1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KARAR VERME ZAMANI…
KARAR VERME ZAMANI…

KARAR VERME ZAMANI…

Neresinden bakarsanız bakın tuhaflıklarla dolu Erdoğan ziyareti, Türkiye açısından işlevini tamamlamış görünse de, Ada’da, Avrupa ve dünyada bir süre daha tartışılacak. TC Başbakanı aynı anda hem Türkiye’ye, hem Kıbrıs’ın Kuzeyine ve G

A+A-

 

Neresinden bakarsanız bakın tuhaflıklarla dolu Erdoğan ziyareti, Türkiye açısından işlevini tamamlamış görünse de, Ada’da, Avrupa ve dünyada bir süre daha tartışılacak.

TC Başbakanı aynı anda hem Türkiye’ye, hem Kıbrıs’ın Kuzeyine ve Güneyine, hem AB’ye, hem BM’ye, hem İsrail’e, hem Ortadoğu’ya sarsıcı mesajlar vererek adeta “bir taşla kuş katliamı” yaptı.

Tarihinin en ciddi krizlerinden birini yaşayan; Yunanistan, İtalya, İspanya ekonomilerinin çökme noktasına geldiği, yeni ve daha büyük bir ekonomik kriz beklentisi içerisindeki “hasta adam” AB karşısında kendisini önceki dönemlerle kıyaslanmayacak kadar güçlü gören Türkiye’nin Başbakanı, Kıbrıs’ın Kuzeyinden Avrupa’ya meydan okudu.

5-6 gün içerisinde İsrail’den “özür dilemesini” bekleyen, aksi takdirde Gazze’ye gideceğini açıklayan ve çalkantılarla sersemlemiş Orta Doğu’ya Osmanlı kükremesini yeniden duyuran Erdoğan’ın Kıbrıs gösterisi; gerek organizasyonu, gerek şartları açısından “tadından yenmez” bir meydan okumaydı gerçekten…

Üstelik şeytan hiç olmadığı kadar yardımcıydı kendisine. Güneyde yaşanan bir felaketin ardından Rum Yönetimi’nin KKTC’den elektrik almak zorunda kaldığı, binlerce öfkeli insanın Başkanlık Sarayı kapısına yığıldığı bir dönemde Avrupa ve dünyanın gözlerinin içine baka baka, 2012 yılının 2. Yarısında AB Dönem Başkanı olacak olan Kıbrıs Cumhuriyetinden söz ederken, “Kıbrıs Devleti diye bir şey yoktur!” dedi Erdoğan.

Türkiyeli Türkler, Başbakanın Kıbrıs “çıkartmasını” adeta “huşu” içerisinde izlediler. İşte yıllar sonra TC Başbakanı yeniden çıkıp “Kıbrıs Türktür Türk Kalacak” diyor, “tek bir asker dahi çekmeyiz” demenin de ötesinde, her şey olmuş bitmiş gibi helikoptere binip “şuraya şu yapılsın, buraya bu yapılsın” diyerek “patronun kim olduğunu” dosta düşmana gösteriyordu!

Aslan sosyal demokratlar bile kendilerini tutamayıp “hah işte böyle! Oh be!” dediler. CHP “Başbakan nihayet gerçekleri anladı ve bizim yıllardır savunduğumuz çizgiye döndü” açıklamasını yaptı.

Eğer Türkiye açısından bakarsak, TC Başbakanı Türk diplomasisini hayli sıkıntıya sokacak bir gösteri yaptı.

“Kıbrıs diye bir Devlet yoktur” diyen TC Başbakanı herhalde “neyin garantörlüğüne dayanarak” Kıbrıs’ın Kuzeyinde bulunduğunu, neyin garantörlüğüne dayanarak 50 bin asker bulundurduğunu, neyin müzakeresini yaptığını açıklamak zorunda kalacaktır…

BM’de, AB’de yan yana oturduğunuz, uluslar arası toplantılara davet ettiğiniz; uluslararası ekonomik, siyasi, kültürel, sportif organizasyonlarda yan yana olduğunuz, “ek protokol” konusu yaparak altına imza attığınız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin olmadığını söylemek, buna karşılık “vardır” dediğiniz KKTC’yi resmen bu ortamların hiç birinde “var edememeniz kuşkusuz hayli tuhaftır…

TC Başbakanının Kıbrıslı gazetecilere “kaç çocuğunuz var?” sorusunun ardından aldığı yanıttan memnun kalmayarak “ya işte bakın, hem çocuk yapmıyorsunuz hem nüfus aktarmamızdan şikayet ediyorsunuz. Çocuk yapsaydınız nüfus aktarmak zorunda kalmazdık” demesi tuhaflığın da ötesinde şoke edicidir. Bir TC Başbakanı ilk kez resmen “nüfus aktardığını” ve bunun “meşru bir gerekçeye dayandığını” ilan etti. “Ne yapalım yani, Kıbrıslı Türkler istediğimiz kadar üremiyor, biz de nüfus aktarıyoruz!”

Bütün bunlar “zaman içerisinde” daha detaylı biçimde okunabilecek, etkileri zaman içerisinde daha iyi anlaşılabilecek yepyeni bir dönemin tescilinden başka bir şey değil Türkiye açısından.

AMA YA KIBRISLI TÜRKLER?...

Erdoğan’ın 2 günlük ziyaretini izlerken Kıbrıslı Türkler açısından yolun sonuna gelindiğini ve bundan sonra her şeyin herkes açısından çok farklı olacağını görmek hiç de zor değil.

İşbirlikçilikte mide bulandırma sınırlarını çoktan aşan UBP Hükümeti, ancak koloni rejimlerinde görülebilecek bir biat gösterisiyle patronu önünde düğme ilikleyip temennalar etmekle kalmadı. “Başka bir devletin” Başbakanının gelip kendi devletinin ekonomik, siyasi ve sosyal geleceğine ilişkin ültimatomlar vermesine, kendi halkına karşı psikolojik şiddet uygulamasına izin verdi.

Lefkoşa sokaklarında sendikacılara, gençlere uygulanan şiddetin görüntüleri gerçekten tiksinti vericiydi.

TC Başbakanı Mağusa’da konuşurken Türkiye ve KKTC bayrakları sallayanların “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları atması şaşkınlık vericiydi.

Bence daha da şaşırtıcı olan, Kıbrıs muhalefetinin sefaletiydi. TC Başbakanı ve UBP’li işbirlikçileri ne kadar “organize ve profesyonel” bir görüntü verdiyse, Kıbrıs muhalefeti o kadar dağınık, o kadar amatör ve iş bilmez bir müsamere görüntüsü sergiledi.

Hiç değilse 1 günlüğüne ülkede hayatı durduracak bir genel grev çağrısı yapmayı bile akıl edemeyen sendikacılar, ortalarda görünmekten kaçınıp tabanlarını perspektifsiz ve başıboş bırakan sözde sol partiler, üniversite öğrencilerinin bile daha iyi bir örgütlenme yapabileceği cılız protestoların ardından devrim yapmış edasıyla kabaran “solcular”! Ve günün sonunda “Kıbrıs Kıbrıslılarındır” gibi ilkel, faşizan bir sloganın ötesine geçemeyen bir muhalefet!

Sosyal paylaşım ağlarında benim Türkiye’de görmeye katlanamadığım “ulusalcı” söylemlerin Kıbrıslıcasının giderek artan dozda yükselmesi bir yana, derin bir yılgınlık, umutsuzluk ve öfke dalgasının iyice darmadağın ettiği her yaştan Kıbrıslı!

Herkes herkesi suçluyor!

Sanki sokakta eli yüzü düzgün bir organizasyon gerçekleştirmiş gibi, Erdoğan’la görüşen ve Kıbrıslı Türklerin sıkıntılarını tam da olması gerektiği gibi yüzyüze dile getiren siyasi partilerle “kafa bulan”; siyasal iletişimi ve diplomasiyi küçümseyen, bir tuhaf muhalefet!

Sanki bir siyasi partinin faaliyeti tek boyutlu planlanmalıymış gibi, bir yandan üst düzeyde “konuk başbakan” ile görüşmeyi, öbür yanda tabanını “iyi planlanmış sivil organizasyonlara yönlendirmeyi” beceremeyen, “merdiven çıkarken sakız çiğneyemeyen” CTP, TDP gibi partiler!

Kimse gücenmesin ama Kıbrıslı Türkler bu kadar amatörce bir muhalefeti hak etmiyor!

Şimdi her ne olduysa oldu… Önümüze bakalım…

Herhalde görüldü ki, önümüzdeki dönem daha fazla entegrasyon, daha fazla asimilasyon dönemi olacak… Üstelik öyle artık eskisi gibi üstü örtülmeden, açık açık!

Ben öncelikle CTP ve TDP’nin Erdoğan’a Kıbrıslı Türklerin sorunlarına ilişkin sundukları dosyayı ve yapılan görüşmede neler konuşulduğunu, nasıl bir yaklaşımla karşılaştıklarını merak ediyorum. Herhalde bu iki parti kamuoyuna bu görüşmelerin içeriğini ve bu içerik doğrultusunda analizlerini ve öngördükleri yol haritasını sunacaklardır…

Türkiye ve Erdoğan düşmanlığıyla “süslenmiş” kof Kıbrıs milliyetçiliği lafazanlıklarıyla bir yere varılamayacağı, bunun yerine akılcı, gerçekçi, tatmin edici ve Kıbrıs’ın Kuzeyinde yaşayan herkesi kucaklayan bir muhalefet anlayışı geliştirme zorunluluğu herhalde artık anlaşılmıştır.

Türkiye ve Erdoğan’la kavga etmenin kimseye bir yararı yok! Açık konuşmak gerekirse, Kıbrıs muhalefetinin mevcut durumuyla edilemez de zaten… O’na böylesine elini kolunu sallayarak toplumunuza ayar verme ortamı sağlayan işbirlikçilerinizle kavga edin asıl!... Bu hem daha kolay, hem daha gerçekçi bir hedef.

Kıbrıslı Türkler tarihinin en güçlü hükümetinin iş başında bulunduğu “anavatanla” kavga edemez belki ama onun Adadaki gücüne zemin oluşturan işbirlikçilerini yerinden ederek tavır geliştirebilir. Şurası açık ki, kimse organize, birleşmiş, kararlı bir muhalefet geliştiren Kıbrıslı Türklere rağmen bir şey yapamaz Adada…

Erdoğan önünüze bir resim koydu 20 Temmuz’da. Bu resmin parçası olmak isteyip istemediğinizi göstermenin yolu, yolunuza işbirlikçilerinizle devam edip etmeyeceğiniz kararını vermenizden geçiyor…

Ve bu kararı vermek için zamanınız sandığınızdan çok daha az…

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1166 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler