1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KEŞKE BİRİLERİ ÇIKIP ‘ŞAKA YAPIYORUZ’ DESE...
KEŞKE BİRİLERİ ÇIKIP ‘ŞAKA YAPIYORUZ’ DESE...

KEŞKE BİRİLERİ ÇIKIP ‘ŞAKA YAPIYORUZ’ DESE...

Ayşe BAŞEL: Birkaç hafta önce Girne Dome Hotel’de 3.’sü gerçekleştirilen CTP-BG Girne İlçe Örgütü’nün düzenlediği ‘İnteraktif Girne Sohbetleri’ne konuşmacı olarak katıldım

A+A-

 

 

Ayşe BAŞEL

 

Birkaç hafta önce Girne Dome Hotel’de 3.’sü gerçekleştirilen CTP-BG  Girne İlçe  Örgütü’nün düzenlediği ‘İnteraktif Girne Sohbetleri’ne konuşmacı olarak katıldım. Yanımda, alanlarında uzman 2 değerli kişi de vardı. Araştırmacı Mete Hatay ve Yrd.Doç.Dr. Tufan Erhürman. İkisi de yakından takip ettiğim, yazdıkları her yazıyı, kendileri ile yapılan her röpörtajı kaçırmadan okuduğum iki değerli isimdi. Organizasyon çerçevesinde ‘Kıbrıs’ta sosyal yaşam nereye gidiyor?’ konusunu farklı açılardan değerlendirdik. Sözkonusu değerlendirmeler özet şeklinde de olsa basında yer aldı fakat ben bu hafta burada konuşulanlar çerçevesinde birşeyler paylaşmak istedim ki bilmeyen, görmeyen duymayan kimse kalmasın ve sadece irdelenen konunun özeti değil elimden geldiğince tümü topluma aktarılmış olsun. Çünkü orada konuşulanlar, kurulan her cümle, sarfedilen her bir sözcük özetlenemeyecek kadar önemliydi ve şu an içerisinde bulunduğumuz sosyal süreçlere dair oldukça doğru saptamalardı.

 

“ARAFTA KALMAK”

Kendi  adıma daha önce bu husustaki birçok gözlemimi, saptamamı, analizimi buradan herkesle paylaşmaya çalışmıştım. Fakat özellikle Tufan Bey’in söyledikleri aslında hepimizin söylediklerini çok güzel bir şekilde bütünlükçü bir yakllaşımla ele alan hatta zaman zaman kendimi bunları düşünürken bulduğum fakat irkilerek toparlanıp ‘hayır hayır, bu şekilde değildir.’ dediğim şeylerdi. Çok doğru noktalarda, objektif bir şekilde çok doğru tespitlerde bulunmuştu. Mete Bey toplumumuzun içerisinde bulunduğu süreçleri çok uygun bir tabirle; ‘arafta kalmak’ olarak anlatırken, ayrıca değişen nüfus yapısının bunları sağlamasının yanında yerel halkta da iki farklı uç noktanın farketmeden oluştuğunu ve edinilen bu yaşam felsefelerinin her ikisinin de topluma aynı zamanda toplumu oluşturan her bir bireye de zarar verecek nitelikte olduğunu anlattı. Bu iki kesimi de ‘Ne götürürsem kardır.’ Mantığı güden ve ‘Hiçlik içerisinde ne yapsam boş’ yaklaşımı ile öğrenilmiş çaresizliği benimseyen kesimler olarak nitelendirdi. Çok doğru. Bakış açısına sağlık. Bu saptama nedeni niçini anlatılarak birilerini ikna etmemiz gereken bir saptama değildir sanırım. Sadece çevrenize bakmanız yeterli. Herşey apaçık ortada. Toplumda gelişen olayların toplumumuzun içerisinde bulunduğu ahlaki gelişim süreci ile, yani kuralları, normları, yazılı yasaları algılama ve bu kurallara uyma davranışını gerçekleştirme süreci ile alakalı olduğundan bahsetmiştim bu sohbette, ayrıca eğitim sisteminin bu yanlış algılamaları düzeltmekten aciz olan bir sistem olduğunu ve yıllardır bu konuda tek bir adım bile atılmadığını, ve böylelikle sosyal yaşamda doğru fonksiyon sergileyen bireyler yetiştiremediğimizi hatta dönüp onları ‘amaçsız’, ‘niteliksiz’, ‘vasıfsız’ diye de eleştirdiğimizden bahsetmiştim.

 

GÖÇ

Ben epey eksik söylemişim. Hatta toplumumuzu analiz ederken epey bir kibar davranmışım. Tufan bey bu eksikleri çok güzel tamamladı. Tüm bunları bütünsel olarak ele alıp, nedeninden niçininden bahsetmek yerine öncelikle hepimizin kendimizi ‘sorunlu, ruhsal açıdan hasta bireyler’ olarak kabul etmemiz gerçeğinin gerekliliğini ortaya koydu. Ve bunun için gerçekten çok iyi analiz edilmiş nedenler vardı. Evet hepimiz hastayız. Ve yaşadığımız sorunlara sağlıklı, kalıcı çözümler üretebilmemiz için herşeyden önce hastalığımızı kabullenmemiz gerekiyor. Peki nedir bu hastalığa zemin hazırlayan etmenler, evet birinci sırada göç. Fakat bu göçün toplum içerisindeki arz üzerine de gerçekleşiyor olduğu realitesini gözardı edenleri silkeledi Tufan Bey herşeyden önce. Evet bu bizim sorunumuz fakat sözkonusu bireylerin buraya gelmesini birfiil bizim işverenlerimiz, iş insanlarımız sağlıyor. Neden? Emek sömürüsü yaparak daha az para ile işçi çalıştırmak ve daha kolay, daha hızlı para kazanmak için. Ve yetkili hiçbir merci bu duruma dur diyemedi, demedi bu güne kadar. Ayrıca haksız kazanç elde edenlerden, sözümona mafya olarak tanımlanıp voyvodalık yapanlardan, devlet eli ile kadın ticareti yapanlardan, fütursuzca dağıtılan mallardan mülklerden, ve bunlar gibi daha birçok şeyden ötürü kimsenin kimseden hesap sormaması, hatta olup bitenlerden nemalanmaya çalışmaları bir diğer önemli noktaydı Tufan Bey’in değindiği. Evet kimsenin umurunda değil. Kaldı ki hesap sorması gereken merciler de tüm bu yozlaşmadan nemalanıyorlarken neden hesap sorsunlar ya da neden bu çarka çomak soksunlar. Aksine çomak sokanı cezalandırırlar tabi ki direkt ya da dolaylı yollarla. Keşke mümkün olsa da değinilen her noktayı sayfalarca, bol bol yazıp çizebilsem fakat maalesef mümkün değil. Geniş bir özet yapmış oldum ben de sanırım.

 

SORUMLU!

Son olarak toparlamak gerekirse. Değinilen en önemli nokta bence toplum olarak mevcut ‘öngörememe’ sorunumuz idi. Kimse yarın ne olacağını, yaptığı bir davranışın nelere yol açabileceğini, hatta yarın yaşamının bu günkü gibi olup olamayacağını maalesef öngöremiyor. Bu sebeple de geleceği yönetemiyoruz, gelecekle ilgili amaç belirleyemiyoruz, karar alamıyoruz. Çünkü herşey mallakta, her an herşey olabilir. Aklına, diline, bakış açına sağlık Tufan hocam. Biraz da ben aydınlattığın noktalara dair söylenmek istiyorum. Bu çok kimliklilik içerisinde benimseyemediğimiz, hiçbir zaman tam olarak emin olamadığımız kimlik sorunumuza bir kez daha değinmek istiyorum mesela. Bu sayede en temel ihtiyacımız olan aitlik duygumuz yok maalesef. Hatta psikolojideki birçok kuramı çürütmeye çalışırcasına bu duygumuz olmadan yıllardır çok iyi şartlarda yaşıyor olduğumuza ve hiçbir sorunumuzun olmadığına inandırıyoruz kendimizi. Bizim olmayan birsürü şeye sahip olduğumuzu düşünüyoruz. Bizim olmayan evlerimiz, bizim olup olmadığından emin olamadığımız topraklarımız, arsacıklarımız var. Gerçekten bize ait olan şeyler de var tabi. Tüketim çılgınlığımız sonucu edindiğimiz son model bir sürü arabalarımız, kıyafetlerimiz, eğlence anlayışımız, vs. mesela. Şimdilerde yeni bir kimliğimiz ve yeni bir ismimiz daha olacak. Sanki yeni bir kimlik edindikçe, tüm bu sorunlardan arınmak üzere bir adım atmış gibi oluyoruz hissine kapılmış anlaşılan öngöremeyen bir toplumun öngöremeyen sözümona yöneticileri. Keşke yeni bir isimle ve yeni bir kimlikle tüm bunlar daha da güzel bir hal alsa fakat batan bir şirket nasıl ki yeni bir isimle açılsa bile hizmet anlayışı ve mantığı aynı doğrultudaysa yine dikiş tutturamaz, bu toplumlar için de aynı şekildedir. Kandırmayın artık insanları. Kandırmayalım artık kendimizi. Toplumsal varoluş bir yana dursun, toplumsal kabullenme ve yüzleşme olmadıktan sonra istediğimiz kadar varolalım, bu bir işe yaramayacak. Bunların mimarı bu yönetim, şu yönetim değildir... 7’den 70’e tüm toplumdur. Silkinmeliyiz, yüzleşmeliyiz, kabullanmeliyiz, çözmeliyiz ve sonra da sağlıklı bir şekilde var olmalıyız. Hemen şimdi !!

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 742 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler