1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Kayıp” yakını Mihalis Yangu Savva, “kayıplar” için uğraşmayı sürdürüyor…
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Kayıp” yakını Mihalis Yangu Savva, “kayıplar” için uğraşmayı sürdürüyor…

A+A-

 

“Kayıp” yakını Mihalis Yangu Savva, “kayıplar” için uğraş vermeyi sürdürüyor… Hem Kıbrıslıtürk, hem de Kıbrıslırum “kayıplar”ın gömü yerlerinin bulunması için uğraş veren “kayıp” yakını Mihalis Yangu Savva, geçtiğimiz günlerde Vuno’da (Taşkent) Dohnili Şerife Hanım’ın evini ziyaret etti ve “kayıp” yakınları Andrulla ve Panayota’yı, yakınlarını Dohni katliamında kaybetmiş olan Şerife Hanım’la tanıştırdı…

Andrula ve Panayota hanımların babası 69 yaşındaki Stavros Petris 1974’te köyde yani Vuno’da (Taşkent) kalıyormuş, köy 22 Temmuz 1974’te boşaltılmış ancak Stavros Petris köyde kalmaya devam etmiş. Mihalis Yangu Savva’nın araştırmasına göre, kaldığı evin arka bahçesinde öldürülüp oraya gömülmüş ve “kayıp” edilmiş…

Andrula ve Panayota hanımlar, “kayıp” babalarının izini sürerken işte böylece Dohni’de yakınları öldürülüp “kayıp” edilmiş olan eve gitmişler… Babaları Stavros Petris’in evinde şimdi bir Kıbrıslıtürk ikamet ediyor ve “kayıp” babalarının, onun arka bahçesine gömülmüş olduğu söylentileri varmış…

sevg-029.jpg

Mihalis Yangu Savva, sosyal medya paylaşmında şöyle yazıyor:

“Kıbrıs sorunu bu kadınların yüreklerini dağladı… Dört kişinin görüldüğü fotoğrafta ortadaki iki kadın, Panayota ve Andrulla – onlar Vuno köyünden kızkardeşlerdir. Soldaki hanım ise Dohni’den Şerife Hanımdır, fotoğrafın sağındaki hanım ise şimdi bu evde ikamet eden hanımdır… Bugün bu “kayıp” şahsın evini görmeye gittik… Kızkardeşlerden birisi çok heyecanlıydı ve gözyaşları sel olup akıyordu… Kapıyı çaldılar, iyi yürekli bir hanım bizi içeri davet etti. Bize kahve ikram etti… Bu kadınlar evlerini, yerlerini, köylerini ve sevdiklerini kaybetmişlerdi… EOKA B Dohni’de katliam yapmıştı… Burada, bayrağın altındaki bu güzel köyde kadınların gözyaşları ve acısı birbirine karışıyordu…”


 

BASINDAN GÜNCEL…

 

“Kurşuna dizilen Kayserili astronom…”

Ohannes Kılıçdağı

Başlıkta okuduğunuz sürreel bir film ismi değil, gerçek. Arakel Sivaslıyan’ı bilir misiniz? Muhtemelen bilmezsiniz ama üzülmeyin (!), çünkü normal koşullarda bir yerlere heykeli dikilmesi gereken bu insanın ismini Türkiye’de bilen pek yoktur. Neymiş hikâyesi, kısaca bakalım.    

Arakel Sivaslıyan 1858’de Kayseri’nin Muncusun köyünde doğuyor. Baştan beri parlak bir öğrenci olan Sivaslıyan, Amerikalı misyonerlerin (ABCFM) Merzifon’daki yatılı okulunda okuyor. Burada, matematik, cebir, geometri alanlarındaki yeteneği ortaya çıkıyor. Mezuniyetten sonra aynı okulda dersler vermeye başlıyor. Aynı misyoner teşkilatı 1886’da Merzifon’da Anadolu Koleji’ni kurunca, oranın ilk hocalarından biri oluyor. (Şu an konumuz o değil ama bundan on sene sonra Anadolu’nun pek muhtemelen ilk sağırlar okulu da Merzifon’da misyonerler tarafından açılıyor. Evet, haklısınız halkımız misyonerler hakkında kulaktan dolma karalamalar dışında pek bir şey bilmiyor. Bu konuyu daha etraflıca ve münhasıran ele almak lazım.) Anadolu Koleji ile Minnesota’daki Carleton Koleji arasındaki kurumsal ilişki sayesinde, Sivaslıyan 1890 yılında, matematik ve astronomi çalışmalarını ilerletmek üzere Amerika’daki bu koleje gidiyor. Güneş lekelerinin yanı sıra kuyrukluyıldız yörüngeleri üzerine çalışıyor. Çalışmaları neticesinde, ‘Holmes Kuyrukluyıldızı’nın Tam Yörüngesinin Saptanması’ başlıklı teziyle 1893’te doktora derecesini alıyor ve Osmanlı’nın doktoralı ilk astronomu oluyor. 1894’te Merzifon’a dönüyor ve Anadolu Koleji’nde ders vermeye kaldığı yerden devam ediyor, ama bu sefer profesör unvanıyla. Kolej yönetimi onu 1911-1912’de akademik gezi ve çalışma amacıyla tekrar ABD’ye gönderiyor. Bu sefer karısını ve en küçük kızını da yanına alıyor. Akademik bilgisini geliştirdiği, başarılı bir tur oluyor. Üniversiteden eski arkadaşları, hocalarıyla buluşuyor. Daha da önemlisi, Anadolu Koleji’nde bir rasathane/gözlemevi kurmak için para topluyor. Büyük bir teleskop alıp Merzifon’a gönderiyor. 1912 Eylülü’nde Merzifon’a dönüp çalışmalarına devam ediyor.

Sivaslıyan’ın üç çocuğu 1915’ten önce eğitim amacıyla Amerika’ya gidiyor ve anlaşılan orada kalıyor. Anne-babalarının da yanlarına gelmesini istiyorlar ama onlar kabul etmiyor, Merzifon’da kalmayı tercih ediyorlar. Oğlu daha sonra şöyle yazacaktı: “Babamdan aldığım son mektup 4 Ağustos [1915] tarihini taşıyordu. Bizim elimize Eylül’ün ortasında ulaştı. Güvenilir kaynaklardan aldığımız bilgilere göre her şey o zamana kadar çoktan olup bitmişti.” Oğul haklıydı. Anadolu Koleji’nin diğer hocalarından Prof. T. A. Elmer’in ifadesine göre, 10 Ağustos 1915’te, İslam’a geçme teklifini reddeden Arakel Sivaslıyan karısıyla ve diğer Ermeni öğretmenlerle birlikte, silahlı muhafızlar eşliğinde Merzifon’dan tehcir yoluna sürülüyor. Diğer Ermenilerle birlikte güneye, Sivas istikametine doğru yürütülüyorlar. Şehirden ayrıldıktan kısa bir süre sonra erkekleri kadınlardan ayırıyorlar. Biraz daha yürütülüp, elleri arkadan bağlı şekilde kurşuna diziyorlar. Kadınlarsa yola devam ediyorlar fakat Sivaslıyan’ın karısından da bir daha haber alınamıyor.

İşte Sivaslıyan’ın hikâyesi kısaca bu. Birçok açıdan yorumlanabilir fakat bana öyle geliyor ki bu hikâye, bize soykırım ve sonuçları, yaşattığı kayıplar üzerine yeterince düşünmediğimizi gösteriyor. Ayrıca bu gibi hikâyeler, tehcir gerekçesi olarak hem o gün, hem bugün ortaya sürülen nedenlerin altının ne kadar boş olduğunu ve aslında adına tehcir denen uygulamanın hangi ideoloji ve mantıkla yapıldığını apaçık gösteriyor. Sivaslıyan’ın (ve diğerlerinin) ‘suçu’ neydi? Tek başına siyasi faaliyet bile suç sayılamayacakken, Sivaslıyan’ın belirli bir siyasi faaliyeti de görülmüyor. Adam gözünü semaya dikmiş, yıldızlara bakıyor. Ayrıca, madem bir suçu vardı, İslam’a geçmesiyle bu suç ortadan mı kalkacaktı ki din değiştirmesi karşılığında tehcirden muaf tutulma teklifi yapıldı? Düpedüz şantaj. Askerî güvenlik, siyasi faaliyet vs., bunların hepsi bahane. Amaç, açıkça suçlu-suçsuz gözetmeden belli bir birikimi, belli bir sosyal yapıyı, kültürü ortadan kaldırmak. Yoksa, Sivaslıyan gibileri neden hedef olsun? Yanlış anlaşılmasın diye bir kez daha altını çiziyorum: Sivaslıyan’ın siyasi faaliyeti olsaydı bile (belki de vardır) bu, yapılanı haklı ve meşru kılmazdı.

Sivaslıyan gibilerini katletmekle bu memleket neyi, nasıl bir geleceği kaybetti sorusunun cevabını ise Merzifonlulara bırakıyorum. Merzifon’un günümüzdeki astronomları oturup tartışsınlar.   

not: Bu yazıdaki bilgileri, Carleton Koleji’nin mezunlar dergisinin Şubat 1916 sayısından, Arsin Arşık’ın Cumhuriyet gazetesinin internet sitesinde yer alan ‘İlk doktoralı Osmanlı gökbilimcisinin acı sonu’ başlıklı yazısından ve Ayşe Kökcü’nün OTAM dergisinin Güz 2015’teki 38. sayısında yayınlanan ‘Osmanlı’da Astronomi ve Matematik Doktoralı İlk Bilim Adamımız: Arakel Garabed Sivaslıyan’ başlıklı makalesinden aldım. Yorumlar bana ait.

(AGOS - Ohannes Kılıçdağı – 16.3.2018)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazı toplam 732 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar