1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. İzolasyonlar, ‘İç Meseleler’ ve Düştüğümüz Yanılgı
İzolasyonlar, ‘İç Meseleler’ ve Düştüğümüz Yanılgı

İzolasyonlar, ‘İç Meseleler’ ve Düştüğümüz Yanılgı

Çağrı Coşar: Howard Zinn, bilinmeyen ve tarih sayfalarında yerini almayan, sayısız, küçük eylemliliklerin, büyük değişimleri gerçekleştiren, en önemli etkenler olduğundan bahseder

A+A-

 

 

Çağrı Coşar

cagricosar9@gmail.com

 

 

Howard Zinn, bilinmeyen ve tarih sayfalarında yerini almayan, sayısız, küçük eylemliliklerin, büyük değişimleri gerçekleştiren, en önemli etkenler olduğundan bahseder. Chomsky, Howard Zinn’in bu yaklaşımını değerlendirirken Amerika’da Eylül 2011’de başlayan ve büyük etki yaratan  ‘Occupy’ hareketini buna örnek gösterir ve bu hareketin pratikte hemen bir değişim getirmese de, süreç içinde neo-liberal politikaların ortadan kaldırılmasında önemli bir role sahip olacağını vurgular.[i]

Bu alıntı bana sistem karşıtı mücadelenin, vazgeçilmeden ve duraksamadan devam etmesi gerekliliğini hatırlatıyor. Küçük ve önemsiz olarak gördüğümüz hareketlerin veya eylemliliklerin, zaman içinde birikimsel olarak etki yaratabilecekleri gerçeği her zaman söz konusudur. Ancak, umutsuzluğa girilen bir yolda, eğer hedef sapmasına uğrayıp, sayısız küçük eylemliliklerimizi gerçekleştirmekten vazgeçersek, o zaman kendi sonumuzu hazırlamış oluruz.

Bu yazıda temel olarak Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik yıllardır yürütülen ve son dönemde vazgeçilen küçük eylemliliklerin bizi çok tehlikeli bir yola sürüklediği argümanını tartışmayı amaçlıyorum. Bu tartışmayı, Annan Planının Kıbrıslırumlar tarafından reddedilmesi sonrasında, sol kesimi etkisi altına alan izolasyonların kaldırılması söylemi ekseninde başlatarak, bugün geldiğimiz noktada ‘iç meselelerimizi çözüyoruz’ boyutuna evrilmesine taşıyacağım.

Geçtiğimiz yıllara kadar birinci gündem maddesi olarak görülen Kıbrıs sorunu, Annan Planı sonrasında izolasyonlar üzerinden yapılan bir siyasete dönüştü. Ardından  ise mesele ‘kendi evimizi düzeltme’ telaşı noktasına gelerek bugün Kıbrıs sorunu birinci gündem maddesi olmaktan çıktı.

Tartışmaya başlarken, herhangi bir yanlış anlaşılmaya sebep olmamak için izolasyonların kalkmasına karşı bir düşüncemin olmadığını belirtmemde yarar var. Ancak, bunun siyasi söylem olarak sol tarafından kullanılmasına ve solun önemli bir kısmında, en önemli siyasi argüman haline gelmesine itirazım var. Kıbrıslıtürk toplumunun geleceğini izolasyonların kalkmasında görmek veya izolasyonların kalkması ile Kuzeyin gelişmesinin Kıbrıslırumları çözüme zorlayacağı argümanını kullanmak, kanımca yanıltıcı ve yanlış bir yaklaşımdır. Buradan, izolasyonlar ile ilgili oluşturulan söylemleri hiçbir şekilde kullanmamalıyız gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Vurgulamaya çalıştığım, toplumsal devamlılığımızı ve varlığımızı, irade meselemizi, bu siyasi argüman üzerinden yürütmememizin gerekliliğidir. Bu söylemin, Kıbrıs’ta çözüm umutlarından uzaklaşmamızda bizim payımıza düşen hatalardan biri olduğu görüşündeyim.

Diğer taraftan, ‘İç meseleler’ diye nitelendirilen konuları tartışmamaktan yana bir tavır geliştirmek de çok yanlış olur. Fakat, burada ortaya çıkan sorun ise daha çok önceliklerin belirlenmesi noktasındadır. Kıbrıslıtürk solu için, Kıbrıs sorununun gündemden düşmesine izin vermek, kendi ayağına kurşun sıkmak gibidir. O yüzden, sol, argümanlarını belirlerken, iç meseleleri tartışırken, gündemin birinci maddesinin ne olduğunu unutmamalıdır. Net bir biçimde, Kıbrıslıtürk toplumunun geleceğinin, varlığını koruyabilmesinin ve kendi iradesine sahip olabilmesinin yönteminin ‘iç meseleleri’ iyileştirmekten geçmediğini anlamalı ve anlatmalıdır. Elbetteki, Kıbrıs sorunu çözülmeden adanın kuzeyinde çözülebilecek sorunlardan söz etmek mümkündür. Bunları düşünmeli, tartışmalı ve çözüm üretmeliyiz. Fakat, bunu hiç bir zaman esas mesele olarak algılamamalı, bunu ana mücadele cephesi olarak belirlememeliyiz.

 

2002 yılında AKP’nin tek başına iktidara gelmesi Kıbrıslıtürk solu üzerindeki baskıyı azalttı. Sol, artık daha yüksek bir sesle Birleşik Kıbrıs diye istenç belirtmeye başladı ya da en azından, bağırdığında sesi duyulubiliyordu. 24 Nisan Referandumu Kıbrıslıtürklere ilk defa özne olma ve kendi siyasi iradesini eline alma imkanının çok yakın olduğunu hissettirdi. Tam anlamıyla herkes inanmıştı ve toplum kendini zirvede hissediyordu. Ve 24 Nisan günü toplum çok yükseklerdeki o zirveden sert bir düşüş yaşadı. Hiç şüphesiz, bu düşüşün en çok hasar verdiği kısım tüm siyasi söylemlerini iki toplumun birlikteliği ile kurulacak federasyona bağlayan Kıbrıslıtürk solu oldu.

Bu dönemden sonra, özellikle hükümet görevini yerine getiren CTP’nin Güney Kıbrıs’taki ortaklarına derin bir güvensizlik duymaya başladığını gözlemledik. Bu karmaşık ve bunalımlı durum içerisinde, tekrardan siyaset üretmeye çalışan sol, kendini bir girdabın içinde buldu. Belki Birleşik Kıbrıs siyasetinden vazgeçmedi ancak, Birleşik Kıbrıs’a ulaşılabilir olduğuna dair inancını kaybetti. Bu süreç, Kıbrıslıtürk solundan duymaya alışmadığımız bazı söylemlerin sahiplenilmesini de getirdi. İzolasyonlar, artık solun önemli bir kesiminin lugatında en önemli sözcüklerden biri olarak girdi. Annan Planı’na Kuzey Kıbrıs’tan çıkan ‘EVET’, izolasyonların kalkacağına, Mağusa limanının uluslararası gemilere açılacağına veya Ercan Havaalanına direk uçuşların başlayacağına yönelik bir inancı da doğurdu. Hatta eski Alman Başbakanı Schöreder’i taşıyan özel uçağın Ercan Havaalanına inmesi büyük bir heyecanla karşılandı. Ne tesadüf ki, Türkiye’nin geleneksel gazeteleri bu haberi, “Rumları Krize sokan gezi başladı” diye verdi.[ii] Ancak, KKTC’ye yönelik izolasyonların kalkması konusunda yine tek bir olumlu adım dahi atılmadı.

Sağ açısından, söylem olarak ambargolar, insan hakları vurgusu da yapılarak öne çıkarılan bir konu haline geldi. Örneğin, 2004’te İngiltere’de kurulan ve adadaki Kıbrıslıtürk sağı ile dirsek temasında bulunan Ambargolular grubu buna iyi bir örnektir. Özellikle,  sağ kesim açısından 1994’teki Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın kararı ile AB ülkeleri ile yapılacak ticarette menşe belgeleri ve sağlık sertifikalarının Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından düzenlenmesi zorunluluğu getirilmesi, bu politik söylemlerin doğmasına yol açan ana etkendi.

İlginç bir biçimde, Kıbrıslıtürk solunun geniş kesimi ve Kıbrıslıtürk sağının tamamının izolasyonlar konusundaki duruşlarında özellikle Annan Planı süreci sonrasında ortak bir noktada buluştuklarını iddia edebiliriz. Benim algıladığım kadarıyla, buluşulan bu ortak zemin bazı yeni birliktelikleride bugünlere taşıdı. Buradaki birliktelikleri Kıbrıslıtürk sağının ve solunun bazı kesimlerinin siyasi argümanlarının kesişmesi anlamında kullanıyorum.  Kısaca, 2004 sonrası solun da izolasyonlar hakkındaki sağ söylemleri kullanmaya başlayarak, Kıbrıs sorununun çözümündeki küçük küçük eylemliliklerden vazgeçmesi ve Kıbrıs sorununun çözümünü ekonomik gelişmeye tercih etmesi bir yanılgı olarak ortaya çıktı.

 

2010 yılından itibaren, izolasyonların kaldırılması söylemi bir anda zemin kaybederek yerini ‘kendi evimizi düzeltmeliyiz’ söylemlerine bıraktı. Her ne kadar ‘kendi evimizden’ kastedilen net bir biçimde belli olmasada, bu söylem çok popüler hale geldi. Hatta ve hatta, bugünlerde, politik kültürümüzde çok alışık olmadığımız, siyasi partiler ve sendikaların dışında oluşturulan bazı insiyatif ve hareketlere de rastlıyoruz. Bunlara örnek olarak, Toplumsal Değişim ve Diyalog İnsiyatifi veya Twitter’de başlatılan Toparlanıyoruz hareketini verebiliriz. Temelde, yeni oluşan bu akım, yozlaşan siyasi kurumlardan, sürdürülmez ekonomik yapıdan, adaletsizlikten veya çeşitli sektörlerin verimsizliğinden yakınıyor. İlk anda, bu sorunlar karşısında alınacak önlemler veya atılacak adımlar, Washington Konsensusuna duyulan hayranlık ile bir KKTC konsensusuna doğru gidildiği izlenimini veriyor. Buna ek olarak, bu yeni akım Türkiye ile KKTC’nin ilişkilerinin yeniden tanımlanmasına da vurgu yapıyor. İki farklı örnek olarak sunduğum bu yeni görüş birlikteliklerinin KKTC’de kurulan düzene yine KKTC çatısı altında bir öneri koyduğu aşikardır.

Buna ek olarak, yukarıda bahsettiğim görüş birlikteliğine katılmayan, solun diğer bir önemli kısmını oluşturan farklı bir grup ise, bir tür refleks olarak kendi içimizi düzeltmemize yönelik çalışmalar ve söylemler geliştiriyor. Tüm bu yaklaşımları alt alta koyup topladığımız zaman, KKTC’nin kuruluşundan 29 yıl sonra gelen bir reform çılgınlığı ile karşı karşıyayız diyebiliriz.

Aslında, bu durum bize, toplumun çok geniş kesimlerinde hakim olan bir inanışı yansıtıyor. Bu inanış, adadaki mevcut durumun artık kabul edildiğini, Kıbrıs’ta çözümün ulaşılmaz olduğunu veya diğer bir açıdan izolasyonların kalkamayacağı ön kabulü ile kendi içinde yaşanır bir devlet yaratmak gerekliliğine dayanıyor. Üzülerek görüyoruz ki, bu inanış Kıbrıslıtürk solunun önemli bir kesiminde de hakim durumdadır.

Yazının son bölümünde, yukarıda 29 yıl sonra gelen reform çılgınlığı diye nitelendirdiğim yaklaşımların sol tarafından nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusundaki görüşlerimi ortaya koyacağım.

         Kuzey Kıbrıs’ta yaşam koşullarımızı iyileştirecek, adalete biraz olsun katkı sağlaycak, demokrasi anlayışını geliştirecek veya yeniden toplum olmamızı sağlayacak her türlü girişime destekler görüşlere sahibim. Benim dikkat çekmek istediğim nokta, gündem maddelerimizi belirlerken, ilk sırada her zaman Kıbrıs sorununun çözümünü yer vermemizdir. Kanımca, bu günlük hayatımızdaki pratik sorunlarımızdan arınmanın da yöntemidir. Sorunların esas kaynağını kapsamlı şekilde çözmeden, hiç bir zaman tam anlamıyla sorunlarımızdan arınmamız mümkün olmaz, sorunlar düzelir gibi görünebilir ancak tekrardan tekerrür etmesi kuvvetle muhtemeldir.

Kabul etmeliyiz ki, eğer kalıcı bir iyileştirmeden, gelişmeden, toplum olabilmekten ve siyasi irade sahibi olabilmekten bahsedeceksek, sorunumuzu kapsamlı şekilde çözmeden sonuca varmamız mümkün değildir. Kıbrıslıtürk solu açısından, herzaman için, gündemin birinci maddesi Kıbrıs sorununu çözmek olmalıdır. 2008’de başlayan görüşmelerde gelinen aşama umut kırıcı olabilir, ilerlemeden söz etmek pek mümkün olmayabilir. Fakat, solun Kıbrıs’taki gidişatı iyi analiz etmesi şarttır. Kıbrıslıtürk toplumunun geleceğini ve varlığını koruyabilmesinin ancak özne olabilmesiyle mümkün olduğunu kavraması gerekmektedir. Sol, Kıbrıslıtürklerin tek çıkış yolunun geçici ve yüzeysel iyileştirmelerde değil, kapsamlı ve kalıcı bir çözümde olduğunu her zamankinden daha net biçimde ortaya koymalıdır. Buna ek olarak sol, yukarıda bahsettiğim toplumun geneline yayılan mevcut durumun kabulüne katkı sağlamak yerine, buna karşı geri çevirici argümanlar ve politikalar üretmelidir. Bugün Kıbrıs’ta barış diye on binleri sokağa toplayamayabiliriz, ancak küçük küçük eylemliliklerle uzun vadede çözüme ulaşabiliriz. Önemli olan, hedeften sapmadan ve toplumu bu hedeften saptırmadan hareket edebilmektir.

Kısaca, önerim; Kuzey Kıbrıs’taki iyileştirmeler ile ilgili tartışırken sorunların kapsamlı çözümü bağlamını hiç unutmadan hareket etmenin gerekliliğidir.  Bu kapsamlı çözüm, Kıbrıs sorununun çözümünde saklıdır. Başta belirttiğim ve beni bu konuda düşünmeye iten Zinn’in görüşleri doğrultusunda, Kıbrıs sorununa yönelik küçük küçük eylemliliklerimizi artırmalyız ve bunu nasıl yapabileceğimizin tartışmasını gündemin en üst sırasında tutarak hareket etmeliyiz. Gündemin birinci maddesi her zaman için Kıbrıs sorununa yönelik bir çıkış yolu bulmak veya etki yaratmak üzerine olmalıdır. En çok enerjiyi bu yönde kullanmalıyız. Örneğin, Mağusa İnsiyatifi’nin bölgesel olmasına rağmen, Maraş konusunu ele alması ve tekrardan gündem haline getirmesi bana göre anlatmaya çalıştığım gibi bir yaklaşımın ürünüdür. Bu gibi yaklaşımları artırabildiğimiz oranda, mevcut durumun kabulüne yönelik oluşan genel havayı dağıtma ihtimalimiz de artacaktır. 



[i] Noam Chomsky, ‘’İşgal’’ (Londra: Penguin Books, 2012), sy.23-4

[ii] "Rum Kesimini Krize Sokan Gezi." www.haberturk.com. 01 Şubat  2008. Erişim 13 Haziran 2012. http://www.haberturk.com/gundem/haber/53803-rum-kesiminikrize-sokangezi-basladi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 684 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler