1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kelimelerin Ölümcül Ağırlığı…
Kelimelerin Ölümcül Ağırlığı…

Kelimelerin Ölümcül Ağırlığı…

Saatlerdir yanan muma bakıyordu… Öyle geliyordu ona, ama günlerdir bu odanın içindeydi. Tüm kavramları yitirmiş bir halde, mum ışığını seyrediyordu. Düşünüyordu ve bir türlü hatırlayamıyordu. Ne yaptığını? Buraya nasıl geldiğini... Düşleri

A+A-

 

Saatlerdir yanan muma bakıyordu…

Öyle geliyordu ona, ama günlerdir bu odanın içindeydi.

Tüm kavramları yitirmiş bir halde, mum ışığını seyrediyordu.

Düşünüyordu ve bir türlü hatırlayamıyordu.

Ne yaptığını?

Buraya nasıl geldiğini...

Düşlerinde, parça parça, silik ve anlamsız görüntüler var.

Neden veya niçin orda olduğunu çözemiyordu. Sadece güneşin batışına doğru, tasasız ve mutlu bir şekilde yürüdüğünü hatırlıyordu. Tek anımsadığı buydu. İsmini duydu ve arkasına döndü. Sonrasında herşey yokoldu. Gözlerini açtığında bu odadaydı.

Bütün dertler, kederler, acılar, korkular, sanki yanardağın volkanında erimiş ve yokolmuş gibiydi. Unutmuştu herşeyi.

Yabancıydı artık.

Her şeye, herkese…

Unutmuştu kendini bile.

Yapayalnızdı, bu yerde, tek yaptığı yanan muma bakmaktı, hiç bıkmadan.

Sadece bir ses, ismini haykıran o sesi hatırlamaya çalışıyor. Bir yerlerden mutlak tanıdığını düşünüyor. Arkasına dönerken içi mutlulukla dolmuştu. O halde bu ses onun tanıdığı ve sevdiği birisine ait olmalıydı. Zihninde bir insan beliriyor. Onu hatırlıyor ama nerden hatırladığını bulamıyor.

Saatlerdir yanan muma bakıyordu. Aslında ona öyle geliyordu ama aylardır bu odanın içindeydi. Mevsimler geçiyor…

Tek değişiklik, odasıydı.

Ağaçları ve güneşin batışını gören bir yerdeydi artık.

Zihninde hep aynı görüntü…

Yürüyor mutlulukla, gün batımına doğru ve o ses. Kimdi?

İçinde sanki sürekli başka bir insanı gezdiriyor.

Onun sesini, onun görüntüsünü ve kokusunu, kendi sesinden, görüntüsünden ve kokusundan bile daha yakın bulması, ne garipti?

Kendini unuttu artık. Bakmıyor aynalara. Oturuyor ve yanan mumu izliyor.

Bugünlerde gözleri zaman zaman, pencereden dışarıya da bakıyor.

Ve hep o sesi, o görüntüyü ve o kokuyu hatırlamak istiyor.

Onu unutamıyor.

Parça parça fotoğraf kareleri, düşlerinde ve ruhunda…

Ona ulaşacağını bile hayal edemeden özlüyor, hayalindekini.

Bilmeden kimdir, kimin nesidir, özlüyor.

Niye onun ruhunda, yüreğinde ve hatıralarında yer aldığını bile bilmeden özlüyor.

Terk edemiyor. Çok yorgundu, kendini bile taşıyamazken bu görüntüleri niye saklıyor?

Bu anılar nereye ait?

Niye özlüyor?

Adını bile bilmediği birini...
İnsan niye terk edemez?
Nasıl olur da başka birine ait bu silik kareler ruhunu ele geçirir, üstelik ona bilmediği tarifsiz bir şekilde can yanması verir.

Saatlerdir yanan muma bakıyordu. Belki saatlerdi ama bu saat dilimlerinde, kaç mevsimler geçti?

Yavaş yavaş görüntüler daha da netleşti, zihninde. 

Bu ona daha da acı vermeye başladı.

Güneşin batışına doğru yürüyor, keşfettikleri yerde…

İsimlerinin, baş harflerinden oluşturdukları gizli bahçelerinde, rüzgarın tenini okşamasını hissediyor. Birden onun sesini duyuyor. Kendisine sesleniyor, aslında haykırıyor.

Dönüyor arkasına. Sadece bakışlarını ve gozlerini görüyor.

Âşık olduğu ve sevdiği adamın.

Sonrası yok. Silindi. Gözlerini açtığında bu odadaydı. Konuşmak istiyor ve hemşirenin zilini çalıyor.

“Onu görmek istiyorum”

Zamanlardan sonra ağzında çıkan kelimeler bunlardı. Başka bir şey diyemedi.

Tekrar pencereye döndü. Uçsuz bucaksız ovaları seyre daldı.

Sanki dün gibiydi. Hatırlamıştı.

Arabasını park etmişti ve onu beklerken batıya doğru yürümeye başlamıştı. Seviyordu akşam güneşini. Seviyordu onu beklemeyi. Seviyordu onunla yürümeyi bu gizli bahçelerinde.

Serin akşam rüzgârında hayaller kurarken, onun sesini duydu.

 Arkasına döndü ve silahı gördü. Ona doğrultmuştu.

“Yapma” demek istedi ama sesi çıkmadı. Bir teslimiyetti, belki de. Hep bundan korkmuştu. Birgün bu sahnenin olmasından ödü kopardı. Sanki olacağını biliyormuşcasına hep korkardı.

Sevdiği kadını kendinden bile kıskanan birisinin belki de günün birinde işte böyle delilik yapacak kadar gözü dönerdi.

Demişti “sevginin ve aşkın rütbesi olmaz iki gözüm”...

Daha sonra silahı kendi kafasına doğrulttu ve ateşledi.

Sevdiği adam gözlerinin önünde canına kıymıştı. Kendisi de kanlar içinde yere düştü.

Hatırlamıştı. Tekrar yanan muma baktı. Gözyaşları sel olmuştu. Onu artık göremeyecekti.

Bu acıyla nasıl yaşardı?

Herşeyi hatırlamıştı. Hemşirenin zilini tekrar çaldı. Onu görmek istediğini yineledi yalnız bu sefer mezarını görmek istediğini söyledi.

Hemşire hemen doktora haber verdi. Hasta iyileşme belirtileri göstermişti. Mezarlıkta saatlerce kaldı. Okşadı buz ve soğuk, kimliksiz ve ifadesiz taş yığınını…

Tıpkı onun saçlarını yürürken okşadığı gibi.

Onun gözlerini, o bir çift derin ve mağrur bakan gözlerini hatırladı. Sevgisini ve aşkını hatırladı.  Bu kadar büyük bir aşk olabilir miydi?

“Hani beni terk etmeyecektin? Bak beni bıraktın ve gittin...

Ben seni unutamam ki. Ruhumda, yüreğimdesin. Beni terk ettin ama ben seni terk edemiyorum.

Nereye gidersem, hayalimde benimlesin”.

İşte böyle, yukarda bahsi geçen silah bir kelime ile özleşebilir. Bazen ağzımızdan öyle bir söz çıkar ki, silahtaki kurşun gibi, ne geriye dönüşü olur ne de hedefini vurduğunda vazgeçmek için çoktan geç kalmışızdır. Pişman olmak faydasız ve ifadesiz...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 728 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler