1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Joyce’la Dublin’de Buluşmak..
Joyce’la Dublin’de Buluşmak..

Joyce’la Dublin’de Buluşmak..

Hakkı Yücel: Turizmin ülke ekonomilerinin lokomotif sektörlerinden birisi olduğu, hele coğrafyanın ve tarihin cömert olduğu yerlerde bunun önemli bir ekonomik girdi sağladığı aşikâr

A+A-

 

 

 

 

Hakkı Yücel

yucelh@superonline.com

 

 

Turizmin ülke ekonomilerinin lokomotif sektörlerinden birisi olduğu, hele coğrafyanın ve tarihin cömert olduğu yerlerde bunun önemli bir ekonomik girdi sağladığı aşikâr..Her ne kadar evrensel ölçekte yaşanan kriz hızını azaltmış olsa da, yıldan yıla artan bir hareketlilik yaşanıyor, mevsim farkı da gözetilmeden, özellikle yaz geldiğinde. Yaz demek biraz da tatil demek zaten;  alıştık artık, sıcaklar başlamaya görsün, gazetelerde dergilerde ardı sıra çarşaf çarşaf ilânlar.. Ülkelerden ülke, beldelerden belde beğen. Nereye, nasıl ve ne kadara gidileceğine, mutlaka görülmesi gereken yerlere dair bilgiler mi istersiniz; bütçe imkânlarınıza göre turlar, paket programları mı, yüzen apartman gemi seferleri mi; talebi artırmak adına farklı ve cazip seçenekler sürekli sunuluyor insanlara. Sözün kısası günümüzde, turizm alanında adeta bir patlama yaşandığı söylenebilir..İş oraya vardı ki, kimilerine göre artık yoksulluğun sınırı yılda en az bir kez turistik gezi yapıp yapamıyor olmakla belirleniyor..

 

Yapabilsin ya da yapamasın; bütün bir yılın yorgunluğu mu demeli, gündelik hayatın bir vakitten sonra çekilmez bunaltısı mı demeli, ahir ömürde bir farklılık yaratarak yeni yerler görme arzusu mu demeli, kısa bir süreliğine de olsa bütün dertlerden azade ve gözlerden ırak vur patlasın çal oynasın tatil yapma çılgınlığı mı demeli, hangi saikle olursa olsun, her insanda vardır çekip gitmek özlemi.. Abartıyor muyum ya da yanılıyor muyum bilmiyorum, ama buradaki en temel dürtü de galiba şu: İnsanın kendi iradesi dışında, arzusu hilafına tasarlanmış ve kurgulanmış, dayatmalarına maruz kaldığı, değiştirmekte zorlandığı, giderek boğucu bir rutini tekrarlamaktan bıktığı yaşam alanını, bir süreliğine de olsa kendi iradesiyle seçeceği, beklentilerini ve taleplerini karşılayacak farklı bir yaşam alanı ile değiştirmek arzusu.. Böyle bir ruh haline büründüğümden miydi neydi, yıllardır uzaklarda yaşayan sevgili kızım Deniz’in bir süreliğine adada olmasını da fırsat bilerek, imkânlarımızı zorladık, Haziran ayının başlarında, baba-kız, birlikte bir yolculuğa çıkmaya karar verdik. Öncesinde ve sonrasına kısa süreli Londra olsa da, asıl Dublin’i kendimize ziyaret edilecek hedef olarak belirledik..İyi de niye Dublin?

 

Hikâyenin başlangıcı bu yılın ocak ayına uzanıyor aslında. Bir gece internette bir haber okumuştum, bu yıl İrlandalı yazar James Joyce’un eserleri üzerindeki telif haklarının sahibi olan torununun, gerek eserlerin basımına ve dağıtımına ve gerekse yazar hakkında yapılan etkinliklerin kapsamına yönelik sınırlayıcı hakimiyetinin artık sona ereceğinden söz ediyordu. Joyce tutkunlarını bezdiren, yetmiş yılla sınırlı bu süre sona eriyor, Joyce ve eserleri üzerindeki saçma torun ambargosu nihayet kalkıyordu. Her şey bir yana, bu aynı zamanda her yıl 10-16 Haziran arasında Dublin’de gerçekleştirilen ve artık gelenekselleşen, adını Joyce’un bir yirminci yüzyıl klâsiği sayılan ünlü romanı Ulysses’teki karakteri Leopold Bloom’dan alan ‘Bloomsday Festivali’nin de çok daha zengin bir programla kutlanması demekti. Haberi okur okumaz içime bir kurt düştü ve o andan itibaren beni kemirmeye başladı. Joyce’un Ulysses romanı ile uzun süre cebelleşen, her satırında tatlı bir azap ve başdöndürücü bir sersemlik yaşayan, sayfalar ilerledikçe komik bir oyun oynarmış ya da zor bir bilmece çözermiş gibi keyif almaya başlayan ve nihayet bu dev eseri bitirdikten sonra, zaman zaman geri dönüp orasından burasından yeniden okuma ihtiyacı duyan ben, acaba bu yıl gerçekleştirilecek olan ‘Bloomsday Festivali’ni gidip yerinde, Dublin’de izleyebilir miydim?  Ancak edebi bir dehanın yazabileceği, sabrın ve yaratcılığın zirveyle buluştuğu, 16 Haziran 1904 tarihinde Dublin’de geçen bir günün hikâyesinin anlatıldığı -öyle bir hikâye ki içine neredeyse akla gelebilecek her şey konmuş- ve “eğer bir gün Dublin yerle bir olursa Ulysses’e bakarak sokak sokak yeniden kurulur” dendiği bu romanın anlattığı şehri, o romanın içinden geçerek dolaşabilir, o romanesk havayı soluyabilir, orada Joyce’un dünyasıyla buluşabilir miydim? Başlangıçta bir hayal gibi görünse de işte o gece Bloomsday Festivali’ne, Dublin’e, gitmeye karar verdim. Biraz soluklandıktan sonra da kendi kendime şu soruyu sordum: İyi de sadece iki romanını, ‘Ulysses’ ve ‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ ve bir hikâye kitabını, ‘Dublinliler’, okuduğun bir yazarın peşine düşmekteki bu ısrarın, duyduğun bu garip heyecanın sebeb-i hikmeti ne?

 

Joyce’un ardında bıraktığı edebi külliyat nicelik olarak çok fazla değil, ancak nitelik olarak yükü çok ağır. Toplamı, ikisi Türkçeye çevrilen -‘Ulysses’ ve ‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’- bir tanesi henüz çevrilmeyen -‘Finnegans Wake’- roman; yine Türkçeye çevrilen bir hikâye kitabı -’Dublinliler’-, keza çevirileri yapılmış bir oyun -‘Sürgünler’-, bir çocuk kitabı, üç şiir kitabı, bir miktar makale ve mektuplardan ibaret. Bu toplam içinde ise, dünya edebiyat tarihinde herhalde üzerine en çok konuşulmuş, yazı ve kitap yazılmış, hâlâ konuşulmaya ve yazılmaya devam edilen ‘Ulysses’in çok ayrıcalıklı bir yeri var. Dublin’de geçen bir tek günün hikâyesinin anlatıldığı -rivayet odur ki o gün Joyce’un sonradan eşi olacak olan Nora ile tanıştığı ve ona âşık olduğu gündür- neredeyse bin sayfayı bulan bu dev ve bir o kadar da ‘zor’ eserde “bütün insan varoluşu ve kimi edebi yorumlara göre de zamanın ve bütün evrenin sonsuzluğu” yer almaktadır. Joyce’un bu konuda, biraz da muzipçe, kendisinin söyledikleri ise çok daha ilginçtir: “İçine o kadar çok bilmece-bulmaca ve zekâ oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur.”   Nitekim Dr.C.G.Jung Ulysses’i okuduktan sonra içinde bulunduğu ruh halini “Ulysses’in dehlizlerinde yolunu yitiren, sonra bir şans eseri yeniden yolunu bulup çıkmayı başaran” diye nitelendirirken, eser hakkında yaptığı değerlendirmesini ilişikte gönderdiği mektubunda Joyce’a şunları yazmaktadır: “Ulysses adlı yapıtınız öyle tedirgin edici bir psikoloji sorunu çıkardı ki dünyanın başına, psikolojide yetkili sayılanlar arasında bana başvuranlar çok oldu.”

 

Ulysses’in ‘zor’ bir eser olduğu herkesin kabul ettiği bir gerçekliktir. Şundan ki bu eserinde Joyce, inanılmaz dil oyunları sergilemekte -burada dil sanki bir deney laboratuvarının içindedir-, farklı edebi teknikler kullanmakta, yer yer kendisinin de ilk uygulayıcılarından birisi olduğu, ‘bilinçakımı’ olarak nitelendirilen bir yöntemi -özellikle elli sayfayı bulan son bölüm- sergilemektedir. Hâl böyle olunca da ‘düz okuma’ alışkanlığı içinde olan sıradan okur için Ulysses çekilmez bir ıstırap halini almakta, ancak ‘örnek okur’un içinden çıkabileceği özel bir çabayı gerektirmektedir. Nitekim Ulysses için “dünyada en çok bilinen ama en az okunan” eser nitelemesinin adeta bir özdeyiş halinde sıklıkla kullanılır olması da bu yüzdendir. Bu zorluk Ulysses’in -yasaklanma dâhil- çeşitli badireler atlattıktan sonra ilk basım tarihi olan 1922 baskılarında yer alan birçok hata nedeniyle hat safhaya ulaşırken, uzun boylu düzeltmelere tabi tutulan yeni baskılarda bu sıkıntı büyük oranda giderilmeye çalışılmıştır. Öyle olsa da Ulysses’te dil çok kendine mahsustur, o kadar ki oradaki bu özel dile ‘Ulyssesçe’ tabir edilen özel bir ad verenler de çoktur. Bu özelliğin çeviri eserlerde neredeyse imkânsızlık kertesinde bir engel yaratacağı ise aşıkârdır ve Ulysses başka dillere çevrilirken ayrıca bir ‘Ulysses Sözlüğü’ne ihtiyaç duyulması da bunun göstergesidir. Buradan bakıldığı zaman eserin orijinali ile başka dillerde yapılan çevirilerinin aslı ile ne kadar uyum içinde olduğu hep tartışıla gelmiştir ve bu durum, ilk kez 1996 yılında Yapı Kredi Yayınları arasında, Nevzat Erkmen imzasıyla çıkan Türkçe çeviri için de geçerlidir. Yaptığı işi zorlu bir keşif yolculuğu olarak nitelendiren Erkmen’in -bu arada yıllardır bir başka zor yolculuk olan Finnegans Wake çevirisi çalışmaları halen devam etmektedir- edebiyat çevrelerinde genellikle başarılı bulunan çevirisi de, buna rağmen, yeni baskılarda kısmi düzeltmeler tabi tutulmuştur. Bu sıralarda bir başka Türkçe çevirinin yayınlanacak olması ise, eskisiyle bir kıyaslama yapma imkanı doğurması bakımından yaralı olacağı kadar, Ulysses’in hiç bitmeyecek bir edebiyat yolculuğu olduğunun da ifadesi gibidir.

 

Ulysses için açılan parantezi, içeriğinden biçimine oradan biçemine, taşıdığı yoğun edebi bereket  ve zenginliği nedeniyle sonsuza kadar uzatmak mümkündür. Ulysses bağımlılığı da -çok fazla olmasalar da- galiba bu yüzdendir. Kendi adıma ‘harflerin mucizesi’ (miracullo literarum) olarak nitelendirdiğim bu zor ve bir o kadar da mucizevi eseri okuyup bitirdikten sonra, edebiyatın gücüne bir kez daha inandığımı ve iman ettiğimi hatırlıyorum. O gün dünyada yazılmayacak hiçbir şeyin olmadığını bir kez daha anlamış, bunu inanılmaz bir ustalıkla ortaya koyan Joyce’a -kendime ondan çok daha fazla yakın hissettiğim yazarlar olsa da- büyük bir saygı duymuştum. Bloomsday Festivali’ne gitmekteki ısrarım, içimi ürperten o heyecan da en çok bu saygıdan ve bu mucizevi maceranın yaşandığı yere duyduğum meraktan kaynaklanıyordu..

 

Kızımla, 11 Haziran 2012 günü sabah 08.15.’de Dublin’e indik. Serin bir hava vardı, orta şiddet bir rüzgarın oradan oraya sürüklediği bulutlar kâh güneşin önünü kesiyor kâh önünden çekiliyordu. Sonraki günler havanın zaman zaman soğuması ya da arada yağmur yağması keyfimizi hiç bozmadı..Önceden ayarladığımız, şehir merkezine yakın küçük otelimize yerleştikten sonra hiç beklemeden sokağa çıktık ve yürüme mesafesindeki Trinity College’den başlayarak -Joyce üzerine oturumlar burada yapılıyordu- kaldığımız süre boyunca Dublin’de, Joyce’un ve Ulysses’in sokak sokak izini sürdük..’James Joyce Merkezi’nde ve ‘Dublin Yazarlar Merkezi’nde -burada Joyce’dan Beckette’e, Oscar Wilde’dan W.B.Yeats’e, Bernard Show’dan Jonathan Swift’e dünya ölçeğinde seçkin isimleri bir arada görünce, bir perifer ülkesi sayılabilecek, nüfusu beş milyon bile olmayan İrlanda’da bu edebi bereketin sebebi üzerine düşünüp durduk- saatler geçirdik; Joyce’un Dublin’de en çok çalıştığı mekân ulusal kütüphanede onun hayaletini aradık, aynı kütüphanede güzel bir tesadüf Yeats için hazırlanan özel bir bölümü gezdik, şiirlerini farklı seslerden ışık oyunları içinde dinledik, publara girip çıktık, İrlandalıların sıcaklığına tanık olduk..Dolu dolu geçen günler sona erip de geri dönerken, Dublin’de olağanüstü bir zaman geçirdiğimizi fark ettik.

 

‘Büyük’ yazarların ve ‘büyük’ kitapların zamanı kuşatan, yeniden ve yeniden yaşatarak çoğaltan bir özelliği var..Onlar “artık yok” olan geçmişle “henüz değil” olan gelecek arasında, şu an için ‘var olan’ üzerinden geçen bir köprü kurarlar. (“artık yok” ve “henüz değil” ifadeleri, H.Arendt’in zaman üzerinden okuduğu Proust, Kafka ve Broch’un eserlerini değerlendirirken yaptığı ayrımlamadır ve oradan ödünç alınmıştır. Hy) Anlam ve duygu yükü büyük ve doğurgan bir buluşmadır bu aynı zamanda. İşte kızımla ben Dublin’de, James Joyce’un Ulysses ile kurduğu, bütün zamanların kesiştiği o köprünün üzerinde onunla buluştuk ve birlikte o köprünün üzerinden geçtik..

 

İnanılmaz keyifli bir yolculuktu..

 

 

 

 

Bu haber toplam 1082 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler