1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. İYİNİN VE KÖTÜNÜN ÖTESİ
 İYİNİN VE KÖTÜNÜN ÖTESİ

İYİNİN VE KÖTÜNÜN ÖTESİ

Yılmaz Akgünlü:Neyin doğru neyin yanlış olduğuna nasıl karar veririz? İnsanlar bazen aldıkları bir kararın ya da yaptıkları bir eylemin doğru olduğunu ya da bir diğerinin yanlış olduğunu düşünürler

A+A-

 

 

Yılmaz Akgünlü

yakgunlu@yahoo.com

 

Neyin doğru neyin yanlış olduğuna nasıl karar veririz? İnsanlar bazen aldıkları bir kararın ya da yaptıkları bir eylemin doğru olduğunu ya da bir diğerinin yanlış olduğunu düşünürler. Ancak bir süre sonra bakarlar ki yanılmışlar. Aynı şey düşüncelerimiz için de geçerlidir. Yaptığımız ya da düşündüğümüz hiçbir şeyi doğru ya da yanlış diye yargılayamayız. Bunun temel nedeni doğru ya da yanlış dediğimiz her şeyin aslında sınırlı bir bakış açısına dayanmasıdır. Her eylem ya da düşünce sadece belli bir perspektiften bakılınca doğru ya da yanlış olabilir. Ancak daha geniş bir çerçeveden bakılınca daha önce doğru kabul edilen göze yanlış görünebilir.

Eğer bu dünyadaki her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu kabul edersek, bu durumda her şey doğrudur. Her şey doğru demek ise aslında doğru ve yanlışın bir anlamı olmaması demektir. Her şey doğru demek ya da her şey iyi demek bir anlamda doğru-yanlış ikileminden kurtulmak demektir, çünkü bu durumda doğru kavramını görece anlamında değil mutlak anlamında kullanmış oluruz. Kavramların bu şekilde kullanımı elbette mantık kurallarına uymaz; ancak mantığın geçerli olmadığı başka bir alanda değerleri olabilir. Bu alan değerlerin ve aklın tükendiği “gerçek deneyim” alanıdır. Gerçek deneyim alanı yaşantıların isimlendirilip kalıplara konmadığı durumdaki yaşantılarımızdır. Çok derin çelişkilerin yaşandığı bir durum ortaya çıktığında, kavramların mutlak anlamda kullanımı bize çok şey ifade edebilir. Doğal dünyadan basit bir örnek verelim. Daha yeni doğmuş yavru bir ceylanın bir arslan tarafından yakalanıp yenmesi küçük bir çocuğa ya da bunu bir belgeselde izleyen duygusal bir insana yanlış gibi görünebilir. Neden dünya böyle acımasız? Neden zavallı yavru bir ceylan vahşi bir arslan tarafından böyle öldürülüyor, diye düşünebiliriz. Bir çocuk bunu “yanlış ya da kötü” bulabilir. Ancak arslanın varolması için bunun bir gereklilik olduğunu ve arslanların da doğanın sağlıklı olması için gerekli  olduğunu düşünen biri için bunda yanlış olan bir şey yoktur. Peki o halde doğada yanlış olan bir şey var mı? Hayır yok.  Doğada olan her şey doğru, çünkü her şey olması gerektiği gibi. Peki insanların dünyasında durum bundan farklı mı? Birçoğumuza göre insanların dünyasında durum farklıdır, çünkü insanın özgür iradesi vardır ve insan bu nedenle kötülük yapabilir. Peki bu durumda hangi davranışlar kötüdür? Genel olarak başkalarına zarar veren davranışların kötü olduğunu kabul ederiz. Kötülülükle zararı birbirine eşitleriz. Ancak bu da ortaya birçok soru çıkarır. Mesela bir insan hiç kötülük yapmasa (zarar vermese) ama hep başkalarına karşı kötü hisler beslese bu durumda o insan kötü değil midir? Ya da bir insan hiçbir kötü niyeti olmasa da sadece duyarsızlığı ve dikkatsizliği  yüzünden bir yangın çıksa ve yüzlerce kişinin ölmesine neden olsa o insan, verdiği zararın büyüklüğü nedeniyle kötü mü olur? Ya da bir insan bütün yaşamı boyunca çok iyi işler yapsa ama ömrünün son gününde birini öldürse, o insan iyi niyetle yaşamış olduğu bir ömrün sonunda yaptığı tek bir kötülükten dolayı kötü olur mu?

Doğru ve yanlış ya da iyi ve kötü konusunda durumun ne kadar karmaşık olduğunu bu örneklerden görebiliriz. Doğru eylemin ya da duygunun belli bir andaki tanımını yapabilsek bile bir insanın bütün yaşamı boyunca iyi olması oldukça zor görünmektedir. Budizmin kurucusu Gautama Buda bile sarayını, ailesini terk edip kendini gerçeği bulmaya adarken bizim şu anki alışıldık bakışımıza göre büyük bir kötülük işlemiş olmuyor mu? Ancak birçoklarına göre, Buda yaşamını kimseden karşılık beklemeden insanları her şeyden özgürleştirmeye adamış bir insan olarak yüce bir kişiliğin sembolüdür. Bu bir çelişki mi?

Bazı insanlar, Hitler savaşı kazanmış olsaydı onu tarihçilerin büyük bir insan olarak kayda geçireceğini söyler. Tarihteki birçok imparator, kral ya da komutan binlerce insanı katletmiş; ama tarihe değerli insanlar olarak geçmişlerdir ya da İkinci Dünya Savaşını sona erdiren atom bombalarını atan Amerikan Başkanı tarihe kötü biri olarak geçmiş midir? Lütfen bir daha düşünelim, bir anda yüzbinlerce insanı korkunç bir şekilde yakıp kavurarak öldüren bir bombanın, üstelik bir değil iki ayrı şehre atılmasından söz ediyoruz. Bundan daha büyük bir kötülük olabilir mi? Bu kötülük gene de savaşı sona erdirmiş olmasıyla bazılarınca haklı bulunuyor. Belki de bu bombaların atılması başka  bir nükleer savaşın çıkmasını engellemiş olabilir. Bunu bilmiyoruz ama bu korkunç eylemi bile tam anlamıyla kötü olarak nitelendiremiyoruz. Bu eylemi gerçekleştiren kişileri Hitler gibi anmıyoruz ne tuhaf ki.

İyinin ve kötünün olmayışının temel nedenini anlasak bile, bunu günlük yaşayışımıza uygulamak pek de kolay görünmüyor. Her şeyi kendi benliğimizin arzu ve varlığına göre ölçüp biçmeye alıştığımızdan iyi isteklerimize uygun olan, kötü ise benliğimize zarar veren şey olarak görülüyor.

Eğer benliğimizdeki arzu ve beklentileri aşacak olursak, insanları ve olayları yargılamadan algılayabilecek bir açıklığa kavuşabiliriz. Dünyada bir dönem kötü denilen şeyler şimdi normal olarak görülebilmektedir. İnsan öldürmek gibi korkunç bir eylem bile karşımızdaki düşmansa hoş görülebiliyor. Eğer bir ülkeyi fetheden acımasız bir ordunun mensubuysanız, öldürmek bir başarıdır bile.

Her şey sosyal olarak tanımlanıyor. Günümüzde “rekabet” hoşgörülen ve desteklenen bir şey, ancak aslında çoğu zaman politik ya da ekonomik rekabet karşımızdakinin zararına olmaktadır. Büyük bir işletme açarsanız,  aynı alanda iş yapan birçok küçük işletmeyi ortadan kaldırabilirsiniz. Ama bu kötü olarak tanımlanmıyor, çünkü siz başarılı oldunuz. Başarının en büyük amaç olduğu bir toplumda çok az kişi o başarıya nasıl ulaştığınızla ilgileniyor.

Hangi değeri ele alırsanız alın, ele aldığınız değer o değeri desteklemeyen insanlar için kötüdür. Bu değer sizin için çok iyi olsa da, toplumun çoğunluğu ona kötü derse o kötü haline geliyor. Bu durumda ya toplumdan dışlanacak, ya değerlerinizi gizlice yaşayacak, ya da topluma uyum sağlayıp değerlerinizden vazgeçeceksiniz. Bir zamanlar Avrupa’da ve dünyanın birçok yerinde geçinebileceğinizden fazla kâr elde etmek günah olarak görülürdü. Oysa şimdi kâr elde etmek en yüce değer konumundadır.

Doğrunun ya da iyinin toplumca göreceli olarak tanımlanmış olduğunu göz önüne alırsak, bireyler olarak yapabileceğimiz en iyi şey bu kötü ve iyi tanımlamalarına mutlak değerler gözüyle bakmamaktır. Kötülük iyiliğe bağlı olduğuna göre, garip bir şekilde iyiden kurtulmak zorundayız gibi görünüyor. Bu çok tuhaf, anlaşılması zor bir şey, ancak özgürleşmenin başka bir yolu yok. Dünyayı olduğu gibi görmek önce “iyi” kavramından kurtulmakla olur. Bir kez bir şeye iyi dediğimizde onun karşısına da hemen bir kötüyü yaratmak zorunda kalıyoruz. Bazı şeylere neden iyi diyoruz? Neden yaşadığımız bazı anları mutluluk verici olarak görürken diğerlerini mutsuzluk kavramı altında görüyoruz?

İyiden  ya da doğrudan kurtulmak bize yepyeni bir algının kapılarını açabilecek bir güç kazandırabilir. İyiyi ve kötüyü yarattığımızda onların kölesi oluyoruz. Bu durumda bazı olay ve durumları iyi olarak görme eğilimimizle diğer olayları ve durumları da uzakta durulması gereken şeyler olarak görüyoruz. Oysa yaşamımızda karşılaştığımız her durum iyi görünmese de, kendi başına değerlidir. Kötü demek yabancı demektir, “ben olmayan” ve öteki demektir. Öteki dediğimiz her durum gizli ya da açık bir tehdittir “burada” olana. Öteki gerçek bir tehdit değildir, biz öteki dediğimiz için var olan bir şeydir. Biz ne ölçüde öteki dersek o ölçüde ötekine istemesek de çekiliyoruz. Bu çekilme dış dünyada olmasa da zihnimizde ya da içdünyamızda oluyor. Zihnimizde sürekli olarak dışladığımız o kişiler ya da durumlarla uğraşıyoruz.

O zaman da ötekinin vereceği enerjiden mahrum kalıyoruz. Sessizlikten korkan biri sürekli gürültü ve uğraşı arayışıyla doluyken sessiz alanın enerjisini yaşayamıyor. Dışladığımız şey komşu köy ya da kasabaysa oradaki güzellikleri tadamıyoruz.

Aslında sosyal alandan daha önemlisi kendi kişisel dünyamızdaki yabancılaşmadır. Yaşamak, sevgi, ilişkiler ve başarı bireysel alanda iyi olan şeylerdir. Ölüm, kayıtsızlık, yalnızlık ve başarısızlık ise kötüdür. Kötü dediğimiz şey gerçekte ötedekidir. Ancak ötedeki buradakinden sonsuz derece daha büyüktür ve ağırlığıyla bizi ezer ötedeki. O gerçekleşmeyen bütün olanaklardır. Zaman sonsuzsa ve biz de bu kısa yaşamla sınırlıysak sonsuz zaman ötedekidir. O, (yani ötedeki) biz olmadığına göre biz de zavallı yaratıklarız diye düşünebiliriz. Böyle düşünür ve tüm kısıtlı olanaklarımızla, çerçevesi çizilmiş yaşamımızda çaresiz oluruz.

Bu ezilmişliği aşmanın ve öteyle birleşmenin bir yolu var mıdır peki? Zamanın ve sınırlı olanakların olmadığı bir durum yaşanabilir mi?

Bunu anlamak için ne yapmalı? Böyle bir imkanımızın olup olmadığı nasıl bilinebilir?

Tüm sınırlamaların aşılması için sınırlı olan her şeyle kurduğumuz özdeşleşmeyi aşmak zorundayız. Ancak burada aşmaktan bahsediyoruz, bir şeyi aşmak onu ortadan kaldırmak değildir. Aşmak üstünde olmak, o şeyin sizin için bir sorun olmaktan çıkması anlamındadır. Sınırlı olanı aşmak da aynı şekilde sınırlı olana ilişkin algımızın üstünde olmaktır. Rolünü oynarken onun bir rol olduğunu unutmadan oynamak aşmaktır. Ölümün ve yaşamın sadece birer kavram olarak algılanması ve aralarında bir fark görülmemesi aşmaktır. Jung bir fırtınadan kurtulmanın en iyi yolunun yüksek bir dağa çıkmak, fırtınadan daha yüksek bir konumda olmak olduğunu söyler. Biz yükselerek fırtınayı aşmışızdır. İşte tam orada bambaşka bir müzik duyulur. Hiçbir sorunun olmadığı, sorun olsa da sorunun yıkıcı olmadığı bir durumdur. Bu olağanüstü durumu anlamak pek de kolay değildir. Bağlı olduğumuz şeyleri kalıcı gerçeklermiş gibi algıladıkça hiçbir şeye bağlı olmadan akmanın gerçek anlamını hissedemeyiz. Kendi sınırlı benliğimize sıkı sıkı yapıştıkça, sınırsız olan bir yaşantının vereceği doyumu asla yaşayamayız.

Sınırsızlık nesnel olarak anlaşılabilecek bir şey değildir. Dışardan bakılarak yaşanamaz bu dünya, bir çocuğun neler yaşadığını kendimiz de çocuk olduğumuz için biliriz. Bir çocuğun dünyasıyla büyüklerin dünyası arasındaki farkları gözlemleyerek anlayabiliriz aşkınlığın ne olduğunu. Çocuk temelde kendisinden çok dış dünyayı yaşamaya odaklanır. Sürekli olarak durup ne yaşadığını ölçüp biçmez. En basit şeylerden bile zevk alarak yaşar. Hayal dünyasında oluşturduğu dünya kendisine yeterlidir. Bazen arkadaşlarıyla paylaştıkları ortak bir hayalleri olabilir, bu dünyada roller alarak ve bu rolleri gerçekmiş gibi yaşayarak saatlerce yaşayabilirler. Biz onları sorumluluklar ve ödevlerle boğmadıkça bu şekilde yaşamaya devam ederler. Doğal eğilimlerine göre büyüdükçe kendilerini istedikleri yönde geliştirmeye devam ederler. Eğlenceleri, oyunları pasif olmaktan çok aktif ve yaratıcıdır. Oysa büyükler genelllikle pasifçe bir şeyi seyrederek zevk alırlar. Belki de yüzyıllardır süren itaatkâr toplum yaratma çabalarının bir sonucu olarak büyükler bir şey “izleme”yi en önemli eğlence haline getirmişlerdir.

Çocuk sürekli karamsarlığa ve umutsuzluğa düşmez. Geleceği dert etmez ve geçmişle de çok ilgilenmez. Yapacak bir şeyler bulur ve yaşamaktan keyif alır. Büyükler ise kendi kurgusal cehennemlerinde debelenip dururlar, güvenlik arzularının kölesi olarak yaptıkları sözleşmelerin esiridirler.

Çocuklar daha henüz büyüklerin yarattıkları iyi-kötü kıskacına girmemişlerdir. Bencildirler ama gene de doğal  ve iyi görünürler, çünkü bencil olduklarını bilmezler, düşünmezler. Onlar benliklerinin sürekli farkında olmalarının yol açtığı tıkanıklıktan özgürdürler. Kendilerini ayrı varlıklar olarak değil daha çok yaşadıkları çevreleriyle özdeşleşerek algılarlar, bu nedenle ben ve o gibi ikilemlere kapılmazlar. Zamanla çok ilgilenmediklerinden öleceklerini düşünüp tasalanmazlar. Sürekli titiz hesaplar peşinde koşup kin tutmazlar. Kavga etseler de iki dakika sonra barışırlar. Çocukluk cennetini unutan var mı? Unuttuysa hatırlamalı o kişi. Çocuk aşkındır ve çocukluğun masumluğunu kazanamadığımız sürece yeniden varolmaya başlayamayız.

İyinin ve kötünün ötesine geçmek büyümenin çocukluğumuzdaki saflıkla birlikte sürdürülmesiyle olanaklıdır.

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1294 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler