1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. KADINLAR ÖYLE YORGUNDULAR Kİ…
KADINLAR ÖYLE YORGUNDULAR Kİ…

KADINLAR ÖYLE YORGUNDULAR Kİ…

Bir telefonun beni alıp yollara saldığı bir düş mü yoksa gerçeğin ta kendisi miydi… Yoksa, düş ve gerçek birbirine mi karışmıştı… Ayırdında değilim… Galiba, özellikle değilim! “Kadınlar Günü” müymüş neymiş… Gel bir de

A+A-

 

Bir telefonun beni alıp yollara saldığı bir düş mü yoksa gerçeğin ta kendisi miydi…

Yoksa, düş ve gerçek birbirine mi karışmıştı… Ayırdında değilim… Galiba, özellikle değilim!

“Kadınlar Günü” müymüş neymiş… Gel bir de bizi gör… Araban var, atla da gel… Gel ve bir de bizi gör, kadınlığımızı gör…”

Dediğini yapıyorum ve yola çıkıyorum, onlara doğru…

Kadınlar…

Birdenbire, ansızın önüme çıkıyorlar… ya da, ben karışıyorum onların arasına… Birdenbire…

Bir yürüyüş bu… Bir yürüyüş ki sadece ayaklarımla değil… beynim ve bilincimle de…

Öyle yorgundular ki, öyle yorgunum ki…

Yüklü karınlarını, yaşlarını ikiye katlayan yorgun yüzlerini, tarlalarda, mandıralarda, evlerinde yüklendikleri o ağır işçiliği… Çatlağına tencere karası, çocuk / hayvan kakası yerleşmiş avuçlarını… Çamaşır yıkamaktan çatlamış ellerini görmesem, kadın olduklarını anlamayacaktım nerdeyse…

Savaşın içindeydiler hepsi… En zor savaşın..

***

Bir kısmı, “karı kısmı” idi yalnızca… Yedi yaşından beri ağır işçiydiler evde / tarlada…

Bir kısmı, ‘okuma hakkı’nı, eve girecek ekmeğe ya da ‘erkek kardeşe’ bağışlayıp, ‘hayırlı bir koca’ duasına durmuştu… Ama çoğu daha ilk aylardan başlayarak, ‘dayaklı evliliklerin’ kurbanı olmuştu. Dört doğum, iki düşük, iki kürtaj, birkaç bilezik ve yüzük, birkaç elbise…

Ve, çok büyük bir sevgi açlığı…

***

Bir kısmı rahim içi spirallerde donanıp, iki çocuklu yetinirken, bir iş bulma, bulduğu işe sarılma, öylesine yorgunluk ve yatağa ölüsü uzanma noktasında ki bir çoğu…

Bir kısmı, çocuklarla, ev işleriyle, fakirlikle boğuşurken, dişiliğini unutmuş, kocasını, başka bir kadına kaptırmış. Boşanmak istemiyor ama kocası ağır baskı yapıyor… Onu, ölüme iter gibi…

Bir kısmı, bazı erkeklerin, o doymak bilmeyen arzularına / iştahlarına hizmet sunuyor. Patronun, ağır baskısı bir yana, beraber olduğu erkeklerin bazısı, “iyi müşteriyse” iyi ödüyor; bazısı hoyratça, tek kuruş ödemeden tecavüz edip gidiyor… Çok daha kötülerse, dövüp, ezip eleyip öylesine bırakıp gidiyor… Çünkü, “fahişe” etiketi insan etiketinin çok üstüne kazınmıştır…

Bir kısmı, kendince yarı bildiği ya da kulaktan dolma özgürlüklerine sahip çıkmayı, özgür bir kadın olmayı, bir erkek müsveddesi kopyacılığı sanarak, olmadık hatalarını tekrarlıyor…

Bir kısmı – çok az bir kısmı – ise, birer ‘kır menekşesi’ gibi… köşesinde… Sessiz, sakin, kadın olmanın, hoşgörü, sevgi ve paylaşımını yaşıyor… Sevdiği erkeğin gözlerinde, yüreğinde ve teninde…

***

Bir düş müydü yoksa gerçek miydi bunlar…

Birbirine mi karıştırdım ben, düşle gerçeği…

Ayırdında değilim…

***

Galiba özellikle değilim…

 

 


 

Lefkoşa ile ilgili bir başyapıt…

KIBRIS’IN BAŞKENTİ… LEVKOSİA

“Eski, unutulmuş bir mektuptur artık Lefkoşa / Ne yazanı belli ne de gideceği adres…” diye hüznün merdivenlerini tırmanırken yine Lefkoşa sokaklarında… Bir kitap ilişti yüreğime, Galeri Kültür Yayınlarınca basılan: Kıbrıs’ın başkenti – Lefkosia – yazarı: Arşidük Luis Salvator; ki, seyyah kimliğiyle oldukça geniş bir coğrafyada yaptığı gezilerde tuttuğu günlükler, elliyi aşkın kitabına malzeme olmuştur. Çok sayıda dil bilen Salvator kaleme aldığı bu gezilerinde anlattığı yerlerin resimlerini de çizerek, elliyi aşkın kitabında ebedileştirmiştir.

1872 yılı Aralığı ve 1873 Ocak aylarında Kıbrıs’ta bulunan yazar, Lefkoşa ile ilgili izlenimleriyle ilgili notları ve çizimlerini, 1873 Ocak aylarında Kıbrıs’ta bulunan yazar, Lefkoşa ile ilgili izlenimleriyle ilgili notları ve çizimlerini 1873’te Almanca olarak yayınlamıştır. (Galeri Kültür’ün dilimize çevirip bize sunduğu işte bu kitaptır. Bu hizmeti için de Galeri Kültüre yürekten teşekkürler, Çünkü, siz de alıp okuyun göreceksiniz ne kadar etkilenecek ve tekrar tekrar göz gezdireceksiniz…)

 

KIBRIS’IN BAŞKENTİ LEFKOSİA

Kitabın içeriği yazarken bile heyecandan içim titriyor:

1.    Şehir üzerine genel düşünceler

2.    Şehir surları

3.    Kasabanın bölümleri-evlerin içi ve mimarisi

4.    Camiler (Teke) Azizlerin Mezarları

5.    Kiliseler ve Manastırlar

6.    Kamu Binaları-Hamamlar-Hanlar-Pazarlar

7.    Popülasyon-Adetler-Eğlence Anlayışı-Otoriteler

8.    Endüstri ve Ticaret

….

Gravürlere Gelince:

Tüm resimler, yazarın ahşap üzerine yaptığı orijinal çizimlerden fotoğraflanmıştır ve kopyalama, R.von Waldheim’in, Xylography (Tahta baskı) enstitüsü’nde yapılmıştır.

Levhalara Gelince:

. Levkosia . Kasaba Duvarından Lefkosia Manzarası . Famagusta Kapısından Tahta Cala Manzarası . Trifiodis Sokağından Bir Görüntü . Özel Bir Evin Salonu . Ayia Sophia . Baptistery’nin Sundurması . Haidar Pascha Djami Si . Yegni Djami . Venedik Kolonu . Beyuk Khan . Pazardaki Kuyular

Ahşap Oymalar

. Kıbrıs Valisi Mehemed Veiss’in Tasviri

. Venedik Sütunu Üzerindeki Devlet Arması

. Tahta Cala Djamisi’ndeki Çeşme Tasviri

Bu kitap, bir yüzyılı aşkın bir süre önceki Kıbrıs insanı (Türk + Rum ve diğerleri) ve yaşam kültürüyle ilgili, her Kıbrıslı’nın ortak belleğinde derin izler bırakan tarihsel bir dönemi, yazısıyla, çizimiyle ve tarihsel kanıtlarıyla öylesine ayrıntılı bir şekilde gözler önüne seriyor ki!

     Bir diğer özelliği de o dönemin gerçeklerine bir de ‘dıştan gelen bir bilginin, tarihsel tanıklığı’ diyebiliriz.

Bazı gerçeklerin ve değerlerin yitirilince – her iki tarafça da – tekrar elde edilemeyeceği de gelip dayatıyor insan yüreğine ve bilincine.

     Bu kitap, gerçekten de her okuyan için, geçmişimiz üzerinde, pek çok bilgi ve tartışmaya kaynak olabilecek bir eser.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 755 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler