1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Kayıp milletvekili Cengiz Ratip’in arabasını, onu öldüren katil uzun süre kullanmıştı…” 2
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Kayıp milletvekili Cengiz Ratip’in arabasını, onu öldüren katil uzun süre kullanmıştı…” 2

A+A-

Hayriye Ratip’le 13 sene önce, Haziran 2007’de yapmış olduğumuz ve bu sayfalarda yayımlamış olduğumuz röportajımız şöyledir:

 

SORU: Hayriye hanım, kaç yaşındasın?

HAYRİYE CENGİZ: 79...

 

SORU: Nerede doğdunuz?

HAYRİYE CENGİZ: Poli’de... Aslen Polili’yim, ben da, annem da, babam da... Annemin adı Emine, babamın Hüsnü... Hasan Ağa’nın torunuyum ben...

 

SORU: Birazcık bahseder misiniz Hasan Ağa sülalesinden? Köyde önde gelen birileri miydiler?

HAYRİYE CENGİZ: Çok zengindiler – bütün etraf köy onlarındı ama sonra gitti... Biz on kardeştik – hepsi öldü, bir tek ben ve benden beş yaş büyük bir kardeşim kaldık...

 

SORU: Poli karma bir köydü... Nasıl bir hayatınız vardı?

HAYRİYE CENGİZ: Karma köydü, Rumlar’la karışıktık – çok güzel yaşardık doğrusu... Çok güzel yaşardık... Bir mahalledeydik Rumlar’la ama Rumlar bizi çok sayardı. Çünkü çok iyilikleri dokunduydu ailemin, zengindiler ya, kaç tane Rum çocuk beslediler... Çok sayarlardı, severlerdi bizi...

 

SORU: Cengiz Ratip’le nasıl evlendiydiniz? Ne iş yapardı?

HAYRİYE CENGİZ: Cengiz Ratip, maden şirketinde çalışırdı, Limni maden şirketinde ambar eminiydi – güzel maaşı vardı. Sonra, evlendik gittik Limni’ye oturduk – bize Limni’de çok güzel bir ev verdiler...

 

SORU: Limni nerededir?

HAYRİYE CENGİZ: Poli’den iki mil uzaktaydı, Lefkoşa’ya giderken...

 

SORU: Gene köyünüze yakındınız...

HAYRİYE CENGİZ: Evet, yürüyerek gidilirdi. Orada çok güzel bir hayatımız vardı – yani kral hayatı yaşardık biz... Çok mesut, çok memnun bir çifttik biz...

 

SORU: Nasıl biriydi Cengiz Ratip?

HAYRİYE CENGİZ: Cengiz, dünyanın iyisiydi... Herkes bilir... Herkese karşı, Rum’a, Türk’e, herkese karşı çok çok iyi bir insandı. Herkese yardım ederdi, çok yardımseverdi... Sonra milletvekili da seçildi...

 

SORU: Hangi seneydi bu?

HAYRİYE CENGİZ: 1961 galiba... Milletvekili da seçildi... Ama o milletvekilliği için her üç ayda, o zaman 50 lira (Kıbrıs Lirası) verirlerdi. Yani her ay vermezlerdi, her üç ayda 50 lira alırdı. Ama bir kuruş almazdı – doğrudan bağışlardı “Teşkilat”a!... “Çünkü” derdi, “bu teşkilatımız zayıftır, güçlendirelim...”

 

SORU: Yani “Teşkilat”taydı daha önceden Cengiz Bey...

HAYRİYE CENGİZ: “Teşkilat”ın o bölgede başkanıydı...

 

SORU: Rumlar da bilirdi bunu?

HAYRİYE CENGİZ: Bilirdi...

 

SORU: Benim duyduğum Cengiz Bey, pek çok olayı yatıştırdı... İşte mesela esir alındığında, gidip kurtardı gibi hikayeler anlatılır... Onlardan biraz bahseder misiniz, hatırladıklarınızdan?

HAYRİYE CENGİZ: Pelatusalı Taner vardı, onu esir aldılar silahıyla... Gitti polise, Yalya polisindeydi galiba, gitti bütün gece bekledi orada. Gitti Kasaba’ya geldi, gitti geldi, te da kurtardı kendini... Geceyarısı baktık borular çalar böyle, Taner gelir evine, kurtuldu! Kurtardı kendini! Kurtardı, getirdi kendini...

Sonra Rumlar’ı Goççina’da, iki otobüs Rum esir aldılar. Onlar daha evvel öldürdü Goççinalılar’ı – yani Rumlar, Goççinalı Türk öldürdüydü. Bu defa bunlar da kesti yolu, o iki otobüsü aldı, öldüreceklerdi.

Cengiz’e haber verdiler – Cengiz’e haber verdiklerinde gitti, kurtardı kendilerini. Rumlar’ı  kurtardı...

 

SORU: Panikos Hrisantu anlattı bana, Cengiz Bey onlara “Bu çözmeyecek sorunu” demiş, ikna etmiş kendilerini...

HAYRİYE CENGİZ: Evet, aldı, kurtardı, geldi... Geldiğinde Poli’ye hep Rumlar kucaklardı, öperdi kendini... Ki kurtardı kendilerine... O istemezdi öyle kargaşalık olsun bizim tarafta... İstemezdi birbirimize düşman olalım...

dscn0554.jpg
Hayriye Cengiz Ratip

SORU: Milletvekilliği da yaptı...

HAYRİYE CENGİZ: Milletvekiliydi da evet...

 

SORU: Milletvekili olduktan sonra Limni’den ayrıldı mıydınız?

HAYRİYE CENGİZ: Yok, ondaydık hep... Hep ondaydık... Ne zaman bu kargaşalık oldu 1964’te, “Gel hanım” dedi bana, “götüreyim seni Pelatusa’ya...” Hep Türk’tü onda... “Gel götüreyim seni Pelatusa’ya, kalalım onda, ta geçsin bu kargaşalık da gelelim evimize...”

Aldı beni çocuklarla, götürdü...

 

SORU: Kaç çocuğunuz olduydu?

HAYRİYE CENGİZ: Üç oğlum vardı, Emine’yi da hamileydim...

 

SORU: O zaman çocuklarınız kaç yaşındaydı, 64’te?

HAYRİYE CENGİZ: Büyüğü 7 yaşında, Ratip Cengiz... İkincisi Kemal Cengiz, 6 yaşında... Birtan Cengiz da 3 yaşında – Emine’yi da altı aylık hamileydim... Aldı bizi götürdü...

 

SORU: Pelatusa’da nereye yerleştiydiniz?

HAYRİYE CENGİZ: Benim beyim zaten Pelatusalı’ydı – annesinin yanına... Annesinin küçük bir evi vardı... Annesinin adı Hayriye Ratip, babası da Ratip... İkimiz da Hayriye... Aldı götürdü bizi oraya – oraya gittik, oturduk... Kalkardı, sabah karanlığından giderdi Poli’ye... Gelirdi gece...

 

SORU: Poli’de ne yapardı?

HAYRİYE CENGİZ: Bu “Teşkilat”ın içindeydi, bu kargaşalıklar vardı – sonra giderdi işine da. Ne vakit artık çok kızıştı, Limni’deki işine gidemezdi... Gelirdi gece, çocuklar uyurdu. Çocuklarına hasret gitti bu adam... Geceyarısı 1’de filan gelirdi, bana “Hanım, bu çocukları uyutma, bırak...” Sabah onlar uyurken kaçardı... Derdim, “O saate kadar çocuklar durur mu, bekler mi seni? Beklemez...”

Vallahi kızım, otururdu yesin, alırdı, resimciklerini koyardı öyle önüne, yemek yerken görürdü o resimleri... “Özledim çok maskaraları!” derdi...

Derdim, “Gitme, bekle sabah, kalksın çocuklar...”

“Beklemesi yok” derdi bana, “Rum şeydir, duramayık...”

Öyle öyle, öyle öyle, te da aldılar kendini...

Sonra, bütün mücahitler Poli’de Türk mahallelerini beklerdi. Üç dört yerde Türk mahallelerini beklerdi mücahitler. Sonra Limasol çarpışması çıktığında, çağırdılar Cengiz’e... “Sen” dediler kendine, “hep askerini topla bir yere, Türkleri topla bir yere ve mücahitler hepinizi bir beklesin çünkü biz çağrıldık kaçıyoruk, bırakacayık sizi...”

O da aldı, hepsini da taşıdı kendi arabasıyla, silahlarımızı da, doğru Poli’deki okulumuza... Poli’de güzel bir okulumuz vardı, çok büyük. Sineması bile vardı içinde... Poli’yi girerken öyle... Kasaba’dan gelirken Poli’ye, yol kenarında, çok büyük, çok güzel bir sahası da vardı. Hepsini taşıdı oraya. Hiç kimsenin burnu kanamadı, ne da silahlarını... Ondan sonra gece geldi... Sabah öyle hastaydı o gün, öyle hastaydı, dedim “Gitme bugün...”

“Hiç olur gitmeyim? Hasta masta dinlemez” dedi bana, “gidecem...”

Kalktı sabah, gitti... Gittiğinde, demişler kendine sabah kalkmış insanlar ve gitmişler evlerinden birşeyler alsınlar... Gideni yakaladı Rum, gideni yakaladı, silahsız! Zaten Rumlar’ın yoktur ya gücü, hep galleşliğla yaparlar herşeyi... Güçleri yoktur, karşılıklı çarpışamaz bunlar. Buldular Poli’de da birkaç tane Türk’ü...

 

SORU: Kaç kişi yakaladı Rumlar o gün?

HAYRİYE CENGİZ: 22 kişi... Gittiğinde, halk koştu üstüne “Cengiz Bey, gittiler da gelmediler...”

“Gideyim” dedi, “kurtarayım...”

Tabancası vardı, çıkarttı, silah almadı yanına. Pardesüsü vardı, çıkarttı... Yüzü kızarmış sıkıntısından... Çıkarmış pardesüyü, hem tabancasını, odası vardı okulda, yukarıda... “Götürün bunu odama” dedi. Ne silah götürdü, ne da hiç... Silahsız gitti aşağı... Turgut’u da aldı...

 

SORU: Fahri Bey da binmiş arabaya hatta... Ama sonra bir olay olmuş ve inmiş...

HAYRİYE CENGİZ: Onu  bilmem... Turgut Sıtkı öğretmendi... Onu da aldı beraber. Daha doğrusu gidecekti, Menteş Aziz var ya, avukat? Onun kardeşi Taylan’a demiş, “Al bunları götür yukarı da gel gidelim aşağı...” demiş. Almış götürmüş, korktu mu yoksa kısmet idi artık, gelmedi.

“Ne oldu yahu bu Taylan’a da gelmedi?” demiş – o Turgut Bey da, Allah rahmet eylesin, “Gel Cengiz Bey, gidelim biz” dedi kendine. O bindi arabaya... Cengiz’in arabasına... Yeni alınmış...

 

SORU: Neydi arabası?

HAYRİYE CENGİZ: Fiat idi... Yeni çıkan bir Fiat’tı – o zaman yoktu bundan aslında – o zaman sipariş verirlerdi da getirirlerdi. Fiat idi, en son modellerinden... Rengi maviydi öyle, açık mavi, güzel bir renk... Maviyla gri arası... Girdiler arabaya, gittiler, o gidiş... Giderken, onları da öldürdüler...

 

SORU: O 22 kişi ne oldu sonra?

HAYRİYE CENGİZ: Onları öldürmediler. Onları bıraktılar, aldılar götürdüler esir... Bunları öldürdüler... Sonra ben hasta oldum – ben ağlardım, “Noldu Cengiz da gelmez? Noldu? Noldu?” diye... Cengiz’i öldürünca, kapattılar yolları ki düşmesin biri, arasın Cengiz’i... Kapattılar yolları... Bir 10-15 kişi, onlar da kaldı Poli’de, 2-3 gün? Yoksa 5-10 gün? Kaldı, onlar da gelmedi, Cengiz da gelmedi – ben dedim herhalde hepsi beraberdir. Sonra baktım, yollar açıldı, geldi onlar...

 

SORU: Ama Cengiz Bey yok...

HAYRİYE CENGİZ: Cengiz yok... “Noldu Cengiz’e? Noldu?”

Dediler bana “Makarios Poli’ye geldi, aldı Cengiz Bey’i da, muhtarı da, helikoptere bindiler, gezerler köyleri da herkese yerlerinde kalsınlar, birbirlerine bir şey yapmasınlar ki ortalık sakinleşsin...”

 

SORU: Öyle bir şey var mıydı gerçekten?

HAYRİYE CENGİZ: Vardı...

 

SORU: Makarios geldi miydi gerçekten?

HAYRİYE CENGİZ: Geldiydi... Ben da inandım... Bunlar bilirdi... Bir gün geldi bana köyün muhtarı, hem öğretmeni Pelatusa’nın... Dediler bana “Cengiz Bey’den haber var mıdır?”

Dedim, “Gelmedi... Öbürleri geldi, o gelmedi...”

Sonra açtılar radyoyu, dinlerler haberleri... Ve haberlerde söyledi: Makarios geldi, helikopteriyle, aldı muhtarı da ve gitti ve gezerler köyleri... Poli’nin Türk muhtarını da aldı ve gitti, galiba Ahmet Rifat idi o zaman. Ama Cengiz’den bahsetmez... O saat ben, “Nasıl olur?” dedim ben kendilerine “da söylemedi Cengiz’i? Ahmet Rifat’ı, muhtarı söyleyen” dedim, “bir milletvekilini söylemez?”

O saat bir sıkıntı geldi, öksürük geldi bana... Ama öksürük geldiğinde, sıcak bir şey geldi ağzıma... Avucum kan doldu! Kustum dışarı... O zamandan artık, öksürürdüm, kan tükürürdüm, öksürürdüm, kan tükürürdüm... “Herhalde” dedim, “Cengiz’e bir şey oldu!”, başladım ağlamaya... Onlar da seslenmedi.

 

SORU: Demediler “Yoktur öyle bir şey...”

HAYRİYE CENGİZ: Yok... Bilirlerdi... O zaman öğrendim ben...

 

SORU: Sonra, biri söylemedi mi size?

HAYRİYE CENGİZ: Söylemediler... Gizlerlerdi benden... Gizleyinca, herkes susardı, anladım... Ondan sonra, benim hastalığım çoğaldı. Poli’ye gelmiş Birleşmiş Milletler’den doktor. Geldi muhtar gene, yanında da Veli Bey vardı, köyün “Teşkilat” başkanıydı... “Teşkilat”ın içindeydi işte...

 

SORU: Şefleri Cengiz idi...

HAYRİYE CENGİZ: Evet... Ama Cengiz, mücahitler beklerdi ya, maaşını aldı – alırdı 100 liradan fazla... Aldı maaşını, o mevzilerde bekleyen mücahitlere dağıttı... “Çünkü” dedi, “başka yerden yol yok, para gelmez, çocukları aç kalmasın...” Hepsine dağıttı parayı. Ondan sonra iki tane da oğlak aldı. Bayram yakındı – bayramdan bir gün evveldi şu gitti...

 

SORU: Hangi tarihteydi bu?

HAYRİYE CENGİZ: 13-14 Şubat 1964... İki oğlak aldı, yanımızda badem ağaçları vardı, bağladı badem ağaçlarının üstüne. “Yarın” dedi, “bayramdır...”

Söyledi adamlara da, “Yarın kesecen da hep mücahitlere dağıtasın...”

Kendi parasıyla! O milletvekili parasını hep bağışlardı “Teşkilat”a, hiç almazdı. Kendi parasını da vallahi, fakirlere verirdi...

 

SORU: Siz nasıl geçinirdiniz?

HAYRİYE CENGİZ: E işte geçinirdik biz da... Geçinirdik işte... Alırdı avans! Kendi eksilirsa, avans alırdı! Ben bazan derdim, “Aman Cengiz, biraz dikkat et, allahetme bir şey oldu?” Derdi bana, “Hiç korkma! Ölürsam maaş kalacak da bakan çocuklara...” Ben da keserdim bu mevzuyu...

Sonra gitti, gelmedi... O gün gitti işte, öldürdüler kendini, artık gelmedi. Benim hastalığım çoğaldı... Muhtarla Veli, aldılar götürdüler beni Poli’ye, baksın bana doktor diye. Muayene etsin beni, ilaç versin bana... Baktı doktor, “Bu çocuklarına gidemez” dedi, verem zannetti. Sabahlıkla, pabuçlarla böyle... Doğru aldılar beni onlar, götürdüler Kasaba’ya! Kasaba’da da Rumlar zaptetti hastaneyi! Bir evde, böyle bir sündürmede bakarlardı öyle acil... Türkler bakardı yani, ilkyardım... Mart’ın 6’sıydı... Bir karışıklık çıktı...Olaylar çıktı... Aldılar 500 tane esir, Türkler... O yattığımız yerde da, sündürme da boş, getirdiler bir hayle yaralı. Bir yaralı, oturdu öyle sandalyede, koydu elini ve başladı: “Yaonnadumun Muhammedusas” dedi – yani “Muhammedinizin adı için...”

 

SORU: Yani Rum’du...

HAYRİYE CENGİZ: Yaralı Rumlar getirdiydi Türkler... “Karım dul kalacak, çocuklarım öksüz kalacak” derdi o adam. Ben gittim karşısına, “Siz benim kocamı öldürdünüz, ben kaldım hastaneye düştüm, çocuklarım kaldı da siz kalırsanız ne olacak?” dedim.

10-12 yaşlarında bir çocuk vardı, geldi, çekti beni, “Bırak kendini teyze” dedi “da günahtır...”

Orada o zaman bir doktor vardı, Fikret Bey, başdoktor... Yaşlıcaydı, şimdi herhalde öldü... O da meğer Feridun abimin arkadaşıydı... Oktay Feridun’un babası yani... Oktay Feridun, benim abimin oğludur...

Fikret Bey geldi “Ne söylemedin bana Feridun Bey’in kızkardeşi olduğunu?” dedi.

“Ne bileyim?” dedim...

Sonra bir emir geldi, bir hayle yaralıya baktıydılar, hep o yaralıları iade etsinler. Ben gittim dedim Fikret Bey’e, “Aşkolsun size Fikret Bey, onlar bize vermediler, öldürdüler, siz ne aldınız, o kadar da ilaç zayettiniz” dedim.

“Kızım, bak sana ne deyim, otur konuşalım...”

Oturttu beni, konuştuk.

Der bana, “Kızım, biz doktor olurken, and içerik. Ne millet olursa olsun, elimizden geldiği kadar yardım edeceyik, iyileştireceyik... Onun için öldüremeyik...”

“Onlar öldürdü” dedim.

“Onları bırak” dedi bana. “Sen, hiç maraz etme... Seni Lefkoşa’ya göndereceğim, kalacan, doğurasın çocuğunu da... Ondan sonra bu çocuğu sen doğururkenden alacaklar, sen iyi olana kadar, ondan sonra versinler sana çocuğu...”

Ondan da bir hayle üzüldüm... Ondan sonra gece koydular bizi ambulansa, götürdüler. Kızılay’a... Lefkoşa’da Kızılay açıldıydı o zaman, bir hayle doktor, hemşire filan... Ama Fikret Bey bana bir mektup yazdı, “Bunu verecen doktora” dedi. Benim hastalığımı öyle teşhis ettiler ama tam teşhis değil diye yazdı, çünkü muayene ettiğinde hiçbir şey yok... Kanımı alsınlar, kontrol etsinler... Gittim bana ciğerlerimin filmini çektiler, kan aldılar... Öyle bir hastalığım yok – üzüntüden damar patlamış! Ve beni beş-altı hastanın bulunduğu bir odaya koydular. Orada bir ay kadar yattım, sonra çıktım, ailem vardı Lefkoşa’da – Mustafa Altuner’in hanımı Emine, benim ablamın kızıdır. Ablam da rahmetlik ondaydı, kızında – bana çok güzel baktılar. Hasan abim vardı, kardeşi evlatlarım vardı, Hüsnü vardı, Oktay vardı, hepsi ondaydı. Bana çok baktılar yani... Beni evlerinde tuttular – 15 gün da onlarda kaldım – hepsi sırayla beni aradı, geldi, çok yardım ettiler bana... Sonra ailemin yardımıyla gene, Kızılhaç, aldı beni, köye, çocuklarıma götürdü.

 

SORU: Doğurmadıydınız daha...

HAYRİYE CENGİZ: Yok... Gelirdi “Teşkilat” adamları, “Çocukları da getireceyik sana, kal, doğum yapacan, bakan bir yanlışlık olur, doktor yok, şey yok, napacan?”

Ama benim yaşlı kayınvalidem, kayınpederim vardı, onlara acırdım...

Bir da düşünürdüm, “Sana ev vereceyik” derlerdi, inanmadım... “Ben yeter buradayım, bir da çocukları getirirlersa bu insanların başına, iyi olmaz” diye düşündüm. Onun için “Yok, götürün beni yerime” dedim.

Çünkü kayınvalidemin oğulları çıktı gelecek diye, gelmedi. Ben çıktım, götürdüler beni hastaneye, dönecem diye, dönmedim... Şimdi bu defa da alırlarsa kendilerine çocukları, onların başka evlatları yoktu. Bir oğlu vardı... Bir da kızları vardı Araplar’da... Kızlarının adı Şerife’ydi ama çoktan gittiydi... Öldü onda... Cengiz oğullarıydı, o bakardı kendilerine...

Hatta Türkiyemiz, sağ olsun, çok yardım yollardı. Hepsi alırdı, Cengiz almazdı. Hatta tembih etti, babasına vermesinler! “Ben babama, anneme bakarım, verin başkasına...”

Babası gidince ve kendine vermeyinca, sinir olduydu!

“Ben da fakirim... Bak bu zenginlerin hepsine verirsiniz da bana niçin vermeyesiniz?” dedi...

“Vallahi oğlun talimat verdi” dedilerdi kendine. Ve Cengiz’e şikayet ederdi!

“Oğlum, bak, mal-mülk sahipleri alır, ben fakir bir insan, niçin bırakman bana da versinler?” derdi Cengiz’e...

“Ben size bakarım baba” derdi kendine. “Aç kaldın? Susuz kaldın?”

O dereceydi... Hiç “Teşkilat”ın bu kadarcık şeyini almadı... Hatta parasını da verirdi ama maalesef öldü gitti, kimse aramadı kendini, kimse! Bir günden bir güne televizyonda söylemedi, mesela bu anma günlerinde... Filan adam gitti, yumurta satardı, kayboldu, öldürdüler. Filan oraya gitti, öldürdüler... Giderler anons ederler...

 

SORU: Kendi milletvekilleri!...

HAYRİYE CENGİZ: Hem milletvekili!... Hiç bir gün anmadılar – benim çok şikayetim var bundan. Bunu yazasın gazeteye, hepsini lanetlerim ki bunu yapmadılar Cengiz’e... Bir gün olsun anmadılar kendini televizyonda, o kadar yardımı dokundu!

 

SORU: Sonra siz döndünüz kayınvalidenizin yanına...

HAYRİYE CENGİZ: Ondan sonra doğum yaptım... 2 Mayıs 1964’te doğurdum Emine’yi... Bugünkü gibi öğleden sonra, saat 5’te...

 

SORU: Ne hissettiydiniz? Cengiz Bey yok...

HAYRİYE CENGİZ: Ağlamayla kızım, ağlamayla... Ben çok çektim, benim hayatım romandır...

 

SORU: Ondan sonra nasıl geçindiniz?

HAYRİYE CENGİZ: Biraz maaş verirlerdi bize – ama ağabeyiciğim vardı, Allah rahmet eylesin, bir senedir öleli... Namık Kemal Kentli... O Londra’daydı, çocukları yoktu, evli değildi – o bize çok baktı. Bir da Mustafa abim vardı, onun da çocuğu yoktu, hanımı Hasibe yengem, çok baktılar bize... Biri maddi, biri manevi... Yengemle abim hep başımızda durdu. Ben çok hastalık çektim, o yengem o çocuklara baktı. Abim her işimizi yaptı, çocuklara babalık etti. Gezmeye götürdü, hasta olurlardı, doktora götürdü, her yere... Öbür abim da para gönderirdi... Biraz da hükümet verirdi bize, şehit aileyik diye, çok şükür olsun... Ben da terzilik yaptım. Ne zaman aklım başıma geldi, terziydim, açayım işimi dedim, terzilik yaptım, çocukların harçlığını çıkarırdım ondan, öyle öyle geçindik, çok şükür olsun...

 

SORU: Yani hep Poli’de kaldınız ondan sonra...

HAYRİYE CENGİZ: 1974’e kadar... Nüfus mübadelesi olduğunda ilk  talebeleri aldılar hep, okuyacaklar diye, geçirttiler bu tarafa, aileleri bıraktılar -  biz kaldık onda. Baştan ağlamalar... Emine küçüktü – dediler bana “Emine’yi yollamazsan, adı çıktı listede, bu defa senin adın çıkacak listede, bakan almazlar Emine’yi...”

Mecbur olduk, çocukları yolladık, geldiler, kaldılar yalnız bunda. 10 yaşındaydı Emine... Geldiler buraya... Büyük oğlum Ratip, üniversite imtihanlarına girdiydi. İkibuçuk ay esirlik çekti. İkibuçuk aydan sonra çıktığında, baktı ki kazandı üniversiteyi. İstanbul’da Yıldız Teknik’i kazandı, gidecek. Yeroşibu’da esirdi o. Gidecek çocuğum üniversiteye... Allah razı olsun, Lefkoşa’da akrabalarımız vardı... Yardımcı oldular hepsi – onardılar çocuğumu, yolladılar İstanbul’a... Para da verdiler kendine – bizim biraz paramız vardı Kooperatif Merkez Bankası’nda, bu durumda Cahit Bey de Kooperatif Merkez Bankası’nın müdürüydü. Ona göre, benim adıma çekti ve verdi çocuğun eline para... Allah razı olsun, onardılar çocuğumu, yolladılar okula. Elektrik mühendisi oldu...

Kemal’ı yolladıydık, ortaokulu İngiltere’de okuduydu. Liseyi burada okuyacaktı, yolladım kendini bir sene da İngiliz Koleji’ne... Müdür “Aferim be Mustafa Kemal” dedi, “Londra’dan en iyi kağıtları sen getirdin” dedi. Çünkü zekiydi çocuğum, birincilikle... 58 doğumludur Kemal... Bir sene okudu kolejde, bu şey çıkınca, getirdiler çocukları, Kurtuluş’a gitti. Çünkü yol yoktu o zaman Lefkoşa’ya gitsin gelsin Güzelyurt’tan... “İkide bir çarpışma çıkar, bu çocukları nasıl bırakıp gideyim?”

Gidemedi koleje çocuğum, bitirdi bunda okulu. Sonra kazandı, Ankara’da Orta Doğu’yu kazandı. Gitti oraya. Öbürleri Omorfo’da bitirdiler. Birtan da girdi, kazandı Ankara Üniversitesi’ni – o zaman o karışıklık vardı Türkiye’de. İsterdi gitsin, yollaycaktım kendini – üç ay da kaldı kayıtlı orada. O zaman talebe getirdiydiler ölü buraya, cenaze... O zaman “Gitme annem, gitme, karışıklık var, seni da öldürürler” dedim, onun için kaldı. Öğretmen Koleji’ne gitti, öğretmen oldu o da... Kızım da birincilikle bitirdi – hem okul birincisi, hem sınıf birincisi geldi. Kazandı o da Orta Doğu’yu... O da Yüksek Mimar, Restorasyon Uzmanı oldu. İstanbul Üniversitesi’nde da master yaptı, kocası ihtisas yapardı, doktordu ya... İstanbul’da kaldı dört sene, ikisi da okudular, geldiler...

 

SORU: Siz ne zaman geldiniz kuzeye?

HAYRİYE CENGİZ: Yılbaşını onda geçirdiydik, 75’te geldik. Omorfo’ya getirdiler bizi doğrudan... Çocukların yanına... Verdilerdi çocuklara bu evi, aldıydı çocuklar. Çocukların yanına... Çocukları yolladık, ben kaldım yalnız, Birtan gitti askere... Kaç sene yalnız yaşadım burada. Çok şükür, herşeyimi çocuklarıma adadım. Hiç babasızlık hissettirmedim kendilerine...

 

SORU: Panikos size Latçi’yi anlattı size... Cengiz Ratip’in başına ne geldi? Siz ne öğrendiniz? Bir EOKA’cı adam, R...s, pek çok kişiye teklif etmiş, Cengiz’i öldürtmeyi, hepsi reddetmiş – sonra birisini bulmuş kabul eden ve öldürtmüş diye duyduk...

HAYRİYE CENGİZ: Para verdi kendine galiba...

 

SORU: Ne duydunuz yani? Arabaya binip gittiğinde ne geldi başına?

HAYRİYE CENGİZ: Esat Fellahoğlu çıkardı bir kitap, onun içinde yazardı ki Turgut’un babası Sıtkı beye bir arkadaşı demiş ki, “Oraya buraya koşma arayasın oğlunu...” Çünkü önce “kayıp”tır dediler, “esirdir” dediler, bir hayle da zeflediler bizi, “da çıkacaklar...”

“Hiç arama” dedi “da öldürdüler... Pumo köyünde otururduk” dedi, Poli’den 3-4 mil uzaktır bu köy... “Baktık geldi bir landrover... Biz zannettik ki silah getirir da koştuk alalım, tertipleylim silahları – baktığımızda iki ceset gördük, biri Turgut, biri Cengiz’di... Hatta kızdılar bize, ne gelir da bakarsınız diye... Aldılar o landroveri sonra, bir da buldozer, gittiler doğru, Pumo’da baraj var, o barajın yanına açtılar bir çukur, ikisini da attılar içine, mazot döktüler, yaktılar da örttüler üstünü...” dedi... Öyle yazar kitapta... Vallahi bilmem, her biri bir laf söyledi artık... Bazısı dedi “Doğrudan öldü...” Bazısı dedi, “Ölmedi da çok işkenceyle öldürdüler kendini sonra...”

Hiç bilmem... Ben bunları dava edecem – ne hakla öldürüldü, silahı da yoktu, suçsuz kabahatsiz öldürdüler kendini. Ben bu davayı açacam ve zannederim kazanacam da...

Ama bu şey içimde – simsiyahtır içim ki hiç anmazlar, o kadar iyilikleri dokundu kendilerine da hiç anmadılar. Hiç anmadılar kendini bir gün, ya televizyonda, ya gazetede, desinler “Bu adam... Bugün da bunun yıldönümüdür...” Hiç, hiç... Herkesin ölüm gününü anarlar, onu anarlar, bunu anarlar, Cengiz’i hiç anmadılar. Adı hiç geçmedi. Herkes da şaştı yani buna, yalnız ben değil, herkes şaştı... “Niçin?” derler, “Bu adam o kadar yardım etti ve şimdi hiç anmadılar kendini...” Bu çok büyük bir şikayetimdir...

 

SORU: Hiç Meclis’ten da aramadılar sizi herhalde...

HAYRİYE CENGİZ: Yok, yok... Hatta bir ara para geldi milletvekillerine, taksim ettiler da, “Cengiz öldü” dediler, vermediler çocuklarına bir kuruş! Ben istemem para! Kocamı ansınlar da para istemem!

 

SORU: Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Cemaat Meclisi üyesi olduğu için, para geldi, Cengiz Ratip’in payını vermediler, “O öldü” dediler yani!

HAYRİYE CENGİZ: “O öldü!” dediler. Asıl onun çocuklarına vereceklerdi! Para istemem! Yalnız isterim ki o kocamın emeği belli olsun! Anılsın! Hiç kimse saymadı!

Bir da köylüye gelelim, Pelatusalılar! O kadar iyilik etti kendilerine, o kadar iyilik etti o Pelatusalılar’a, köylüsüydü... Öldükten sonra onlar da hiç saymadı... Çünkü bir annesi vardı, bir babası, yaşlı, fakir insanlar. Ondan sonra, o anne istedi benimle kalsın. Çocuklardan ayrı kalmazmış... Geldiğinde o anne – şu artık geldiler Pelatusalılar – gittim ben da Lefkoşa’ya göreyim kendini. Kaynanam da huysuz bir kadındı. Dediler bana köylüler, “Hayriye hanım, bu Hayriyaba gelirken yolda, bütün yol bağırdı, ‘Beni götürmeyin o köye, Karaağaç’a, ben gidecem gelinime... İstemezsa beni gelinim, kaldırımda kalırım, o çocuklardan ayrı duramam’ diye...” Toruncuklarını isterdi...

Bana dediler “Söyleyin kendine, gitsin köye da ona en iyi evi vereceyik, evvela o alsın istediği evi, ondan sonra kura çekeceyik...”

Ben dedim, “Ben söylersam deycek, gelindir, istemez! Siz söyleyin...”

“Biz söyledik ama dinlemez...”

Ben da “Şimdi siz verin kendine bir evcik...” Onun da ağaçları vardı, tarlası vardı, evi vardı kadının... Hepsi aldı... “Verin kendine bir ev, sonra ben giderim onunla, kalırık birceez ay onda, gider gelirik...”

“Olmaz! Oturmazsa olmaz!” dediler. Gittiler, o köyü taksim ettiler, bu kadına bir ağaç ayırmadılar! Bu da haksızlık değil mi? Puanları çıktı, gitti Pelatusa’ya, kimse haber vermedi... Bu adamın puanları geldi, kimse haber vermedi... Puanları çıktı, hiçbir şey almadık biz o köyden yani... Ama Cengiz olaydı, vallahi kendi evsiz kalırdı ve onun ailesini yerleştirirdi, bakardı kendilerine. Kimsenin umuru olmadı. Veli isteseydi ayırırdı bir ev... Çok şikayetçiyim! O kadar iyilik etti kendilerine Cengiz, hiç kıymetini bilmediler.

 

SORU: Cengiz Bey’i düşündüğünüzde, aklınıza ne gelir şimdi?

HAYRİYE RATİP: İçim simsiyah olur... Ne yapayım? Elimden bir şey gelmez ki... En büyük üzüntüm çünkü, bu adamı hiç anmadılar! Hiç kıymeti bilinmedi... Çocuklarını bile düşünmezdi, halkını düşündüğü kadar... Gelirdi, kalırdı parasız, avans çekerdi da halkı düşünürdü. Herkes gelirdi yardım istesin “Teşkilat”tan, “Sakın” derdi, “teşkilatımıza dokunmayın, zayıftır, Rumlar bizi yeycek...” Ve vallahi, yardım ederdi kendi aldığı maaştan. Her ay fakirlere kendi maaşından verirdi, bize kalmazdı... O kadar yardım etti, hiç kimse bilmedi. En çok bundan yüreğim yanar. Para istemem, ne paralarını, ne şeylerini... Yani kocam öldü da ben para isterim? İstemem... Ama ansınlar kendini...

 

SORU: Çocuklarınız kan verdi mi DNA için?

HAYRİYE RATİP: Verdiler... O da çok acı olacak bize ama, hekesin bulunursa, biz niçin bırakalım?

(YENİDÜZEN – Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler – Sevgül Uludağ – Haziran 2007)

PAZARTESİ DEVAM EDECEK

Bu yazı toplam 1982 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar