1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Karada Yüzmek...
Karada Yüzmek...

Karada Yüzmek...

Deniz ülkesiyiz vesselâm... dört yanımız sularla çevrili, küçücük bir ada; Akdeniz’in doğusunda. Nice denizciler gelip geçmiş bu ada’dan. Denizci olmasalardı elbette aşamazlardı engin suları. Ama karada kalanlar yüzmek yerine at sırtında dolaş

A+A-

 

 

Deniz ülkesiyiz vesselâm... dört yanımız sularla çevrili, küçücük bir ada; Akdeniz’in doğusunda. Nice denizciler gelip geçmiş bu ada’dan. Denizci olmasalardı elbette aşamazlardı engin suları. Ama karada kalanlar yüzmek yerine at sırtında dolaştı, fethetti yüzyıllar boyunca, gidebildiği yerleri. Böylece şu durum ortaya çıkar oldu: Karadakiler at bindi, denizdekiler yüzdü, yelken açtı... yani bulunduğunuz coğrafya’nın önünüze koyduğu doğal imkânlar; insanın gelişim ve marifetlerini de biçimlendirmektedir. Doğalı budur yani...

Peki bizim şu küçücük ada’mızda, biz adalılar ne kadar denizle barışığız? Deniz’i ne kadar yaşar, içselleştirir, damarlarımızdaki kana alternatif tuzlu su katarız?

Bu adaya gelen tüm kültürler, nereden gelmiş olurlarsa olsunlar; denizci olmak durumundaydılar. Böylece bu ada üzerinde yaşayan insan topluluklarının da “genelde” denizci atalarının olduğu bir gerçek. Böyle düşününce; her adalının yüzmeyi bilmesi gerektiği düşünülür.

Mesarya’nın ortasında yaşam süren insanların asırlarca toprağa bağlı, topraktan ürettikleriyle yaşam sürdürmek durumunda oldukları düşünülürse, belki o yılllarda denize ulaşmak için eşek sırtında en az yarım gün yol almaları gerekebilirdi. Ama yakın geçmişe uzandığımızda, ‘50’li yıllardan itibaren bisikletlerle Lefkoşa’dan 3.Mil’e denize gelen Lefkoşalı gençleri de biliyoruz. Demek ki ulaşım imkânları arttıkça denize ulaşım da kolaylaşmaktaydı. Bu durumda adalı olmanın meziyetlerinden biri olması gereken; denizle yaşamak; bizden çok da uzak bir durum değildi.

Ben kendimi bu konuda avantajlı hissediyorum. Deniz kenarı bir yerde dünyaya geldim; Limasol. Dedem denizciydi, yolcu tekneleri vardı ve denizle içiçeydik. Ayandon’da oturanlar daima denizin içerisinde oldular. Balıkçılıktan tutunuz da yaz geldi mi, Taksim Denizi (Ayandon), mahalle sakinleriyle dolardı. Küçük ahşap iskeleleri vardı tekneler için, onların üzerinden denize kendini bırakan çocuklar vardı. Hemen yandaki Koka kola’nın sahilinden girenler de vardı. Sonra Ladies Mile... metrelerce içeriye doğru yürüdükçe suyun hâlâ dizlerinize gelen bir sahili vardı. Dedim ya biz şanslıydık ve denizi içimize sindirebildik.

Bugün yeni bir akım başladı, denize bizi yaklaştıran, motive eden bir gelişme. “deniz araçlarına olan ilgi”. Kamışla balık tutma zevkini yıllarca yaşayanlar bu kez küçük balıkçı tekneleri almaya başladılar. Diğer yandan hız tutkunları jetski’lerle denizde sürat yapmayı, belki de denizle oynamaya başlar oldu. Bu aslında “öze dönüş” bence. Yani deniz’e, deniz insanı olmaya. Nedeni ve amacı ne olursa olsun, bu yöndeki ilginin artması, biz adalıların;  

yarattığımız kara havuzlarına tutsak olmaktan kurtulmamıza bir neden yaratacaktır.

 Elbette karada yüzmek mecburiyetinde kalışın de nedenlerinin başında; bulunduğunuz bölgede yer alan deniz sahillerini, toplum olarak “ücretsiz” ya da “hakkıyla ücret” şeklinde ne kadar kullanabilme şansımızın olabilmesiyle alâkalıdır. Mağusa, Karpaz, Güzelyurt bu konuda Girne’ye göre çok avantajlı. Ama yine de “denize kaçış” giderek gelişmekte.

Çocukluğumdan beri hep bir hâyâlim olmuştur. Yelkenli bir teknemin olması. Ortaokul sıralarında Dedeme Girne limanında yaz ayları teknelerde yardım ettim, eski denizcilerle birlikte çalıştım. Aynı hâyâli benimle birlikte paylaşan dostum Mehmetali Akçal’la, brandadan küçük tekne yaptık, ağ döktük, balık tuttuk. “Battumari” yaptık balıkları ürkütmek ve ağa takılmalarını sağlamak için. Bu aleti unuttuğumu sanmıştım, meğer insan hiçbirşeyi unutmuyormuş...Battumari... büyük bir maşappanın (maşrapa) kapalı tarafına bir süpürke değneği çakar, suya açık tarafıyla kuvvetle daldırdığımızda, deniz altında acayip ses titreşimleri yayardı. İşte Battumari de buydu... hâyâl dedik ya... gün geldi bu ülkede yelkenciliğe olan merağın gelişmekte olduğunu da görüyoruz. Bundan dolayıdır ki iki yıl boyunca bu hâyâlimi gerçekleştirmek için “el yordamıyla” değil, bilinçli, pratik-teorik eğitimimi, yelkencilik konusunda sevgili dostum Ünal Dede’den aldım. İnanılmaz zevkli ve eğitici dersler oldu. Tümü de denizde ve bire bir “yelken dünyasını” yaşayarak; düğümlerden, yelken kullanımına, alınması gereken önlemlerden, denize düşen adamı kurtarmaya kadar her şey. 2 yıl, 2 seviye. 3. Seviyemiz artık tam manasıyla tecrübe edinmeye yönelik. Gece seyirleri, uzun yol teknede geçirmek vb. Bu eğitimi yakın zamanda belgesel olarak da paylaşacağız, müjdesini vereyim... Bununla da kalmadık, bu işi “resmi” hale getirmek için, YDÜ’de her yıl yapılan ve soruları Türkiye’den gözlemciler tarafından getirilen “Amatör Denizci Belgesi (Kaptanlığı) sınavına da girdik. Sonuçları bekliyoruz. Ama sonuçta böylesi bir belgeyle “resmi” olarak gidemeyeceğiniz yer yoktur.  Kısmet... belki birgün kendi yelkenlimi alır ve bu dünyayı birebir yaşarım, Karada Yüzmeyi bir kenara bırakarak...

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 932 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler