1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kemal Sunal Sendromu ve Kıbrıs Sorunu
Kemal Sunal Sendromu ve Kıbrıs Sorunu

Kemal Sunal Sendromu ve Kıbrıs Sorunu

Celal Özkızan: Adanın güneyinde o korkunç patlama yaşanmış, ardından da Hristofyas’ın siyasi kredisi hızla azalmaya başlamıştı

A+A-

Celal Özkızan

celalozkizan@yahoo.com

 

 

Adanın güneyinde o korkunç patlama yaşanmış, ardından da Hristofyas’ın siyasi kredisi hızla azalmaya başlamıştı. Bunun ardından, hükümetteki AKEL, koalisyon ortaklarını da kaybedip mecliste bir başına kalmasıyla, ayrıca ekonomik krizin etkisinin ciddi anlamda hissedilmeye başlamasıyla, tehlike çanları artık Hristofyas’ın ve AKEL’in kulaklarını sağır edecek derecede çınlamaya başlamıştı. İşte böyle bir ortamda, yanlış hatırlamıyorsam SİM TV’de, sevgili Niyazi Kızılyürek güneydeki gündemi değerlendiriyordu. Yaşananlar üzerine yapılan çeşitli yorumları ortaya koyarken, sadece birkaç Kıbrıslı Elen yorumcunun dillendirdiği ve kendisinin pek ihtimal vermediğini söylediği bir bakış açısından da söz etmişti: ‘’Hristofyas’ın artık kaybedecek hiçbir şeyi yok, daha fazla dibe vuramaz. Peki, bu durum, onun müzakere masasında daha cüretkâr davranmasına, Kıbrıs sorununda (müzakere masasında) varılacak bir çözüme dair daha girişimci ve cesaretli davranmasına sebep olabilir miydi?’’

 

Bu yorumu dinlediğimde, içimde tanımlayamadığım bir umut yükseldi ve ‘’acaba mı?’’ diye düşündüm. Okuduklarımıza ve bildiklerimize göre, adanın güneyi bağlamında düşündüğümüzde, Kıbrıs sorununun çözümünün önündeki en büyük iç engellerden biri milliyetçilikti. Başta kilise olmak üzere çeşitli siyasi partiler ve odaklar, müzakere masasına oturan kişiye nefes bile aldırmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Atılacak en ufak adım onlar için ‘’ihanet’’ olarak görülüyordu. Zira görüşülen şey, iki toplumun eşit siyasi iradesini ve varlığını öngörüyordu ve güneydeki milliyetçi kesimler için böyle bir eşitlik söz konusu değildi. Hristofyas’ın ayaklarını bağlayan en büyük iplerden birinin de bu ağır milliyetçi muhalefet olduğu söyleniyordu; ama artık Hristofyas’ın zaten kaybedeceği hiçbir şey yoktu. Dibe vurmuştu, herkesi karşısına almıştı ve ‘’bundan daha kötüsü olamazdı.’’ Şimdi o çok özlem duyduğu Birleşik Kıbrıs için daha girişken davranabilirdi, ne de olsa ‘’zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi kalmamıştı’’ Dimitris’in.

 

Aslında o an içimde yükselen umut anında sönmüş ve ‘’acaba mı?’’ sorusuna verilen cevap ‘’Hadi ordan!’’ olmuştu. Umudumun anında sönmesine sebep olan şey, bugün Hristofyas’ın, doğalgaz konusunda, bu umudumu boşa çıkaracak felaket işler yapmış olması değil. Bu bir suçlama yazısı değil yani. Bu yazı ‘’bakın aslında Hristofyas’ın çözüm ve barış niyeti yokmuş, kendi postunu kurtarmak derdindeymiş sadece’’ demek için yazılmadı; bu yazı ‘’Hristofyas dibe vurduğu anda cesaretini ortaya çıkarmak yerine bir korkak gibi büyük devletlere, petrole ve milliyetçiliğe sığındı ve kendi prestijini düşündü’’ demek için de yazılmadı.

 

Umudumun sönmesinin sebebi, bunları öngörmüş olmam değildi zira. Umudumu söndüren şey, o yorumu dinleyip umutlandıktan hemen sonra, aklıma ‘’Tarihi, kitleler yazar.’’ cümlesinin gelmesiydi. Sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik olan devasa bir sorunun, iki tane ‘lider’in masada oturup bir şeyler imzalaması ile çözülemeyeceğini de biliyordum zaten. Bu konuyu çok uzatmadan, Hristofyas’ın dibe vurduğunda siyasi kredi kazanma adına iki toplumu daha da kutuplaştıran bir adımı neden attığını açıklamaya çalışacağım ve suçlayacağım yön, Hristofyas veya herhangi bir ‘toplum lideri’ değil, ‘’bizler’’ olacak; çünkü bu durumun sebebi biziz.

 

Kıbrıs sorunu çok boyutlu ve çok odaklı bir sorun. İşin içinde öyle çok odak ve boyut var ki, tek bir odağın harekete geçmesi ile (ki bu odak en kuvvetli ve en büyük etki sahibi odak olsa bile) çözülecek bir sorun değil. Hâl böyle olunca, Hristofyas’ın, salt bir cumhurbaşkanı olarak (ki karşısında kocaman bir iç muhalif blok var, yani mutlak otoriteye ve güvene sahip bir cumhurbaşkanı da değil), bu sorun içindeki konumu, görece olarak küçük bir odak. Hatta bir sıralama yapacak olur isek, Kıbrıslı Türk liderliğinden sonraki en etkisiz odak belki de Hristofyas’ın makamı. Düşünsenize, birlik bazında NATO, AB, BM gibi odaklar var ortada; ülke bazında ise ABD, İngiltere, Türkiye, Yunanistan. Hatta Kıbrıs’ın, Ortadoğu ile olan bağını düşündüğümüzde ve bugün petrolden ve doğalgazdan da haberdar olduğumuza göre, bu ülkelerin arasına İsrail’i ve Rusya’yı da katabiliriz. Düşünsenize, bunca odak noktası, bunca çıkar ilişkisi, bunca boyut var ortada ve Hristofyas’ı ‘’cesur olmadığı için’’ suçlamamız lazım, zira ülkemiz basını ve kamuoyu haftalardır bunu yapıyor. Aynı şekilde, çözüm ve barış yanlısı basın da, Eroğlu’nu iyi niyet göstermemek ve yeterince girişken olmamakla suçluyor. Evet, Hristofyas cesur değil, ama olması için de bir sebep yok…

 

Neden mi? Bunun nedenini daha iyi anlayabilmek için, kendi toplumumuzdan ve bu toplumun kendi ‘lideri’ ile olan ilişkisinden söz edelim. Sevgili Neşe Yaşın bundan uzun zaman önce, yukarıda sayılan hiçbir gelişme henüz yaşanmamışken, Kıbrıslı Türkler’in görüşme masası takıntısı üzerine harikulade bir yazı yazmıştı. Özet olarak yazı, görüşmeler devam etmediğinde, yani masada bir ‘lider’ oturup ‘bizim adımıza’ müzakereyi sürdürmediğinde, Kıbrıslı Türkler’in galeyana geldiklerinden ve ‘’Görüşmeler niye sürmüyor! Niye masada kimse yok!’’ diye sitem ettiklerinden, görüşmelerin başlaması için ortaya irade koyduklarından, ama müzakereler başladığı andan itibaren de tribünde maç izleyen seyirci misali alkışlamak ve yuhalamak dışında hiçbir katkı koymadıklarından söz etmişti. ‘’Masa takıntısı’’ vardı bizde. Yeter ki oraya biri otursun, gerisi önemli değil. Otursun ya! Sonuçta orada biri oturduğunda, üzerimizdeki sorumluluğu o lidere devrediyorduk.  Hiçbir şey yapmadan alkış tutmak veya yuhalamak işin en basitiydi; tabii eğer orada biri oturmuyorsa, yani müzakereler kesilmişse, ortada suçlayacak belli ve somut bir kişi bulunmadığından, o yüce gönüllerimize bir sorumluluk duygusu biniyor ve bu da bizi tedirgin ediyordu. Düşünsenize, 1 Eylül Barış Günü’nde, Birleşmiş Milletler gibi görece ılımlı bir odak bile ‘’höt’’ dediğinde pisipisine geri çekilen ve kuyruğunu kıstırıp yerine oturan onca ‘barış sevdalısı’, şu an masada oturan Eroğlu ve Hristofyas’ı ‘’cesur olmamak, girişken olmamak ve iradeli olmamakla’’ suçluyor. Elbette amacım Hristofyas’ı ve Eroğlu’nu ‘’aklamak’’ değil. Tek yapmak istediğim, çuvaldızı artık cebimden çıkarmak...

 

Kemal Sunal, yine muazzam filmlerinden birinde, mahalleliye acı çektiren bir kabadayıya efelenmek üzere mahalleliyi toplar arkasına, en önde de kendisi yürür. Kabadayının önüne geldiğinde, Kemal Sunal önce bir efelenip hesap sorar, sonra dönüp arkasına bakar: Arkasında kimse yoktur! Mahalleli yarı yolda caymış ve geri dönmüştür korkudan.

 

İşte biz o mahallelileriz. Hem de ‘’höt’’ denince kuyruğumuzu kıstırıp yerimize dönmekle yetinmiyor, bir de Kemal Sunal’a ‘’ulan niye bildirmedin ki o zalime hakkını, niye cesur olmadın!’’ diye ‘efeleniyoruz’. Doğru ya, ne bekliyorduk Talat’tan, Eroğlu’ndan veya Hristofyas’tan? Haydi, Eroğlu’nun zaten niyeti yok bu işe. Peki ya Talat’tan ve Hristofyas’tan ne bekliyorduk? Cesur olmalarını mı? Kendinizi onların yerine koyun, onlarca güçlü devlet ve odağın karşısında olduğunuzu hatırlayın ve arkanızda da, size destek verdiğini söyleyen ama ‘’höt’’ dendi mi vazgeçen bir kitle olduğunu düşünün. Efelenir miydiniz yapayalnız bir şekilde o kabadayıya? ‘’Cesur’’ olur muydunuz yine de?

 

Lider, arkasındaki kitlenin iradesi ve cesareti ile anlam kazanan bir kavramdır. Nasıl derdi atalarımız? Hariçten gazel okumak kolay…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1066 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler