1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KARPAZ’DA BİR HAFTA SONU
KARPAZ’DA BİR HAFTA SONU

KARPAZ’DA BİR HAFTA SONU

Stella Aciman: Sıcak bir gün ve bizi kollarıyla sarmaya hazır hafif dalgalı bir deniz… Hayır demek ne mümkün? Tüm haftanın yorgunluğunu lacivert sulara bırakmak...

A+A-

 

 

Stella Aciman

 

Daima söylediğim bir söz vardır; ‘bir ülkeyi tanımanın en iyi yolu o ülkenin vatandaşları ile birlikte dolaşmaktır!’ Ada’ya geldiğim ilk yıllarda değil ama sonraki yıllarda, yerli halktan tanıştığım, arkadaş olduğum insanlarla gezmeye başladım. Hafta sonları gittiğim yerleri bazı kişilerin bilmemesi beni hem sevindiriyor hem de üzüyor. Yaşadığımız ülkeyi yeterince tanımayız ama dış ülkelere gittiğimiz zaman yeni bir yer keşfetmenin heyecanıyla olsa gerek gezilmedik yer bırakmayız ve ayaklarımız saatlerce dolaşmaktan şişer.

Bu hafta sonu da küçük bir grup halinde yollara düştük. İlk durağımız İskele’ydi. Arkadaşımın yeşillikler içindeki evinde konaklayacaktık. Pazar günü ise ver elini Karpaz!

Sıcak bir gün ve bizi kollarıyla sarmaya hazır hafif dalgalı bir deniz… Hayır demek ne mümkün? Tüm haftanın yorgunluğunu lacivert sulara bırakmak, sanki yeni doğmuşçasına sudan çıkmak insana müthiş bir haz veriyor. Ada’lı olup da denizle bütünleşmeyen insanlara hep hayretle bakmışımdır. 

 

Denizin tuzu

Tuzlu su, tıpta zaten binlerce yıldır kullanılıyordu. Modern tıbbın babası olarak bilinen Hipokrat, deniz suyunun balık adamların yaralarını iyileştirmedeki etkisini keşfettikten sonra onu hastaları üzerinde kullanmaya başlamıştır. Alternatif tıp ve spa uygulayıcılarının tuzlu su tedavisi “talassoterapi” ya da “deniz banyosu” hastalıklarında kullanılıyor. Deniz tuzu, buharlaşan deniz suyundan elde ediliyor. Dünyanın hemen her köşesindeki spa merkezleri, güzellik terapilerinde, deri soyma işleminden masaj terapisine kadar deniz tuzunu kullanıyor.
Deniz tuzu ayrıca toksinleri deriden uzaklaştırma, kas gerilmesini iyileştirme, ağrı ve sancıları azaltma yeteneğine sahip. Tuzlu suyun soğuk algınlığı, grip gibi yaygın hastalıkların belirtilerini de azaltma yeteneği olduğu biliniyor.

 

Yürüyüş ve çöp

Göz alabildiğince uzun bir sahilde yapılacak bir yürüyüş olmazsa olmazım benim. Öğleden sonra güneşin yakıcılığını kaybetmeye başladığı anda incecik kumların üzerinde çıplak ayakla yürümek ne müthiş bir duygu; hele yanınızda size eşlik eden arkadaşlarınız varsa ve sohbet koyuysa  ‘mutluluk bir andır o da bu andır’ diye düşünürsünüz. Sanki bu söz kendini kanıtlamak istercesine o an karşımıza kumların arasında gelişi güzel atılmış plastik su şişeleri, çeşitli yiyecekler, cips torbaları olarak karşımıza çıkıyor ve içimizdeki mutluluğu yok ediyor. Tabii o ana kadar yapılan hoş sohbet yerini; Kıbrıs’ın pisliği, insanların duyarsızlığı olarak değiştiriyor ve boş sohbete dönüşüyor. Evet… Boş sohbet! Neden mi? Buyurun birlikte bakalım… Herkes ‘ben asla yollara, deniz kıyılarına vb. yerlere çöp veya sigara izmariti atmam!’ diyor. ‘Peki, ülkeyi yaşanmaz bir hale getiren çöpleri oraya buraya kim atıyor, gökten mi iniyor?’ diye bir soru geliyor akla. Arabaları kirlenmesin diye sigara izmaritlerini yola atan ne çok insan görüyorum şu ülkede… Ada’ya geldiğim ilk yılda, önümde giden arabadan atılan pet bir su şişesi arabamın ön camında patlamıştı. O kadar sinirlenmiştim ki arabayı takip edip, önünü kesmiştim. Pet şişeyi dışarı atan adamın duyarsızlığını, güzel bir iş yapmışçasına sırıtışını hiç unutamıyorum. O günden sonra daha kötü çöp maceralarım da oldu ama Ada’da bu konuyla ilgili değişen hiçbir şey olmadı…

 

Keyfe dayak!

Boş sohbeti bir yana bırakalım ve yolumuza devam edelim… O akşamı yine deniz kıyısında, ay ışığının doyumsuz görüntüsü eşliğinde Kıyı Restoran’da geçirmeye karar verdik. Buz gibi beyaz şarap ve balık… Müthiş değil mi? ‘Mutluluğu yakaladık’ diye düşünürken restoranın arkasındaki otelden yükselen ‘haydi eller havaya’ misali müzik mutluluğun anlık olduğunu hatırlattı yine. O da yetmedi; sol tarafımızdaki ve bizim restoranda aynı anda başlayan canlı müzik yeri göğü inletmeye başladı. O andan itibaren dayak mı yedik, yemek mi yedik anlayamadık. Masadaki herkesin yüzü düşmüş, sohbet durmuştu… Önce çöp, sonra ses kirliliği… Bizim mutluluk yerlerde sürünüyor, aynen ruhlarımızın süründüğü gibi.

Geceye yayılan Ağustos böceklerinin sesleri beni uykuyla buluşturdu… Galiba mutluluk uykuda geçirilen zamandı; eğer bir kâbus uykunuzu bölmezse.

 

Gabiralıkta zeytin

Sabah cıvıl cıvıl kuş sesleriyle uyanmak insana umut, çocuklar neşe, içilen bir bardak çay ise keyif veriyor… İşte böyle bir ruh haliyle Pazar gününe başladık ve yola düştük. Kumyalı ve Nitovikla… Sabah kahvaltısı için özel bir mekân. Zekai Altan’ın güler yüzü karşılıyor bizi. Biraz hoş-beşten sonra masamıza oturuyoruz. Fırından taze çıkmış çörek ekmek, çeşit çeşit Kıbrıs’a özgü reçeller, gabiralık üzerinde kızarmış köy hellimi ve zeytin,  harup-üzüm pekmezi, çakıstes, köy yumurtası, organik domates, acur… ve yine fırından taze çıkmış zeytinli, ballı börek, incecik açılmış katmer… Siz hiç dribitez bitta yediniz mi? Ada’da unutulan lezzetlerden birini Zekai Hoca geçmişten günümüze getirmiş. Ne olduğunu, nasıl yapıldığını anlatmayacağım… Gidin ve tadın, hatta kendi ellerinizle yapın diyeceğim. Nitovikla’da geçirdiğimiz zamanın ruhu vardı bizleri mutlu kılan. 

 

“Alın pisliklerinizi…”

Ve… Ayios Philon! Bu ufak koyda denize girmek, suyun içinde oluşmuş kayalıkların üzerlerinde oturarak yukarıda kalan kiliseyi seyretmek insana keyif verir ve tarihin içine çeker. Denizin mavisini, berraklığını gördüğünüz an “memleketimin insanı reklam filmleri çekmek için neden Maldiv Adalarına gider de burnunun dibinde duran bu turkuvaz denizi nasıl görmez, bilmez?” diye düşünür, hayıflanırsınız. Sessiz, durgun adeta göl gibi suyu olan bu deniz bedeninizi öylesine sarar ki, kendinizi o büyüden saatlerce kurtaramazsınız.

800 metre uzunluğundaki sahil ve Ronnas Körfezinden sonra Kıbrıs’taki ikinci önemli Chelonia Mydas türü deniz kaplumbağalarının üreme alanıdır. Koruma altında olan sahilin o günkü halini, içler acısı bir görüntü olarak niteleyebilirim ancak. Kusmuştu deniz ona verilenleri, intikam alırcasına… Koca ağzından böğürerek sahile kustuğu tüm pislikleri suratımıza vurmuştu… Sanki ‘siz bana acımadınız, ben de size acımayacağım!’ dercesine. Ne kaplumbağa yuvaları ne de o güzelim temiz kum kalmıştı. Arkadaşlarımın yüzlerine baktım… Gözler puslu, yürek acı içinde, yüzlerde ise utanç vardı.

Her şeye karşın mutlu olmak için gitmiştik onca yolu.

 

Deniz, balık ve günbatımı…

Güneş kızıllaşarak denizin üzerine inmeye başladığında turkuvaz sulara veda etme vaktinin geldiğinin farkına vardık, hiç istemeden toparlanmaya başladık. Yukarıda, kilisenin yakınında o engin denizi tepeden kucaklayan tipik bir balıkçı lokantasının çağrısına cevap vermemek olanaksızdı. Taze balık, biraz içki ve büyüleyici bir günbatımı… Bir tarafımızda Akdeniz, diğer yanımızda Ayios Philon Kilisesi…

Tarihe yolculuğa çıkın ve bir gün yolunuzu buraya düşürün; günbatımında güneş uzakta suya kavuşurken denize girin. Binlerce yıl önce kralların boşuna bu sahillerde yıkanmamış olduğunu anlayacaksınız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 583 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler