilen AVM’ler de, perakende ticarette, yine (bu defa “Çarşı” aleyhine) Türk sermayesine yarayacaktır. Bu süreç, hiç beklemediğim bir sonuç ortaya çıkartmış bulunuyor: Kıbrıslı Türk solu içerisinde, Türkiye’de ulusalcı solun, özelleştirme karşısında benimsediği, özelleştirmeye yabancılaştırmaya yol açacağı için karşı çıkan bir söylem. Bunun, 1958’den bugüne hep bastırılmış, yıllarca dışarıya kapalı bir toplumda yaşamaya zorlanmış olan Kıbrıslı Türk solu için anlayışla karşılanabilecek bir yol olduğunu biliyorum. Bununla birlikte, söylemsel planda, siyasi mücadele içerisinde etkin olacak bir çözüm olduğunu düşünmüyorum. Özelleştirmeye ve genel olarak devletin yeniden yapılandırılmasına yönelik neo-liberal politikalara karşı, alternatif bir AES, alternatif bir kamu hizmeti öneren pozitif ve gelişkin programlar oluşturmak gerekiyor. Bu konudaki görüşlerimi, sürekli okuru olduğum Gaile okurlarıyla ileride paylaşmak isterim.                    

 

Tablo 1

toplam vergi/GSMH oranı (%)

dolaylı vergiler/dolaysız vergiler oranı (%)

1990-2003

18.9

1990-2003

122

2004-2007

19.9

2004-2007

73.1

    

 

     

 

 

 

 

 

NOT: Yukarıdaki yazı, “Kriz ve Özelleştirme” başlıklı Gaile özel sayısı için kaleme alınmıştır. Bu bağlamda, özel sayı editörü Umut Bozkurt’a katkılarından dolayı teşekkür ederiz…

                                                                                                          Gaile Yayın Kurulu 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 947 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler