1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kasaplık Hayvan Kesimhanesi
Kasaplık Hayvan Kesimhanesi

Kasaplık Hayvan Kesimhanesi

Sık kullandığımız yolların birinde karşılaştığımız, ‘Kasaplık Hayvan Kesimhanesi’ tabelasını başlık olarak seçtim bu haftaki yazıma... Ne demek bu? Neden böyle yazma ihtiyacı duydular? Yumuşatmaya, daha nazik (belki cazip), insanı incitmeye

A+A-

 

Sık kullandığımız yolların birinde karşılaştığımız, ‘Kasaplık Hayvan Kesimhanesi’ tabelasını başlık olarak seçtim bu haftaki yazıma...

Ne demek bu?

Neden böyle yazma ihtiyacı duydular? Yumuşatmaya, daha nazik (belki cazip), insanı incitmeyen bir hale mi getirmeye çalışıyorlar bunu...

Kesimhane, salhane, mezbaha sözcükleri zaten ‘hayvan kesilen yer’ anlamına gelirken, ayrıca ve özellikle ‘hayvan’ vurgusu yapmaya gerek var mı? ilk akla gelen soru...

‘Kasaplık İnsan Kesimhanesi’ veya ‘Kasaplık Olmayan Hayvan Kesimhanesi’ mevcut mu ki öyle bir ayırım yapma ihtiyacı duymuşlar? ikincisi...

Yok, komik olmaya çalışmıyorum, sesli düşünüyorum...

Daha da absürd olan, hangi sivri akıllı bulmuşsa, aynı tabelanın üzerine eklenmiş ve İngilizce’de ‘tanıştığımıza memnun oldum’ anlamına gelen ‘nice to meet you’ cümlesiyle yapılan sözde kelime oyunu...

‘Meet’ sözcüğünün yerine sesdeşi, ‘et’ anlamına gelen ‘meat’ sözcüğü kullanılmış ki, bunun Türkçe’deki çevirisi en iyi ihtimalle ‘sizi et yapmak ne güzel’ olabilir!

Ben ve benim gibilerin ‘otobur’ ve ‘etobur’ olma arasında gidip gelen ikiyüzlülüğüne hiç iyi gelmiyor bunun gibi paldır küldür konuya girişler, lafı dolandırmayan ifadeler.

Bir zamanların vejeteryanı ben ve benim gibiler yediğimiz şeyin et olduğunu bilir ama bilmemezlikten gelmek isteriz. Daha doğrusu ‘et yapma’ aşamasını düşünmemeyi seçer; bu gerçekten kaçınır, onu şiddetle inkar ederiz.

Yemek yerken ‘oğlacık’ ‘kuzucuk’ ‘danacık’ gibi ifadeler kullananlara kızgınlıkla bakar, kınarız. Oysa aynı sofrada yer alırız biz de ve o kişilerle aramızdaki tek fark ancak lokmalarımızı yutmadan önceki çiğneme süremiz olabilir...

Etle oldum olası aram kötü olmuştur. Ta küçükten kıyma, ya da herhangi bir yerinde sinir, kemik, kıkırdak, yağ, deri olan etleri yemiyordum. Sonra İstanbul yıllarında başlayan ve on yıl süren vejeteryanlık, Düşlem’e hamile olduğum 2006’da sona erdi. Şimdi arasıra da olsa et pişiyor evde, ama çiğ ete ilk kez Edim doğduktan sonra dokundum.

Ben hep mi böyleydim? Yoksa ilk evcil hayvanım ‘Hasan’la ilgili travmam mı önayak oluyor ‘inkar’ tadındaki bu savunma mekanizmasına bilmiyorum.

(Evcil hayvanım Hasan’la ilgili travmamdan başka bir yazıda bahsetmiştim, uzun uzadıya yazmaya gerek yok, yine de bilmeyenlere kısaca anlatmakta yarar var: Hasan’ı bir zamanların meşhur Saray Hotel’in yılbaşı balosu piyangolarından birinde kazanmıştık. Doğrusu, babam kazanmıştı, o nedenle de isim babası yapmıştık onu. Hasan bir kuzucuktu. Ona nenemin arka bahçesinde gözüm gibi bakmış, yürüyüşlere çıkarmış, hatta bisikletime bağlayıp beraberce mahallede fink atmıştık. Sonra bir gün Hasan ortadan kayboldu. Bu kayboluşu sorgulamam yıllar sonra oldu. Ve ailecenek yediğimiz Pazar günü kebabının bu süpheli kayboluşla doğrudan bağlantısı vardı tabii ki...)

‘Evcil’ hayvan travması yine de bir yere kadar göstermiş etkisini ki, vejeteryan olmadığım geriye kalan 26 yılda insan eti hariç her çeşit eti yemiş Kenya doğumlu Çinli yengemiz kadar olmasa da, bugüne kadar sanırım domuz dahil tüm ‘kasaplık’ hayvanlarını, bilimum ‘deniz’ hayvanlarını ve çoğu bilmeden de olsa bir takım ‘av’ hayvanlarını yemişliğim var. Bunlara artı olarak da garavolli, tırtıl, kurbağa, yılan, fok, timsah ve kanguru etini de denemişliğim... (Bir prova sırasında da büyükçe bir örümcek yutmuştum yanlışlıkla, öğür öğür ancak bir bacağını kurtarabilmiştim – onu da eklemeli mi ki bu listeye?)

Adı ikiyüzlük de olsa yediğim şeye bir surat eklediğim an midem düğümleniyor, lokmalar boğazıma diziliyor.

Yolda kamyonet dolusu hayvan görüp de, “kuzular nereye gidiyor?” diye sordukları zaman çocuklarımız... bir anlık panik sonrası, “pikniğe!” diye cevap veren ebeveyenlerdeniz biz. Daha küçükler, “kesimhaneye, kesilmeye... akşama da onları yeriz herhalde” diye cevap veremiyoruz henüz...

Doğru mu yapıyoruz bilmiyorum. Onları daha ne kadar koruyabiliriz bu gerçekten? Korumalı mıyız?

Mesela yaşadığımız mahallede hayvan besleyen, sonra da dönem dönem oğlacıklardan birini kesip yiyen çocuklu bir aile var. Kesim günü mahallenin bütün çocukları toplanıp seyrediyorlar. Bizimkiler hariç. Böyle günlerde onları evde tutmak için türlü şaklabanlık yapıyoruz.

Belki de biz hazır değiliz onlara bunu söylemeye, zaman kazanmaya çalışıyoruz.

Gel gelelim yazının başlığına, bu gibi yerlerle ilgili kapalı kapıları ardında dönmesi muhtemel bir sürü hikaye geliyor halıhazırda hastalıklı akıllarımıza... Ama bir de zaman zaman, doğru yanlış duyduklarımız, spekülasyonlar var.

Hayvanlara yapılan hormonlu iğneler... Aşırı sıcak, ya da hastalık nedeniyle ölen hayvanların kesilip satılması... Özelde tavuklarla ilgili olan, kesilen tavukların kafa ve ayaklarının öğütüldükten sonra akrabalarına yedirilmesi... ve bunun gibi şeyler...

Yani bu yazıyı da yazdıktan sonra iyice midem bulandı, beynim karıncalandı (kendimce et gerçeğiyle yüzleşince), tekrar vejeteryan olasım geliyor ama “etçik isterim” diyen bir kızımız varken, bilmem ki başarabilir miyim? Bakalım...

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1243 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler