1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. ‘KELEBEKLER EKSİLMESİN BAŞINDAN’
‘KELEBEKLER EKSİLMESİN BAŞINDAN’

‘KELEBEKLER EKSİLMESİN BAŞINDAN’

Şimdi şiirin sırası… Tam da sırası… Bazen, bazı sorunların tam zamanı ve sırası olduğunu ama bazı sorunlarınsa her zaman sırası olduğunu düşünürüm….

A+A-

 

 

Şimdi şiirin tam da sırası…

‘KELEBEKLER EKSİLMESİN BAŞINDAN’

Şimdi şiirin sırası… Tam da sırası… Bazen, bazı sorunların tam zamanı ve sırası olduğunu ama bazı sorunlarınsa her zaman sırası olduğunu düşünürüm…. İşte bu zamanı ve sırası olmayanlardan biri de şiirdir… Ve, bir de ülkemizde sırası çoktan gelen ama bir türlü geçmeyen onca şeyi… Ör: Bu ülkede, çocukların hiç hesaba katılmayan hakları… Bir de hep “çocuk yürekli” kalanların…

ZİYA ORMANCIOĞLU

İşte bunlardan biri de Ziya Ormancıoğlu…

Aynı mahallede yaşardık Ziya’yla… Ben, onun çocukluğunu hatırlarım ama sanırım o dönemin pek çok kişisi gibi “kalp ağrılarımız” aynı… Uzun süre onu görmediğim için unutmamış ama sislerin arasında kalmış gibiydi. Sonra bir gün Avrupa sonra Afrika gazetelerinde seyrek de olsa şiirlerini görünce, yutar gibi okumuş, kesip saklamıştım. Şener’le dostluklarını ve Şener’in bu şiirleri bir gün kitaplaştıracağını biliyordum ama “Khora Kitabevi” elini daha çabuk tutmuş…

Ve, “Kelebekler Eksilmesin Başından” adıyla – Ziya’nın bir şiirinin başlığıyla – çıkarmış ilk şiir kitabını…

Kitabın çıkışını adeta bir şölen sevinciyle karşıladı yüreğim; ve, hemen gidip aldım. Güzel bir tesadüf eseri olarak, Ziya da  oradaydı ve okuduğum onda kalbime yerleşen imza yazısındaki o sımsıcacık insan sevgisi son günlerin – yüreğimde taşıyacağım – armağanı oldu: “Değerli Ablam Neriman’a Başından kelebekler eksilmesin diye…”

O günden beri fasıl fasıl okuyorum o şiirleri… Zafer Sineması’na dönerken, köşe başındaki yeşil pancurlu hanay ve Ziya da dahil, kardeşleri Ülkü ve Metin, annesi ve babası sanki hala daha orada yaşıyorlarmış gibi yerlerini alıyorlar.. (İyi ki anılar ölmüyor. İyi ki!)

 

SÖZ ŞİİR ve ŞAİRİN…

Nasıl başlayayım bilmiyorum; ama, hani, doğduğu günden şansız doğan çocuklar var ya… Ziya da onlardan biri… Tam 21 farklı işte çalışmış ama bir türlü tutunamamış; ama, umudunu kesmeden yoluna devam ediyor. Hala da öyle…

Bu umudunu kesmeden sürdürdü bir konu da Şiir… İyi ki sürdürmüş; çünkü, bu şiirler bizim için “yaşanan dönemin bir tanıklığı…” Hem de kendi kurallarını yaratmş bir şiir… (Bu şiirleri okuduğunuzda hemen ayırdına varırsınız: Bu şiirlerde Ziya hiçbir kural ve kişiye abanmamış.. Tamamıyla, kendidir,kendine özgüdür yazdıkları…

Bazen, bütün bir hayat ya da bütün bir şiir bir dizeye sığabilir ya hani, öyle…

“Canım / Annemin yemeklerini çekiyor / Küsbe kokan dedemin dükkanını / Şuh bakışlı cirayı / barut kokan 63’ü…”

*

“Yağmur düşerdi Arasta’ya / Ve Kadınlar Pazarına / ve İblik Pazarı’na / Ve Sarayönü’ne / Ve Girne Kapısı’na / Ve Göleğe / Silihtara / yağmur düşerdi yalnızlığımıza…”

*

“Yük eşeği / Ustasına / Yük taşıyordu! / Bir gün memleketi düşman bastı! / Ustası / “Kaçalım / Düşman geliyor” diye uyardı / Eşek, / ‘Ne be’ dedi / Onlar gelince / Yine yük taşımayacak mıyım? / Sen başının çaresine bak / Ben kalıyorum…”

 

ÖZGÜN SESİMİZ…

Alın bu kitabı okuyun, göreceksiniz, Ziya’nın şiirleri, Kıbrıslı Türk insanının -  bizim kimliğimizin bir sentezidir…

Çoğumuz gibi, yüreği hep buruk yaşamış… Bırakın şair (sanatçı) olmayı ülkemizin bu gidişi içinde – sıradan bir insan bile, eğer biraz duyarlıysa, hüzünlenmeden, acı duymadan, yüreği burkulmadan yaşayabilir mi ki!

Geçen gün bir arkadaşla ‘Şiir’ üzerine tartışırken, “Ben, özellikle de gençlerden hep yapılmamış şeyler, yenilikler beklerim” deyince, doğrusu onun bu fikrini paylaşmadım…Çünkü ben: “Kendi şiirinden kaynaklanan her özgün sesin, bir ‘yenilik’ olduğuna inanırım… Beğenilsin ya da beğenilmesin farketmez…”

Bu kitaptaki şiirlerde, Ziyanın, kendine özgü anlatımı, dizeleri birbirine bağlama ustalığı, anılardan yararlanma yeteneği oldukça açıktır… Dili yalın, konuyu yavaş yavaş aydınlatan sonunda karanlık bir yan bırakmayan bir anlatım, diyebiliriz… Özellikle de, kendi kültürlümüze ait sözcükler, dizelerine yadırgamadan oturur ve biz de onları, çok severek, yürek çırpıntısı içinde okuruz….

·        “Sula Sula! / Söyle bana / İlk günkü gibi / güzel  misin hala / Sula Sula / Başım ağrır be hala!”

 

·        “Biri geldi  Bir paket börülce aldı / Biri geldi / Bir paket bakla aldı ! Biri geldi / Bir paket nohut aldı / Ve, biri geldi / Beş ekmek aldı!”

 

***

Alın bu kitabı ve okuyun lütfen. Şiirde, kültürün ve tarihin nasıl başarıyla yaşantıya dönüşmüş olduğunu… Geçmişin, günümüz ve geleceğimizin bir potada eritilip şekillendirildiğini ve doğa – toplum ve kendi içinde bir insanın – bir toplumun nasıl yalnızlaştı(rıldı)ğını ve bunların sanatın potasında eritilip sunulduğunu yüreğiniz titreyerek okuyacaksınız… Kimbilir kaç kez!!! (Bir “Saray Otel Destanı” bir, “Son Söz” şiirleri örneğin…)

 

 


LEFKOŞA’YA MEKTUPLAR

PUL PUL DÖKÜLÜYORUZ KENDİMİZDEN…

Bir daha içinde eskisi gibi yaşayamayacağımız bir yere dönüşüyor ülkeMiz…

Oysa, biz ne diyorduk seneler senesi, sanki yemin eder gibi:

“Bu ülkedir gidip gideceğimiz yer

Bir başkasını ummak,

Hele de gitmek… Yok…”

Oysa, ne çok şey değişti kısacık süreçte…

Neredeyse ve yavaş yavaş, her evde uzaklara göçen bir yakınımız var… ve, yine her mahallede, her köyde ve kasabada… okullarda, hastanelerde, limanlarda, karınca misali bir kaynaşma… “Sen, çekil da ben oturacayım” dayatması….

Uzaklarımızda yaşayan ve sayıları gittikçe artan yakınlarımıza dair, kırgın, üzgün numaralar… telefonlarımızdan öte, yorgun,yaralı ve tutuk belleklerimizde… Hepimizin boğazında takılıp kalmış sipsivri bir ‘sessizlik’; aslında, hiç unutulmamış, korkudan değil, çoğumuzdaki çaresizlikten, her gün biraz daha yüklendiğimiz ama, dillendirilmeyen onca isyandan…

Her insanımızda ve her evimizde bir çöl sessizliği sancımakta…

Pul pul dökülüyoruz kendimizden !

İnsan gibi yaşayacak – üretecek ve paylaşacak, belli bir kültür düzeyi üzerindekilere belli bir sayı için ‘evet’ demiştik…

Öylesine yorgun, bıkkın ve savunmasız kalmış ki insanımız…

Hiçbir zaman, şimdiki kadar çaresiz kalmadık biz…

Sanki ıssızlığın ortasındayız yıllardır…

Ama, artık hepimizde bir son’a gelindiğinin yansıması…

Geçtiğimiz her sokağa, “bu, sondur” gibi bakıyor ve algılıyoruz.

Sanki ve artık, “bu son” olan bir kenttir… Bir hayattır paylaşılan…

 

ACITIYOR… ACITACAK…

Aslında hep farkındayız, birbirimizin yüreğinde ve damarlarında dolaşan acının… ama, susuyoruz hep “her şey yolunda” sağlaması ve “ben iyiyim” kandırmacası acıtıyor ama giderek daha da acıtacak… Yalnızlığımıza sarılarak uyku tutturmaya çalıştığımız gecelerin hesabı ne sorulacak ne de dillendirilecek…

Her şey daha bir yabancılaşıyor her geçen günle… içinde doğduğumuz ev ve yaşadığımız kent bile….

Soluk alamıyoruz artık… Boğuluyoruz…

Kapılarımıza çifte kilit ve evlerimize kocaman köpekler salsak bile ölesiye korkutuyor bizi yaşadıklarımız, tanıklıklarımız…

Artık hiçbir şey beklemiyor ve hiçbir yerde beklenmiyoruz…

Hayatımız, ülkemiz, alışkanlıklarımız bir yük gibi geliyor… Her şey başımıza kakılıyor çünkü…

***

Elimizi neye atsak… Yüreğimizi neye açsak neyi düşünsek neyi sevsek ve neyi beklesek… boşunadır…

Artık hiçbir şey bizim değildir.

Ve, artık, hiçbir biçimde bütünleyemeyiz kendimizi…

Eksiğiz…

Gün be gün, daha da artıyor eksikliğimiz..

***

Ne ki, yaşadığımız hiçbir şey ders olmuyor bize… olamıyor…

Hala, hak etmediğimiz, hiç hak etmediğimiz ve artarak sürüp gideceği de belli olan bu durumu…

İçimize sinmeyen hiçbir şeyi… bize giydirilmeye çalışılan, O, insanı sıfırlayan “deli gömleğini” böyle giderse, içimize sinmese de… giyeceğiz…

Ve üşüyeceğiz… hep üşüyeceğiz…

Her şey kazılacak beynimize ve yüreğimize…

Çaresiz bir hastalık gibi… Ölüm gibi…

Hele de kentimiz ve sevdiklerimiz…

***

İçinde yaşasak… Yaşamayı sürdürsek de… Bir daha paylaşamayacağız hayatı ve yaşadığımız kenti…

Belki çoğumuz terk edecek onu… ama, çoğumuz için kolay olmayacak bu… Bunu biliyoruz, bileceğiz…

Bilecek ve her gün yeniden öleceğiz…


 

PARANTEZ…

 

YARIN BAYRAM…

Yok yok… “Nerde o eski bayramlar!” diye nostaljiye gömülmeyeceğim… ama, gerçekten, bugün birer tatil vesilesine dönüşen  bayramların yanında, onlar geçekten de çok farklı ve çok güzeldi… Ve, hayatımızda tek özel gün olan bayramların bizim için önemi, beklentisi ve mutluluğu çok büyüktü…

İnsanın bilincini belirleyen toplumsal etkenler olduğuna göre, TOPLUMSAL DÜZENİMİZ İNSANCA BİR DÜZENE DÖNÜŞTÜĞÜ ZAMAN…. Tüm insanlık, Kurban Bayramlarında, koyun yerine, “KURBAN OLMA VE KURBAN ETMEYİ… KURBAN EDECEKTİR ÖZGÜRLÜK TANRISINA…”

Nice bayram tadında günler dileği ve sevgiyle…

 

 

 

 

Bu haber toplam 1097 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler