1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KAFA...
KAFA...

KAFA...

Türkiye’den Kıbrıs’a, Kıbrıs’tan Türkiye’ye dönük bir okuma yapabildiğimizde belki her şey biraz daha berraklaşabilecek. Sadece şu meş’um Kıbrıs sorunu açısından değil, on yıllardır Türkiye’nin başını dertten çıkartmaya

A+A-

 

 

 

Türkiye’den Kıbrıs’a, Kıbrıs’tan Türkiye’ye dönük bir okuma yapabildiğimizde belki her şey biraz daha berraklaşabilecek. Sadece şu meş’um Kıbrıs sorunu açısından değil, on yıllardır Türkiye’nin başını dertten çıkartmayan Türk kafasının temel kodlarının deşifre edilmesiyle birlikte pek çok sorunun çözülebilmesi açısından üstelik…

21. yüzyıla taşıdığımız Türk kafası 19. Yüzyılın sonlarına doğru inşa edilmeye başlandı. Çatırdayan Osmanlı’nın enkazı altından Türk “cemaatini” selametle çıkarabilmenin yolu, ulus devletin keşfi ve Türkçeye tercüme edilmesinde bulundu. Mustafa Kemal bu zorlu görevin üstesinden gelme yolunu “Anadolu’nun gerçekten Türkleştirilmesi” ile buldu. Bir anlamda, İttihat Terakki’nin başlattığını tamamladı.

Ne Selçuklu’nun, ne Osmanlı’nın cür’et edebildiği Anadolu coğrafyasının “tek devlet, tek millet, tek dil, tek din” ekseninde tek renge büründürülmesi “modern” Türkiye’nin kurucularının siyaseti haline geldi.

Osmanlı’nın küçümsenen Türk tebaasına güçlü bir ulus bilinci aşılama süreci, diğer tüm kimliklerin reddi ve aşağılanması, günün sonunda da eritilmesi ya da kovulmasıyla tamamlandı.

Bugün ezelden beri böyle olduğuna inandı-rıl-dığımız o kafa, hepitopu 1 yüzyıllık toplum mühendisliğinin ürünü.

Bir zaman makinesine girseniz ve 1922’ye gidip “Türkiye yalnıza Türkçe konuşan Sünni Türklerindir” deseniz herhalde suratınıza tuhaf tuhaf bakar, size deli muamelesi yapıp “peki ya Kürtler? Ermeniler? Rumlar? Çerkesler? Lazlar? Süryaniler? Aleviler? Ortodokslar? Yahudiler? “ diye başlayan uzun bir topluluk listesi çıkartırlardı.

Ne yazık ki geride bıraktığımız yüzyılda o “deliliğin” egemen olduğu bu coğrafyada 1922’nin o dil, din, kültür, kimlik zenginliği; tek dilli, tek dinli, tek kültürlü, tek kimlikli bir yapıya dönüştürüldü.

Problem; “egemenlik ulusundur” denilen noktada, ulusun homojen bir Türklük tanımı üzerinden yapılmasıydı.

Mustafa Kemal’in “ulus” dediği, Anadolu’yu oluşturan çok kimlikli, çok kültürlü yapı değil; “tekleştirilmiş” ve (bazıları için korkutucu olmayabilir fakat bence çok korkutucu biçimde) egemenliği hiç kimseyle paylaşmama andı içmiş bir anlayışın ürünü olarak inşa edildi.

12 Eylül generallerinin ahlaksızca uydurduğu ve bugün tuhaf biçimde kendisini solda ifade eden bir kısım zevatın bile savunmakta beis görmediği sözde “kafatasçı olmayan Atatürk milliyetçiliği” aslında buz gibi ırksal ve dinsel bir omurga üzerinde kuruldu: Türklük ve Sünni İslam!

O sözde solcuların hesaba katmadıkları şey, yine 12 Eylül sonrasında kafatasçı milliyetçilerin yeni meşruiyet teorisi haline gelen ve adına “Türk-İslam sentezi” denilen garabetin de buz gibi, Kemalist anlayışın Türklüğe ve Sünni İslam’a dayalı zihniyetiyle bire bir örtüştüğüdür.

Hesapta lağvedilen Hilafetin yerine, Osmanlı hilafetinin tahayyül bile edemeyeceği güçlere sahip olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı da işte o kafanın üretimlerinden biridir. 2012 Türkiye’sinin sözde Kemalist laiklik anlayışının temelinde dinin devletleştirilmesi, üstüne üstlük o güne kadar eşine rastlanmamış biçimde bir tek dinin, tek bir mezhebinin devlet eliyle semirtilmesi! Bugün o pek övünülen laiklik bundan ibarettir ve kendisini solda ifade eden zevatın böyle bir kepazeliğin bayraktarlığını yapması hazin olmanın da ötesindedir.

Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca Sünni Türkler dışında kalan hiçbir unsur için hiçbir zaman güven içerisinde ve kimliğiyle gurur duyacağı bir yurt olamadı. Ama daha da kötüsü; bu sözde tekleştirilmiş yurt, egemenliği başkalarıyla paylaşmama andını her Allah’ın günü tekrar etmenin yenmeye yetmediği bir korku nedeniyle hiçbir zaman gerçek anlamda Türk’ün de yurdu olamadı.

Bizler, avucumuza aldığımız egemenliğin aslında bütün bu tarih boyunca “sadece kendimize ait bir hak olmadığının” kadim bilgisiyle derin bir içsel suçluluğu da içimizde barındırdık.

Bir yandan elimizde iştahla tuttuğumuz ve hiç kimseciklerle paylaşmaya yanaşmadığımız egemenliğin hazzı, öbür yanda çoraklaştırarak kendimizi yalnızlığa mahkûm ettiğimiz bir coğrafyada bunun bedelini bir gün ödemek zorunda kalma korkumuz… Başkalarının zenginliğinden mal edinenlerin o düşman başına endişeli ruh hali…

Bu böyle olmasaydı Türk kimliğinin altını bu denli kalın biçimde çizme ihtiyacı hissetmez, varımızı yoğumuzu kendimizi ve  Türk kimliğinin kapsama alanı konusunda baskı altında tuttuğumuz kimlikleri ikna etme çabasına harcamazdık…

Anadolu’da egemenliği tekeline alan ve kimseciklerle paylaşmamakta ısrarcı Türk milliyetçiliğinin trajedisi aslında tam da bu noktada başlıyor. Çünkü milliyetçilik, kendisini meşrulaştırmak ve anlamlandırabilmek için tarihe ihtiyaç duyar.

Eğlenceli ama, Türk milliyetçiliği, 1923’ü milat aldığı andan itibaren İngiliz, Alman ya da Fransız milliyetçiliği kadar bile argümana sahip olma şansını kendi elleriyle yok ediyor. Zira İngiliz, Alman ya da Fransız milliyetçisi, milliyetçiliğini imparatorluk geçmişinin üzerine kurarken, Türk milliyetçiliği ya kendisini ya da koskoca bir Osmanlı’yı reddetmenin açmazında bocalayıp duruyor… Varlığını Kemalist Cumhuriyetin tarihle kopuşmasına borçlu bir ideoloji, Cumhuriyet öncesinin kadim tarihiyle nasıl baş etsin?

Türklerin Anadolu’ya gelişi, resmi tarihe göre 1071’e takvimlendirilir ki bu, tamı tamına 941 yıl eder. Bu 941 yılın 89 yıllık bölümü Türkiye Cumhuriyeti, 600 yıllık bölümü ise Osmanlı İmparatorluğudur.

Büyük bir çabayla kafatasçı olmadığını anlatmaya çalışan Türk milliyetçiliği, meşruiyetini geride kalan 852 yıla dayandırıyorsa, son 89 yıllık dönemde yenen haltların hesabını ne kendisine ne de atalarına verebilir.  Tabii hepimizin bildiği gibi, Türk milliyetçiliği 89 yıldan azıcık daha geriye giderse Türk’ün Osmanlı algısındaki pozisyonundan hiç te hoşnut kalmayacaktır, o da ayrı mesele… Aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık hesabı…

Ama durun. Bundan daha trajik olan, kendisini Osmanlı tarihsel mirasının üzerine konumlandıran AKP’nin durumudur.

Bir yandan Kemalizm’in günahlarıyla hesaplaştığını söyleyip, öbür yandan Osmanlı’nın kemiklerini sızlatacak bir milliyetçiliğin post-modern bayraktarlığına soyunmak, AKP ideolojisinin mantıksal ve duygusal yarılmasını oluşturuyor.

Referansları arasında müstesna bir yer tutan Said-i Kürdî’yi ya da vasiyetinde “eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz "Allah ve Resulü; başka her şey hiç ve batıl" demekten ibarettir” diyen Necip Fazıl’ı AKP’nin bugün sergilediği katı milliyetçilikle bağdaştırmak kolay olmasa gerek…

Ulusal egemenliği “Türk kimliği tekeline”, kültürel egemenliği ise “Sünni İslam tekeline” has bir ayrıcalık olarak görme tavrını Kemalizm’den devşirme konusunda hayli kararlı görünen AKP, ideolojik kaynağını 1923’e mi 1071’e mi dayandıracağı sorusuna da yanıt vermiş görünüyor… Zira 852 yıllık mirası reddetmeyenlerin, Anadolu coğrafyasındaki tüm etnik-kültürel ve dinsel unsurlarla egemenliği paylaşmayı esas alan bir yaklaşım geliştirmesi beklenir…

Ancak görünen o ki, yeni AKP milliyetçiliği, esin kaynağını Kemalist üniterizmde bulmuş görünüyor. Yoksa Kıbrıs ve Kürt sorununda ne bu şiddet celal?

Ha, bu arada “Komünist” Hristofias ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenlerinin de bu meselden çıkartması gereken sonuçlar olduğunu hatırlatmakta yarar var…

Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler ile Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yönetenlerin ortak paydasıdır bu… “Egemenliği paylaşmaya yanaşmamak…”

Kıbrıslı Türkler ile Türkiyeli Kürtlerin mücadelesini birbirlerine yakınlaştıran da bu ortak paydadır aslında: Ortak vatanda eşit haklı birer yurttaş olma mücadelesi…

“Komünist olma iddiasındaki” Sn. Hristofias, ideolojisinin temelinde yatan “enternasyonalizme”, “Müslüman olma iddiasındaki” Sn. Erdoğan ideolojisinin temelinde yatan “İslam kardeşliği ve hoşgörüsüne” azıcık sadık kalsalar, bu coğrafya Kürtler ve Kıbrıslı Türkler başta olmak üzere hepimiz için bir cennete dönüşürdü…

Değil mi ama?

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1131 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler