1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'İtiraflar...'
İtiraflar...

'İtiraflar...'

“... Sen benim misafirimsin. Bak bu gece benim misafirim olacaksın ve ben sana her şeyi ama her şeyi anlatacağım. Madem ki sordun, madem ki karıştırıyorsun bazı şeyleri. Şimdi beni dinleyeceksin, dinlemek zorundasın. Bak, sonra sarhoştun, saçmaladın

A+A-

 

 

 

 

“... Sen benim misafirimsin. Bak bu gece benim misafirim olacaksın ve ben sana her şeyi ama her şeyi anlatacağım. Madem ki sordun, madem ki karıştırıyorsun bazı şeyleri. Şimdi beni dinleyeceksin, dinlemek zorundasın. Bak, sonra sarhoştun, saçmaladın demeyeceksin. Sor,  haydi sor, niye içiyorsun diye sor. Her gece her gece niye içtiğimi, niye sabahlara kadar ağladığımı sor. Biliyorsun ağlamamdan herkes rahatsız.

Biliyor musun neden böyle, hepsini sana anlatacağım. Ama sen de, olduğu gibi yazacaksın. Eğer yazmazsan ben. Beni bilirsin. Çok adam öldürdüm, bir eksik bir fazla hiçbir şey fark etmez.

Uyku uyuyamıyorum. O günler, o insanlar beni yalnız bırakmıyor. Rüyalarıma giriyor. Kabusum oldular. Artık içmeden uyuyamıyorum. Her gece, ama her gece içiyorum ve ağlıyorum. Sabahlara dek içiyorum. Belki biraz sonra uyurum, belki sızıp kalırım diye biraz daha biraz daha içiyorum. Ama nafile, içtikçe çıldıracak gibi oluyorum, öfkeleniyorum ve Komutana (ona) lanet okuyorum. Bizi, bizim hayatımızı mahvetti bitirdi. Bize gece uykusunu haram etti, gençliğimizi hayatımızı karattı.

Bize “Konuşmayın” demişti. “Bu olay burada kalacak” demişti. “Kimse kaçmasın, tanık kalmasın” demişti. Tanık bırakmadık, kırk beş kişiyi tek tek bulup öldürdük. O da bizi izledi, arabayla takip etti, sonra gelip  tek tek tebrik edip alnımızdan öptü

“Tanık kalmayacak” demişti. Tanık bırakmadık. Hiç bir tanık bırakmadık. “Kimse konuşmayacak” demişti. Konuşmadık, aradan yıllar geçti, kimse konuşmadı, çünkü biz yapmıştık ve yaptığımızı yıllarca, sızana kadar içerek, uykusuz, geceler boyu ağlayarak ve yaptıklarımızı sadece kendimize anlatarak geçirdik. Kaç kişiydik bunu yapan, onu da hatırlamıyorum. birkaç kişi bir araya geldiğimizde, o bölgenin adı geçtiğinde veya o olayları bize hatırlatacak bir söz geçtiğinde, hepimiz kafalarımızı eğip ve hemen başka şeylerden bahsetmeye başladık.

“Anlatmayacaksınız” demişti. Karılarımıza, çocuklarımıza bile anlatmadık. Nasıl anlatabilirdik ki? Bizden nefret etmeleri için mi anlatacaktık. Çocuklarımıza neyi, nasıl anlatacaktık? Nasıl adam öldürdüğümüzü mü? Öldürdüğümüz adamların da çocukları olduğunu düşünmediğimizi mi? Yoksa onları nasıl kurşuna dizdiğimizi mi anlatacaktık?  

“Hiç şahit kalmayacak” demişti. “Hiçbir şey anlatmayacaksınız” demişti

Anlatmadık

Anlatmadık da ne oldu?

Ben konuşmadım, bizden kimse konuşmadı

Ama o ne kadar yasaklasa da konuşan oldu. Yıllardan sonra naylona sarılmış halde bulunan resimler konuştu. Yağmur suyuna dayanamayıp kayan toprak konuştu. Açığa çıkan kemikler konuştu.  Sonra askeri botlar, çarıklar, elbiseler konuştu. Taş konuştu. Kısaca her şey konuştu. Saklanacak hiçbir şey kalmadı. Yıllarca sakladığımız her şey gün yüzüne çıktı. Ortaya çıkan yirmi beş kafatası konuştu ve tek tek diğerleri de ortaya çıktı. Biz konuşmadık, hala daha konuşmuyoruz ama tek tek ortaya döküldü her şey. Kaç kurşun sıktığımız. Kaç kişinin kaçtığı. Kaç kişinin yaralandığı. Makinelinin tutukluk yaptığını. Bir liste ile geldi adamlar. “Kırk beş kişi” dediler ve kazdılar toprağı. Tek tek çıkardılar. Üst üste atılmış bir halde buldular kemikleri. Elbiselerden, kemiklerden kimin nasıl öldüğünü, nasıl gömüldüğünü çıkardılar ortaya. Yirmi beş kişi, kaç tane mermi yedi, kaçı kaçtı.

Geldiler. Ellerinde kağıtlarla, ellerinde isimlerle geldiler. Eksikler aranıyordu. Kırk beş kişiymişler. Bak biz bile bilmiyorduk kaç kişi olduklarını. Biz bile saymamıştık kaç kişi olduklarını. İsimleri ile arıyorlar. “Bunlar bulundu, bunlar kayıp” diyorlar. Bize öldürttüğü adamların kaç kişi olduğunu ben bile bilmiyordum. O saymış mıydı? O biliyor muydu kaç kişi olduklarını?

O kim oluyor ki. Allah mı? Nasıl emredebiliyor onca adamın öldürülmesini? O kim ki. Nasıl bizim hayatımızın içine eder. Şimdi öldü, hani derler ölü bir adamın arkasından konuşulmaz diye,  ama ben konuşurum. Sen   o… ço….sun. Sen bizi, bizimle beraber kırk beş kişinin hayatını karartan pe….. k  Sen kaç kişi olduklarını biliyor muydun?

İşte böyle saklayamazsın hiçbir şeyi. Saklamak için çok adam öldürdük, senin emrinle salak gibi çok cana kıydık, çok katliam yaptık ama saklayamadık. Zaman geldi toprak konuştu,  duvarlar, hava, güneş, yağmur konuştu.  Açığa çıkan resim konuştu.  Kısaca her şey konuştu ve yapılan bütün pislikler ortaya döküldü.

Bak bir de benim arkadaşım var onu da anlatayım sana, hala daha görüşürüz.O da ağlar benim gibi sabahlara dek, ama gündüz oldu mu kuyruk yine dimdik. Başımızda bir numaralı kahraman milliyetci. Onun da öbüründen farkı yok  Şimdi biraz da ondan bahsedelim.

Çek. Hadi çek bakalım. Şerefe. Neyin şerefine içiyorsak. Öldürdüğümüz adamların şerefine mi? Yoksa yaptığımız pisliklere mi?

O benim  sevgili arkadaşım.  Şimdi ona gelelim, sevgili arkadaşıma, hani milliyetçilikten bahseden, yaptıklarımızın doğru olduğunu anlatan, fırsat buldukça nutuklar atan. Bak şu duvarın arkasından beni dinliyordur şimdi. Gelir ve beni dinler. Ertesi gün de kahvede tehdit eder. “Fazla konuşma” diye. 

Beni tehdit ediyorsun diye, senden bahsetmeyeceğim mi zannediyorsun? O pez….k komutana söz verdik diye, anlatmadığımız yıllarca sustuğumuz şeyleri anlatmayacağımı zannettin. Evet, geceleri uyumuyorum. Hep kabus görüyorum, öldürdüğüm kuzular,  tecavüz ettiğim kızlar, ana kuzuları geliyor aklıma ve ben içmeden uyuyamıyorum. Ben bunlarla boğuşurken, sen nasıl millet ve milliyetçilik düşünürsün. Sen nasıl bir adamsın, yetmedi mi dökülen kanlar? Evet, itiraf et. İtiraf etmeliyiz. Öldürdüğümüz, döktüğümüz kanları itiraf etmeliyiz.  İnan bana ben artık içmeden yaşayamıyorum. Bu yaptıklarımızı, inan bana bu yaptıklarımızı Hitler bile yapmadı. Ben artık farklı bir insan oldum ne yaptığımı bilmeyen gece uyku uyuyamayan. İçmeden gün geçmiyor artık. Hemen her saat yaptıklarımız aklımızda. Ben neye dayanarak öldürdüm o kadar insanı, ben kimim ki, ben ne yaptım, ben nasıl o kadar kişiyi öldürülmesinde alet oldum. O kırk beş kişi var ya, hani hepsini bir kamyonunu arkasına doldurmuştuk ve yer kalmayınca sen süngüyü çekip aralarına dalmıştın ve kamyonda bir o kadar yer açmıştın ya işte bunları ben düşününce ayık gezemiyorum, ayık uyuyamıyorum. Ne zaman bir kamyon görsem o yaptığın aklıma geliyor. Süngü ile aralarına dalıp onları yaralayarak o kamyonun içinde bir o kamyon kadar yer açman aklıma geliyor.

“Düşman” diyorsun,  her kim isterse olsun onlar da bir evlat değil miydi? Onlar da insan değil miydi? Onları da bir ana doğurmadı mı ki, sen bize bu ana kuzularını öldürttün. Sen kimsin? Allah mısın ki kırk beş tane kapı gibi insanı A 4 makinelisinin önünde bize buğday biçer gibi biçtirttin.  Sen kimsin ki bize bunları yaptırdın. Sen kimsin bize emir vererek kırk beş tane canı yok ettirdin.

Peki biz kim miyiz? Biz hepimiz korkağız. Salağız, akılsızız ki kırk beş tane canı senin emrin üzerine buğday başakları gibi yere döktük. Evet bize korkak denir ki biz bu saçma sapan emri hesap sormaksızın yerine getirdik.

Hadi sen de konuş, beni yalnız bırakma. Sen konuşmasan, toprak konuşacak. Hiç olmasa itiraf ettiğin için, belki rahatlarsın. Hiç olmasa bir ananın kalbini soğutursun. Belki geceleri içmeden rahat bir uyku uyursun. Hadi konuş nasıl öldürdüğünü anlat. Nasıl olsa çocuklarına anlatmadın, karına anlatmadın. Karın ve çocukların seni aile babası olarak biliyor, oysa sen kaç kıza tecavüz ettin hadi ayık uyumak için itiraf et bak nasıl rahatlayacaksın. İtiraf et bak, göreceksin kimse seni suçlamayacak. Konuş, söyle nasıl öldürdüğünü, söyle hiç olmazsa nereye gömdüğünü söyle.

Hani kaçan adamları avlamıştın ya keklik gibi. Canını kurtarmak içi kaçan yaralı adamlar vardı ya, onların peşine düşmüştün ve onların ikisini vurmuştun. Hiç düşünmüş müydün kimdi onlar?  Sevgili miydi?  Baba mıydı? Oğul muydu? Hiç düşün müydün onlar kimdi diye? Düşünmedin elbette, neyini düşünecektin ki sana vur dediler sen de vurdun, fidan gibi gencecik insanları boylu boyunca yere serdin

Hani derler ya köpeği öldürene kaldırtırlar. Sen sonrada gidip gömmüştün kokmasınlar diye. Sonra da geceleri vicdan azabından uyuyamamış kabuslar görmüş ve ter içinde kalkıp yatağın içinde ağlamıştın.

Sonra, ya sonra sağa sola mektup yazıp kendini rahatlatmak istemiştin ama rahatlamadın. Aradan yıllar da geçse, yüzyıllar da geçse rahatlamazsın sen. O öldürdüğün keklik gibi avladığın iki adamın kemikleri seni rahat bırakmayacak.

Sana tekrar dönelim komutan. Sevgili, kahraman komutan,  öldürdüğün adam sayısı ile övündüğün günler geliyor aklıma. Kahvede nasıl övünüyordun. Nasıl işkence ettiğini, nasıl tecavüz ettiğini anlatıyordun. Bize anlatmayın diyordun ama sen gözlerinden kan ve kin fışkırtarak anlatıyordun. O zaman ben de anlatayım, korkaklığını anlatayım, kahramanlık adına yaptığın kepazelikleri anlatayım.

Hani o günlerde, köyden kaçarken çok yol yürümüştük, yanımızda çocuklar vardı küçücük ayakları ile bize yetişmeye çalışıyorlardı ve biz mola vermiştik. İşte o molada yanına gelmiştim ve sen oturuyordun.  Sen, o kudretli komutan. Savaş sırasında ve sonrasında yüzlerce kişinin kanına giren efsanevi komutan. Hani emir vermiştin “Esir alanı ben öldüreceğim” diye ve Amerikanvari ciplerde gezen komutan. Hani silahını o ovada, Beyaz Kıraç’ta bırakmamış mıydın? Sonra da ben peşinden getirince, bana kızmamış mıydın? Hani kahramandın?  Hani, sen emir vermemiş miydin? Ben esir alanı öldüreceğim diye. Silahı sen bırakmamış mıydın o ovada? Korkmuştun değil mi? Seni, silahlı esir alırlarsa öldüreceklerinden korkmuştun. Komutan olduğunu anlayacaklarından korktun ve silahlarının hepsini geçtiğimiz yollara attın. Sahi şimdi hatırladım. Atletliydin. Askeri elbiseni de atmıştın  rütbe var diye. Atletle kaçıyordun o gece. Atletli ve silahsız bir komutan.

Nasıl olduysa otuz gün sonra da bir numaralı kahraman oldun başımıza. Çok cana kıydın. Çok anaların ahını aldın. Çok kan döktün. Çok kan döktürdün. Sen şerefsiz. Sen insanlığın yüzkarası. Sen faşist. Sen küçük çocukların babasını, anasını öldüren şerefsiz komutan. Nasıl olur da adam öldürmekle şerefli oluyorsun 

Kaçan adamlar vardı ya emir vermiştin ve emrin üzerine onlarca adam ava çıkmışlardı ve onlarca adam, onlarca adamı keklik gibi o ovada silahlarını unuttuğun pardon attığın, askeri elbiseni korkundan çıkarıp atletle kaçtığın, o ovada avlamışlardı ve sen bunları bir cipin üzerinden ağzından salyalar akıtarak izlemiştin.

Yıllarca hiç sorgulamamıştım bu yaptıklarını ben çocukken anlatıyorlardı. Seni, anan bir adamla zeytin toplarken peydah etmişti diye. Niye korkuyorsun ki, niye alınıyorsun ki? O da bir insan. Baban bir …… olabilir, ama insan. Hem de aşkı seven, insanı seven bir insan. Baban seni ekerken böyle olacağını bilse,  bu kadar gaddar olacağını düşünmüş olsaydı senin, inan ekmezdi. Keserdi şeyini köpeklere  atardı da, ekmezdi seni. Baban, seni, Türk Rum dostluğunun bir sembolü olarak ekmişti belki de ama sen ne oldun? Bir katil, insanlığın yüz karası bir katil. Utan kendinden, ne çok kardeş kanı akıttın. Sen ki barışın sembolü olman gerekirken, savaşın en gaddar komutanı oldun ve yüzlerce kişisinin kanına girerek, Hitler’den sonra tarihteki en büyük faşist olarak aldın yerini.

Bugün yaşasaydın, kendi ellerimle öldürmek, kendi ellerimle toprağa gömmek isterdim seni. Ama Sen öldün, kurtuldun, ya ben, bana yaptırdığın pisliklerden nasıl kurtulurum bilemiyorum.  Sen benim ölüm meleğimsin. Ben, nasıl senin emirlerine uyarak öldürdüm, o kadar kişiyi.

İçmeden uyuyamıyorum ve bu şekilde artık sızmak üzereyken anlatıyorum bunları. Senin aklına emirlerine uyup bir keklik gibi avladım o babaları, o oğulları, ben senin emrinle onlarca kişi öldürdüm ve artık sen yaşamıyorsun. Ya ben yaşıyor muyum? Yaşamak denirse yaşıyorum.

Her gece alkolün etkisi geçince yaşlı anaların ağlamaları ile uyanıyorum ve sabahlara kadar kendimle hesaplaşıyorum. Ölsem. Ölsem de kurtulsam. Bu vicdan azabına dayanamıyorum artık. Yaşamak bir işkenceye dönüştü. Her gün ölüyorum

Ben bütün bunları bana acıyasınız diye anlatmadım. Benim gibi salakların bir emir uğruna hiçbir suçu olmayan insanları öldürdüğünü, insanlığa itiraf etmek için anlattım. Belki bunlar bir daha yaşanmaz. Belki bir daha insanlar ölmez öldürülmez. Anneler ağlamaz. Çocuklar babalarını yıllarca beklemez. Gelmesi için kapıları tekmeleyerek baba baba diye ağlamaz. Ve anneler çocuklarını nasıl teselli edeceklerini düşünmesinler diye anlattım

Ben bu itirafları babalarının arkasında günlerce ağlayan çocuklar için yazdım. Her kapı çaldığında o geldi diye koşan çocuklar için yaptım. Ben bu itiraflar aradan kırk sene geçmesine rağmen kapı kilitlerini değiştirmeyen, kapılarını aralık bırakan, oğullarını bekleyen annelerden özür dilemek için anlattım. Anlattım ki bir daha benim gibi, bir adamın, bir p….n  emrine uyup adam öldürmesinler.

Çocuklarım bir canavar olduğumu bilmiyor. Ben bir zavallıyım. Küçük çocukların babasını öldüren bir zavallıyım. Annelerin kuzularını öldüren, genç körpe kuzulara tecavüz eden bir canavarım. Bütün bunları baba olunca öğrendim ve kendimden nefret ediyorum. Kendimde biraz güç ve cesaret bulsam canıma kıyacam ama o cesaret ve güç yok.

O kadar korkak bir adamım ki ölümü bile cesaretle karşılayamıyorum.

İşte böyle sen sordun,  ben anlattım sen çok merak ediyordun o kırk beş kişiyi nasıl öldürdüğümüzü. Nasıl mı öldürdük? Öldürdük işte.

Benim gibi, bizim gibi onlarda da var caniler iğrenç insanlar. Ama bunlar yaptıklarıma sebep değil. Ve biz bu savaşın kahramanları idik. Sen de merak ediyordun. İşte bunlar. Gerçekler. Nasıl öldürdüğümüz. Nasıl tecavüz ettiğimi, hepsi meydanda. Şimdi bunları savunacak değilim. Sen yaz ama anlattığım gibi yaz. Ne bir eksik ne bir fazla. Sen bunları anlattığım gibi yaz. Yaz ki ibret olsun yaz ki bizim gibi salaklar dünyaya ibret olsun.

Şimdi git. Ve bana bir daha sorma nasıl diye niçin diye.Ama unutma çok adam öldürdüm bir eksik bir fazla fark etmez....”

(DR. DERVİŞ ÖZER)

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1711 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler