1. YAZARLAR

  2. Hakkı Yücel

  3. İyi Bir Cümle Kurabilmenin Rüyası
Hakkı Yücel

Hakkı Yücel

yeniduzen.com'a özel
Yazarın Tüm Yazıları >

İyi Bir Cümle Kurabilmenin Rüyası

A+A-

Gecenin gündüzden kalan cehennem sıcağından en uzak, en sessiz ve en doğurgan saatindesin.

Yazmak için bilgisayarın başına oturuyorsun ve her seferinde olduğu gibi sanki kutsal bir mabede girmişsin de arınma ayinine duracakmışsın gibi adeta huşu içinde bekliyorsun. Beklerken, aklında seni kemirip duran hep o aynı soru: Sebep buna,  yazacaklarının başkalarıyla paylaşılacak olmasının -öyle ya sonuçta sen bu yazıyı bitirip gönderdikten sonra elinden çıkacak ve başkaları tarafından da okunacak- ağır yükü mü; yoksa paylaşmasan ve sırf kendin için yazıyor olsan da, bir başkası olarak kendinin seni, yazmanın/yazının içerik, biçim, estetik vb. çok boyutlu tezgâhında hesaba çekecek olmasını,  tepende sallanıp duran keskin bir kılıç olarak hissediyor olman mı? Hangisi olursa olsun şundan eminsin artık, bizatihi yazı’nın kendisinin hem bir ‘fiil’ ve hem de bir ‘fail’ olarak her daim geniş alanlara yayılan karşılığının olması, yazana (yazara) ağır bir sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluğu hakkıyla yerine getiren yazanın lehine bir ‘varoluşsal farkındalık’ hali olan bu sürecin -hele konuşanı bol yazanı az bir toplumda illa ki yazanın lehine olacaktır, çünkü düşünceleri/hayalleri yazarak ifade edebilmek bir ayrıcalıktır-, zamana (geçmiş, şimdi, gelecek) ve mekâna (uzak-yakın) yayılan, hem bireysel (iç) ve hem de toplumsal (dış) keşif yolculuğuna dönüşerek hayatla buluşması ise, adeta tanrısal bir gücü ifade ediyor.

Oturduğun yerde bir an silkiniyorsun. Bir gayret parmaklarını aradığın kelimeyi bulmak ve bir cümle olarak kurabilmek için klavyenin tuşlarına dokundu dokunacak yaklaştırırken şimdi de zihninin ve yüreğinin sancıdığını hissediyorsun. İşte zihnini ve yüreğini lime lime eden bir azap sorusu daha:  Acaba aradığın kelime hangisi, ya da nasıl bir başlangıç cümlesi kurmak istiyorsun. Sonra bu soru yeni sorular doğurarak çoğalmaya başlıyor: Kendi dışındaki somut gerçekliğin mi peşindesin, o gerçekliğin zihninde olduğu halinden başkasına dönüşecek hakikatinin mi (peki ya ne gerçek ne hakikat, ikisinin de silindiği şimdilerin Post-Truth dünyasına ne demeli) ; yoksa “bana Pilatus’un sorusunu sorma, çünkü ben gerçeği değil anlamı arıyorum” diyen anlayışın mı? Hüküm-fermâ tespitlere iman etmenin ve kalabalıklar tarafından kutsanmanın rahatlığını mı arıyorsun, eleştirel ve sorgulayıcı olanın yalnızlıkla kaim kahrını mı? Tamamlanmış cevaplar vermek mi olmalıdır o başlangıç cümlesinde ve ardından gelecek olanlarda amacın,  yoksa yarım kalmış soruları çoğaltmak mı? Politik olanla yetinmek mi, estetik olanda da ısrar etmek mi? Kelimelerin ve onlarla kıvrım kıvrım uzayan cümlelerinin müziği ‘yukardakiler’le keman mı çalmalıdır, ‘aşağıdakiler’le dans mı etmelidir?

Bir rüya mı görüyorsun?

Öyle ya, sen bir yandan dağlardan inip gelecek ve “bu benim yolum, sen kendi yolunu kendin bul” diyerek yolunu aydınlatacak Zerdüşt’ü,  ya da “göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, sözümün anlaşılması için dilimdeki düğümü çöz” diye yakaran Musa’yı bekler gibi, henüz yazılmamış o cümleyi beklerken; bir yandan da için sıra sessiz cümleler kurmaya çalışıyor olman, bir rüyada varolmaktan başka ne olabilir ki? Yine de rüyalar gündüz gerçeğinin gece açan çok renkli -kimileyin zehirli- çiçekleri olduklarından belki, derken sen, o sessiz cümleleri yüksek sesle kendi kendine tekrar ediyor ve giderek farkına varıyorsun ki aralarında en kuşatıcı ve en etkili olanların –belki de sana öyle geliyor- bu gücü, sadece işaret ettikleri siyasal-toplumsal-tarihsel gerçeklikten kaynaklanmıyor; o gerçeklikleri dile getirirken kavramsal olanla imgesel olanı buluşturmalarından, yani hem bilginin kendisi olmalarından hem de estetik bir anlam ve duygu yoğunlu yaratmalarından ve bu şekilde çok daha doğurgan bir mahiyet kazanmalarından da kaynaklanıyor.

Ama ne tuhaf, bunu fark ediyor olsan da, yine de huzura ermiyorsun ve bu kez de, acaba somut gerçekliklerin algılanması ve pratiğe dönüştürülmesi bağlamında böylesi dolayımlı anlatımlar -yazılar- sonuçta sen de bir ‘aydınlanma çocuğu’sun ya, son kertede bir yanılsamaya, saptırmacaya ya da sinizme yol açmaz mı diye geçiriyorsun aklından? Geçiriyorsun geçirmesine ama, bir yandan da belleğinde en çok yer eden ve bir mıh gibi beynine kazınarak hiç silinmeyen o cümlelerin, içinde binlerce kuşu havalandırarak ayaklarını yerden kesen, eş zamanlı hem bir şiir dizesi gibi okunmasının, hem bir aforizma gibi algılanmasının sebebi ne öyleyse diye sormaktan da geri kalmıyorsun?   

Aforizma deyince bu kez de aklına şimdilerde sanal âlemin mebzul miktardaki yazarlarınca (yazı yazmak neden bu kadar kolay ve bu kadar zor) yakaya takılan gülü, handiyse her kilidi açan anahtar misali aforizmaları paylaşılan Nietzsche geliyor. O, esareti özgürlük gibi yutturan, aslında derin bir uyku hali olarak yaşanan sanal âlemin çalakalem yazarları paylaşıp fiyaka sata dursunlar, filozoflukla şairlik arasında gidip gelen Nietzsche’nin yazının gücünü anlatırken aforizma için söylediklerini bir kez daha hatırlıyorsun:  “İyi bir aforizma zamanın dişleriyle öğütülemeyecek kadar serttir ve aradan binlerce yıl geçse de tüketilemez, ama her zaman besleyiciliğini korur, (…..) değişimin ortasında geçici olmayan bu gıda, tıpkı tuz gibi, hep beğenilir, tadından hiçbir şey yitirmez.”  

Nietzsche’nin yoğun bir birikimden süzüle süzüle gelerek kristal çözeltiye dönüşen aforizmaya biçtiği ölümsüzlük, bu kez de aklına, insanoğlunun ölümlülüğünün bilincinde olmasından (‘öz-farkındalık’) kaynaklanan derin sıkıntısını ‘ölümlülük yarası’ diye tanımlayan İrvin Yalom’u getiriyor (‘Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek’ kitabında Yalom bu sorunu enine boyuna irdeliyor), Bu sendromun aşılmasında ve hatta tedavi edilmesinde yazı’nın önemine ayrıca vurgu yapan Yalom’un burada işaret ettiği, çözümleyici düşüncelerden ve fikirlerden beslenen, ifade gücü yoğun, söz sanatı zengin, satırlarının tınısı uyumlu yazıdır ve iddiası odur ki  ‘kinetik enerjisi’ yüksek bu yazı türü, insanoğlunun vazgeçilmez yarasının (‘ölümlülük yarası’nın) iyileşmesinde; bu sendromun yol açtığı sıkıntıların aşılmasında etkin bir rol oynamaktadır. Yani yazı tedavi edici olduğu kadar, ölüme meydan okumak da demektir.

Gecenin gündüzden kalan cehennem sıcağından en uzak, en sessiz ve en doğurgan saatinde aklından bütün bunlar geçe dursun, önündeki ekrana ne bir kelime ne de bir cümle düşüyor. Derken seni bir başkası olarak sorguya çeken, kendine ait olduğundan emin olduğun, hayaletin tanıdık sesini duyuyorsun.

Konuşuyorsunuz:

- “Hâlâ yazamıyor musun” diye, biraz da alaycıl bir sesle soruyor sana, seni bir yargıç gibi sorgulayan kendi hayaletin.

-“Aradığımı bir türlü bulamıyorum” diye karşılık veriyorsun

-“Neyi arıyorsun ki?” diyerek, canını yaktığını bile bile, yeni bir soru daha soruyor.

Duyulur duyulmaz bir sesle:

-“İyi kurulmuş bir cümleyi. Öyle bir cümleyi yazabilmeyi…” diye fısıldıyorsun.

Kendi sesin gecenin ıssızlığında sanki bir bomba gibi patlıyor ve sen gördüğün rüyadan uyanıyorsun..

Bu yazı toplam 1481 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar