1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KIBRIS ANA VE ÇOCUKLARI…
KIBRIS ANA VE ÇOCUKLARI…

KIBRIS ANA VE ÇOCUKLARI…

2003 yılının Aralık ayıydı. Eğer kumar tutkunu değilseniz Kıbrıs’a gitmek için tuhaf bir aydır Aralık. Malum, her ne kadar yoldan çevirip sorsanız, şıpınişi yerini bilemesek de; biz Türkiyeliler için deniz, kum, güneş ve kumardan ibarettir Kıbrıs d

A+A-

 

2003 yılının Aralık ayıydı. Eğer kumar tutkunu değilseniz Kıbrıs’a gitmek için tuhaf bir aydır Aralık. Malum, her ne kadar yoldan çevirip sorsanız, şıpınişi yerini bilemesek de;  biz Türkiyeliler için deniz, kum, güneş ve kumardan ibarettir Kıbrıs dediğin…

Her neyse… Hatırlıyorum, Kıbrıslılar için hayli soğuk, bizim için hayli ılık bir Aralık günüydü.

İlk gördüğüm Kıbrıslı kimdi çıkaramadım şimdi ama trafiğin soldan akması, o şurubî aksan, Lefkoşa’nın sarı taş binaları ve her biri birbirinden güzel kapıları hafızamdaki ilk karelerdir… Ve tabii kıpır kıpır meydanlar, coşkulu kalabalıklar, yemyeşil bir umut… Devrim günleriydi…

Ben mi bir kedi yavrusu kadar yalnız ve umutsuzdum, yoksa Kıbrıs’ın anaçlığı, sevecenliği mi tutmuştu bilmiyorum.

Bildiğim tek şey; dokunuşuyla bütün yaralarımın iyileştiği, öpüşüyle bütün telaşımın dindiği, kokusuyla ruhumun dirildiği, sesiyle kanımın yeniden tutuştuğu bir kucak oldu Kıbrıs.

Meydanları dalgalandıran yeşil devrimin kıpırtısı, bütün değerlerinin üzerine koca bir duvarın yıkıldığı, geleceğe dair bütün iyimserliğini yitirmiş orta yaş sınırındaki bu adamı yeniden hayata bağladı.

Bugün her ne kadar kendi geleceklerine dair iyimserliklerini yitirmiş, o kadim dost sofralarını dağıtmış, birbirlerine olan inançlarını yitirmiş ve en kötüsü birlikte yürümekten, kendi devrimlerinden vazgeçmiş görünseler de artık biliyorum, “Kıbrıs Ana” yeniden dokunacak kendi çocuklarına…

Tıpkı 2003 Aralık ayında bana dokunduğu, beni kucaklayıp bağrına bastığı, tıpkı yaralarımı sarıp o yemyeşil meydana salarken keyifle gülümsediği gibi…

“Kıbrıs Ana” ve onun yetiştirdiği çocuklar kadar bilge, sabırlı ve sevecen olmadığım için umutsuzluğa kapıldığım, hırçınlaştığım anlar hiç de az değil.

Kızıyorum Kıbrıs’ın çocuklarına; sendeledikleri, yavaşladıkları, yorgun düştükleri, midye gibi kendi içlerine kapandıkları, meydanları boşalttıkları, ruhlarının işgaline izin verdikleri için.

Kızıyorum Kıbrıs’ın çocuklarına; hep yakındıkları, hep suçladıkları, hep didiştikleri için.

Kızıyorum Kıbrıs’ın çocuklarına; çabuk unuttukları, çabuk hüküm verdikleri, çabuk vazgeçtikleri için.

Öfkem tutuştuğunda Kıbrıs Ana gülümseyerek pışpışlıyor sırtımı. “Dur hele” diyor… “Dur hele… Daha son sözünü söylemedi bizim çocuklar…” Göz kırpıp sitem ediyor sonra, “benim çocuklara diyorsun ya, bak sen de çabuk hüküm veriyor, sen de çabucak umutsuzluğa kapılıyorsun. Kendi yenilgilerinin hesabını soruyorsun benim çocuklarıma”…

Kızgınlığım yerini yeniden umuda bırakıyor o an. Bildiği var Kıbrıs Ana’nın elbet. Çocuklarına bunca güveniyorsa, bildiği var…

Aradan geçen 9 yılın sonunda hâlâ daha Kıbrıs’la olan tutkulu ilişkimi anlamlandıramayan ve “bütün bunlardan sana ne?” diyen dostlarıma Murathan Mungan’ın o müthiş dizesi bir yanıt olabilir mi bilmiyorum:

“Ben sende bütün aşklarımı temize çektim…”

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 980 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler