1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kadın Ticareti konusuna doğru yerden bakmak
Kadın Ticareti konusuna doğru yerden bakmak

Kadın Ticareti konusuna doğru yerden bakmak

Yenidüzen’de 14 Eylül’de Didem Menteş imzalı ve “Arka sokaklardaki tehlike: ‘Kadın Pazarı’ ürkütüyor” başlıklı haberi okuyunca, gazetecilerimizin insan/kadın ticareti kapsamına giren konulara “fuhuş tehlikesi̶

A+A-

 

Yenidüzen’de 14 Eylül’de Didem Menteş imzalı ve “Arka sokaklardaki tehlike: ‘Kadın Pazarı’ ürkütüyor” başlıklı haberi okuyunca, gazetecilerimizin insan/kadın ticareti kapsamına giren konulara “fuhuş tehlikesi” gibi basmakalıp yargılarla yaklaştıklarını bir kez daha görmüş oldum. Oysaki Yenidüzen’in eki olarak yayımlanan Adres Kıbrıs dergisinde 2011 yılında Mayıs ayında Uğur Zeynep Aktaş imzasıyla yayımlanan, “Modern kölelik; insan ticareti…” başlıklı yazı aydınlatıcı olabilirdi. Sami Özuslu’nun, 4 Haziran 2012 tarihli, “Seks kölelerinin hazin öyküsü” başlıklı yazısı da var, mutlaka okunması gereken. Ayrıca, Kıbrıs Türk İnsan Hakları Vakfı’nın Mayıs 2012’de yayımladığı, Ceren Göynüklü tarafından yazılan, “Kıbrıs’ın Kuzeyinde Cinsel İstismar Amacıyla İnsan Ticareti” başlıklı raporu da var, bu konularda haber yapan gazetecilere yardımcı olabilecek.   

HABERDE NE DENİYOR?

Didem Menteş imzalı haberde, şehirlerin arka sokaklarında “ucuz kadın pazarları” kurulduğu, “kökü kazınamayan fuhuşun halk sağlığını tehdit ettiği” ifade ediliyor. Restoran ya da kafe görüntüsü veren yerlerde “kadın pazarlığı” yapıldığı, “arka sokaklarda fuhuş yapan kadınların hiçbir sağlık kontrolünden geçmediği” belirtiliyor. Ayrıca, Lefkoşa ve Girne’de “fuhuş furyasının” sürdüğü, ancak Mağusa’da polis belediye işbirliğiyle “fuhuşun kökünün kazındığı” dile getiriliyor.

HABERDE NE OLMALIYDI?

Haberin giriş cümlesinde “kadın ticareti” kavramı kullanılmış, ancak bu kullanım biçimi, uluslararası sözleşmelerde tanımlanan anlamından hayli uzak. Kadın ticareti ya da geniş anlamda insan ticareti, Birleşmiş Milletler tarafından 2000 yılında imzalanan ve Palermo Protokolü olarak bilinen protokolde gayet açık biçimde tanımlandı. Üye devletler, kendi iç hukuklarında bu protokolü yasa haline getirmekle yükümlüdürler. Nitekim TBMM, 2003 yılında çıkardığı bir yasayla protokolü uygulamaya koydu. Protokolde insan ticareti şöyle tanımlanıyor:

“İnsan ticareti, kuvvet kullanarak veya kuvvet kullanma tehdidi ile veya diğer bir biçimde zorlama, kaçırma, hile, aldatma, nüfuzu kötüye kullanma, kişinin çaresizliğinden yararlanma veya başkası üzerinde denetim yetkisi olan kişilerin rızasını kazanmak için o kişiye veya başkalarına kazanç veya çıkar sağlama yoluyla kişilerin istismar amaçlı temini, bir yerden bir yere taşınması, devredilmesi, barındırılması veya teslim alınması anlamına gelir. İstismar terimi, asgari olarak, başkalarının fuhuşunun istismar edilmesini veya cinsel istismarın başka biçimlerini, zorla çalıştırmayı veya hizmet ettirmeyi, esareti veya esaret benzeri uygulamaları, kulluğu veya organların alınmasını içerecektir.” 

Bu tanım çerçevesinde, kadınların kendi rızaları dışında, birileri tarafından “pazarlanması”, pasaportlarının alıkonulması, borçlandırılması, kandırılması yoluyla erkeklerle cinsel ilişkiye zorlanması konusu insan (kadın) ticareti kapsamında değerlendirilmek zorundadır. Bu konu, bu ülkede yasalar insan ticaretini tanımlamamıştır diyerek göz ardı edilemez, hele de gazeteciler hiç etmemelidir. Dolayısıyla, “arka sokaklardaki kadınlar” gibi, gece kulüplerinde konsomatris olarak çalışan kadınlar da, müşterilerle cinsel ilişkiye zorlanıyorsa, kadın ticareti kapsamında suç işleniyor demektir.

Sonuç olarak, haberde, “arka sokaklarda fuhuş” olarak nitelenen konunun aslında ciddi bir “insan ticareti” sorunu olduğu, bu sorunla doğru mücadele edebilmek için mutlaka uluslararası protokole uygun yasal düzenlemeler gerektiği vurgulanmalıydı. Basının bu konuda kamuoyu baskısı oluşturabilecek bir gücü olduğuna inanıyorum doğrusu. Ama öncelikle soruna doğru yerden bakmak koşuluyla. 


Haber için para ödemek: Gazetecilik nereye gidiyor?

Geçen hafta Türkiye’de medya gündemini meşgul eden konulardan birisi, Anadolu Ajansı’nın (AA) 2011 yılında yayımlamaya başladığı “Şirket Haberleri Bülteni” kapsamında verdiği habercilik hizmetlerini 2012 yılı başından itibaren paralı hale getirmesinin yarattığı tartışmaydı. Aslında uygulama başlayalı dokuz ay olmuştu, ama nedense meslek örgütlerinin haberi yoktu.

Konuyu ilk yazan, Gazeteport yazarı Yavuz Semerci oldu. Semerci, 6 Eylül tarihli, “Arınç’ın bilgisi var mı? A.A parayla haber yolluyor!” başlıklı köşe yazısında, “parayla haber yaptırmak mümkün mü? Ya da para karşılığı bir bülteni haberleştirerek abonelere servis yapmak?” diye soruyordu. Anlattığı olay gazetecilik etiği açısından korkunç denecek düzeydeydi. Bir şirketin orta kademe yöneticisinin kendisine, “Valla ne düşünürsün bilmem. Biz parayı bastırıyoruz. Devletin haber ajansı bizim toplantılarımıza geliyor. Kamerayı nereye koyacağına bile karışıyoruz. Ya da bülten yolluyoruz. Verdiğimiz bilgileri haberleştirip tüm basın kuruluşlarına (abonelere) yolluyorlar. Aylık iyi para veriyoruz. Biz sınırsız haber paketine abone olduk. Ete, sabuna dokunmayan ne varsa yolluyoruz. Birileri de oradan alıp öyle veya böyle haberi kendi mecralarında kullanıyor. Sevdik bu işi…” dediğini aktarıyordu.

Ardından, Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı Atilla Sertel, thelira.com muhabiri Ceren Dilekçi’ye yaptığı açıklamada (7 Eylül), “parayı veren düdüğü çalar mantığıyla” gazetecilik yapmanın etik olmadığını söyledi. Aynı haberde görüşü alınan Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Ahmet Abakay da, AA’nın uygulamasının gazetecilik meslek ilkeleri bakımından sakıncalı olduğunu ifade etti.

Konuyla ilgili en sert açıklama Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden (TGC) geldi. 11 Eylül tarihinde cemiyet tarafından yapılan açıklama, “gazetecilik mesleği halkla ilişkilerle karıştırılmamalı” başlığıyla yayımlandı. Açıklamada, şirket aktivitelerinin AA tarafından ücret karşılığı haberleştirilmesinin, Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluklar Bildirgesi’ne aykırı olduğu ifade edildi ve bildirgedeki 12. madde hatırlatıldı: “Gazeteci, mesleğini, reklamcılıkla, halkla ilişkilerle ve propagandacılıkla karıştıramaz. İlan-reklam kaynaklarından herhangi bir telkin, tavsiye alamaz, maddi çıkar sağlayamaz.”

Bu açıklama üzerine AA Genel Müdürü Kemal Öztürk de bir açıklama yaparak TGC’yi, ajansı “haksız biçimde itham etmek”le suçladı. Uygulamanın doğruluğunu savundu. Cemiyetin özür borcu olduğunu söyledi. Ardından, TGC’nin resmi web sayfası Turkish Ajan Hacker Group adlı bir hacker grubu tarafından saldırıya uğradı. Sayfaya, Anadolu Ajansı’ndan özür dileyeceksiniz başlıklı bir duyuru kondu.  

Anadolu Ajansı’nın web sayfasında Genel Müdür Kemal Öztürk’ün konuyla ilgili olarak daha önce yaptığı, “Sesini duyurmak isteyen işletme ve kurumlarımız için büyük fırsat” başlıklı açıklamada şunlar ifade ediliyordu: “..bu amacın gerçekleşmesi, hizmet etkinliğinin daha da geliştirilmesi, daha fazla kurum ve işletmemizin istifadesine sunulması için bu ürünün profesyonel servislerle tanıtılıp, pazarlanması gerektiğini de gördük. Keza hizmet alanların elini taşın altına koymadığı bir hizmet sürecinin sürekli ve kaliteli olamayacağı da aşikar. Bu itibarla 01.01.2012 tarihinden itibaren ŞİRKET HABERLERİ BÜLTENİ’nin abone olan şirketlere ücretli olarak sunulması fikrini benimsedik ve bu süreci başlattık.”

Bu konuda kişisel kanaatim, gazetecilik sınırlarının hayli dışına çıkıldığı yönünde. Kuşkusuz günümüzde medya ile şirketler arasında gazetecilik etiği açısından oldukça sorunlu ilişkiler gelişiyor. Reklam karşılığı haber yayımlandığı biliniyor. Peki kanıtlaması kolay mı, değil. Haber formatında reklamlar var, İngilizce literatürde advertorial olarak geçiyor. Reklaber denebilir mi bilmem. 

Peki, Kıbrıs Türk medyasında durum nedir? Gazete ve televizyonlar içinde, yayımlayacakları haberler için şirketlerden para talep edenler var mıdır? Şirket ve kurumlar, medyaya reklam baskısı yapıyor mu, haberlerimizi yayımlamazsanız reklam vermeyiz diyorlar mı? Şirketlere ilişkin olumsuz haberler reklam baskısı nedeniyle görmezden geliniyor mu? Bu konuda meslek örgütlerinin duruşu nedir? Gazete yayın yönetmenleri ne söylüyor? Bu hafta sorularla yetineceğim.


TAK da barış gazeteciliği yapmalı

Türk Ajansı Kıbrıs’ı (TAK), Kıbrıs Türk medyasının oksijeni olarak tanımlamıştım bir yazımda. Her gün geçtiği 60-100 arası haberle gazetelerin can damarı durumunda. En çok da Kıbrıs sorunuyla alakalı haberlerde önem kazanıyor. Sahip olduğu zengin muhabir ve çevirmen kadrosuyla, takdiri hak ediyor. Ancak, özellikle Kıbrıs sorunuyla doğrudan ilişkili konularda yaptığı haberlerde kullandığı dil, barış gazeteciliği anlayışından hayli uzakta. Bir yandan iki toplum lideri adaya barış getirmek için görüşmeler yapıyor, öte yandan, barış dilinden uzak bir gazetecilik pratiği söz konusu.

Örneğin, 13 Eylül tarihinde, Atlılar Köyü’nde 1974’te Rumlar tarafından katledilenler anısına Atlılar Katliam Çukuru Şehitler Anıtı inşa edileceğinin duyurulduğu haberi TAK, “Rum Çapulcuların Katlettiği Şehitlerin Anısı Anıtla Yaşatılacak” başlığıyla verdi. Başlığı twitter’de eleştiren Milliyet’in Kıbrıs temsilcisi gazeteci Sefa Karahasan, “Bu cümlelerle mi adaya barış gelecek?” diye sordu. Yenidüzen Yazı İşleri Müdürü Cenk Mutluyakalı da köşesinde, “eğer barış istiyorsa bir devlet, dilini buna göre kurar, nefret söyleminden kaçınır” diye yazdı. Her ne kadar, Yenidüzen haberi sayfasında kullanırken dilini düzelttiyse de, birçok medya kuruluşu TAK’ın haberini değiştirmeden kullandı.

Çatışma dili, toplumlar arasında var olan düşmanlık duygusunu ve nefreti daha da çoğaltmaktan başka bir işe yaramıyor. Eğer barış, istenen ve özlenen bir şeyse, işe terminolojiden başlamak; “cani”, “zalim” “vahşi”, “çapulcu”, “barbar” gibi bir tarafı şeytanlaştırıcı sıfatlar kullanmaktan vazgeçmek ve barış gazeteciliği anlayışını yaygınlaştırmak lazım.    


Yenidüzen muhabirlerinin haber karnesi

Geçen hafta (9-15 Eylül) Yenidüzen muhabirlerinin imzasıyla 21 haber yayımlandı. Tanju Konuralp 11, Didem Menteş 8, Meltem Sonay ile haber müdürü Mert Özdağ da 1’er habere. Bu haftanın en üretken muhabiri Tanju Konuralp. (Meltem Sonay ve Fayka Arseven’in yıllık izinde olduğunu anımsatalım)

Yayımlanan haberler içinde; Tanju Konuralp’in Girne esnafının ekonomik sorunlarını ele aldığı “Yok oluyoruz” (9 Eylül) ile Güzelyurt esnafının sorunlarına yer verdiği, “Beceriksiz hükümet bizi bitirdi” (11 Eylül) başlıklı haberleri ve Didem Menteş’in çek yasağına girenleri konu alan, “Karşılıksız ÇEKiyoruz” (13 Eylül) ile işyeri soygunlarını konu alan, “İşyerleri soyuluyor” (15 Eylül) başlıklı haberlerini geçen haftanın dikkat çeken haberleri olarak not ettim. 

Öte yandan, Yenidüzen’de geçen hafta yayımlanan haberler içinde araştırmacı gazetecilik ödülünü Demokrat Parti Genel Başkanı Serdar Denktaş’a vermek lazım. Denktaş, Ercan ihale şartnamesinin Türkiye’deki Çukurova havaalanı ihale şartnamesinden kopyalandığını, şartnamede iç ve dış hatlar terminalinden bahsedildiğini terminalde sıkıştırılmış doğal kullanılacağının belirtildiğini aktarmış.

 

 

     

 

 

 

 

Bu haber toplam 1466 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler