1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Kadın değil, feminist siyasetçi istiyoruz!
Kadın değil, feminist siyasetçi istiyoruz!

Kadın değil, feminist siyasetçi istiyoruz!

Doğuş Derya: Kadın siyasetçileri belli rol ve görevler içine sıkıştırarak kalıplaştırmak, ataerkil kültürün en temel özelliklerinden biridir. Bu kültüre göre “Kadın” dediğinin yeri aslında meclis, parti, sendika değil evidir.

A+A-

 

 

Doğuş Derya (FEMA Aktivisti)

dogus@feministatolye.org

 

 

Kadın siyasetçileri belli rol ve görevler içine sıkıştırarak kalıplaştırmak, ataerkil kültürün en temel özelliklerinden biridir. Bu kültüre göre “Kadın” dediğinin yeri aslında meclis, parti, sendika değil evidir. Dizini kırıp evinde oturmalı, bir meslek sahibi olup çalışacak olsa veya bir örgütün aktif üyesi olacak olsa bile çoluk çocuğunun, varsa evde yaşayan yaşlı veya hasta bireylerin sırtını başını paklamalı, yemeği saatinde sofraya koymalıdır. Ütü, temizlik, çamaşır onun sorgusuz sualsiz kabul etmesi ve harfiyen yerine getirmesi gereken görevleridir. Hani olur da hayata, siyasete, ekonomiye dair bir fikri olursa, bu fikri kocasının, babasının ya da ailede bulunan bir başka erkeğin partisi/örgütü içinden tarif etmeli; seçim zamanları depar atarcasına köy ve mahalleleri gezerek bu erkeklere oy toplamalıdır. “Kadın” dediğin eğer densizlik edip siyaset yapmaya kalkışırsa, “süper anne” olmak, “bakımlı kadın” olmak ve erkeklerle at koşturacak bilgi ve donanım sahibi olmak gibi sınavları aynı anda vermeli; konuşurken tekleyip tökezlememeli, erkek siyasetçilere teğet bile geçmeyen “nitelik sorgulamasına” nazire, mütemadiyen kendi “niteliğini” ispatlamalıdır. Siyasi iktidar ağlarının kahvehane, meyhane, futbol kulübü gibi eril mekânlarda örülmesinin herhangi bir mahsuru yoktur, çünkü siyaset aslında erkek işidir ve “kadın” dediğinin görevi, partisindeki erkeklerin aldığı kararlara itaat etmek, kendisine verilen bilgi kırıntıları ile yetinmektir. İlle de erkek mekânlarına girip siyaset yapmaya kalkışacaksa, en az erkekler kadar çok içki içebilmeli, geç saatlere kadar ev dışında olabilmenin koşullarını ayarlamalı ve ne kadar “delikanlı ve erkek gibi kadın” olduğunu cümle âleme göstermelidir. Siyasetin eril yapısını eleştirecek olursa, yaftalanacağını, suçlanacağını, ötekileştirilip dışlanacağını bilmeli, “hanım hanım” kendine biçilen görevi yerine getirmelidir. “Kadın” dediğin mensubu olduğu örgütün güçlü erkek figürleri ile ittifak kurmalı ve dahi biat etmeyi vazife kabul etmelidir.  Mümkünse aşure günü, kermes, balo ve çay partilerini gezmeli, kendisine biçilen “annelik ve zevcelik” rollerine paralel olarak hayır ve yardım işleri ile uğraşmalı; ekonomi, maliye, sosyal ve kültürel politikalar gibi önemli “memleket meselelerini” siyasetin esas öznesine, yani erkeklere bırakmalıdır.

İşte bu basitçe resmini çizdiğimiz ataerkil kültür, sağı solu fark etmeksizin, Kıbrıs’ta politika yapan tüm parti ve örgütlerin kadınları konumlandırdığı yeri de biçimlendirmiş, hak ve özgürlük politikası yapabilme kanallarını eril kültürün tıpaları ile tıkarken, kadın siyasetçileri de “geleneksel kadınlık rolleri” ile çerçevelendirmiştir. Ve şüphesiz ki bu geleneksel rollere karşı itiraz, tüm dünyada olduğu gibi Kıbrıs’ta da feministlerden gelmiştir. FEMA başta olmak üzere feminist politika yapan örgütler ve bireyler biyolojik bir kadınlık üzerinden tarif edilen “kadın siyasetçinin” bir anlamı olmadığını; toplumsal cinsiyet eşitliğini ve fırsatlarda, koşullarda ve sonuçlarda adaleti sağlamak için toplumun kıyısına itilmiş tüm sosyal grupların hak ve özgürlüklerini temsil edecek siyasetçilere ihtiyaç duyulduğunu defalarca dile getirmiştir. Bunun bir diğer adı, “kadın değil, feminist siyasetçi istiyoruzdur”. Yaşlıların, azınlıkların, engellilerin, çocukların, kadınların ve lgbt bireylerin yok sayılma, ikincil kılınma, ötelenme koşullarını ortadan kaldıracak; bu grupların yaşadığı sorunları meclis başta olmak üzere tüm demokratik temsil kanallarında ifade edecek ve sorunların çözümü için sahici bir irade koymayı kendine görev bilecek bir feminist siyasetçidir anlattığımız. Bu siyasetçinin biyolojik cinsiyetinin ille de kadın olması gerekmez; çünkü feminist olmak demek her şeyden önce adaleti, demokrasiyi ve eşitliği ruhunuza giyinmek, bedeninize kazınmış bir özgürlük şiirini fiilleriniz ve eylemlerinizle dile dökmektir. Feminist olmak demek, oteller, petrol dolum tesisleri ve betonarme yapılarla ülkenizin ekolojik dengesi darmaduman edilirken acı duymaktır. Ülkenizdeki her üç kadından biri şiddete maruz kalırken, lgbt bireyler “suçlu” ve “hasta” ilan edilip dışlanırken, yaşlılar yeterli ilgi ve bakımı görmezken “bu adaletsizliği nasıl durdururum” diye gailelere düşerek mücadele koymaktır. Vicdan ve yürek sahibi olabilmektir hepsinden öte; hem de öyle taştan değil, kırılıp dökülebilen bir yürek. Yaşlı bir kadın tecavüze uğrarken ve yedi yaşında minicik bir çocuk öldürülürken paramparça olup yanan, kendi küllerinden bir adalet çağrısı doğuran bir yürek. Emeğin kıymetini bilmektir feminist olmak; alın teri ile kurulan hayatları dayatma paketlerle kumdan kaleler gibi yıkmaya çalışanlara karşı durma cesaretini gösterebilmektir. Yurdunu sevmek, insana sırf insan olduğu için kıymet vermek, dini, dili, cinsiyeti, rengi, milleti dolayısıyla ayrım yapılmayacağını bilmektir. Devletin insan için olduğunu görebilmek; aldığınız oyların devlete değil, insana hizmet için olduğunu unutmamaktır bir de.

Yani sizin anlayacağınız feminist siyasetçi galiba en çok Şerife Hanım gibi olmamak demektir. Şiddete maruz kalan kadınların can havliyle sığındığı Sığınma Evi için yardım talep edilirken, “vallahi çok zor işiniz, iyisi mi bu Sığınma Evini kapatın, acırım size” diyen bir kadın siyasetçi olmamak demektir. Yurttan kaçan iki küçük kız çocuğunun tecavüze uğraması üzerine “zaten daha önce de kaçmışlardı” diyerek çocukları töhmet altında bırakan, kadın düşmanı beyanatların sahibi bir kadın siyasetçi olmamak demektir. Bizim gibi sıradan vatandaşların ödediği vergilerle göstermelik “ziyaretlere” gitmek (mesela Nevşehir’deki Sığınaklar Kurultayı gibi) ve “ziyaretlerde” konuşma yaparken basına dağıtılacak iki fotoğraf çektirip, sonra da koşarcasına gezmelere giden bir kadın siyasetçi olmamak demektir. Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nı Sosyal Etkinlikler Bakanlığı sanarak esas görevinin balo, kermes ve çay partilerini dolaşmak olduğu yanılgısına düşmemek, yoksulluk, şiddet ve ayrımcılıktan dolayı canı yanan bunca insan varken televizyonlarda “tabii ki aşure günlerine, balolara gideceğim” cümlesini yüzü kızarmadan söyleyen bir kadın siyasetçi olmamak demektir. Katıldığı televizyon programlarında kadın dayanışmasını Afet ve Gülin hanımefendilerle gezmeye gitmek olarak tanımlayabilen bir kadın siyasetçi olmamak demektir.  Otellerin ışıltılı salonlarında “Anavatana Şükran” çekmeden ve “KKTC’de kadın-erkek eşitliği var” demeden önce halkın ne yaşadığına bakmayan bir kadın siyasetçi olmamak demektir. Televizyonlarda “devlet bütçesi” ile gezmeye gitmiyorum diye inandırıcı olmayan beyanatlar vermeyi, bu bütçeden harcadığı tüm kalemleri şeffaf bir şekilde halkla paylaşmaya yeğleyen bir kadın siyasetçi olmamak demektir. Feminizmi toplumsal cinsiyet eşitsizliği olarak tanımlayan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan bir kadın siyasetçi olmamak demektir. Bir örgütün yaptığı basın açıklamasına karşın, o örgüt içerisinde faaliyet gösteren aktivistlere ve ailelerine çamur atmak üzere Akdeniz’de fokların yaşadığından bile haberdar olmayan kalemleri kiralayan bir kadın siyasetçi olmamak demektir. Olmaması gereken bunca şey varken, feministler olarak bizler elbette ki olması gerekeni söylemeye devam edecek, toplumun dışına itilen tüm sosyal grupların hak ve özgürlüklerini temsil etmek için irade koyacak feminist siyasetçiler istediğimizi söylemekten vazgeçmeyeceğiz. Rahatsız olsanız da olmasanız da…

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1320 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler