1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'İstanbullu azınlıklar' gibi mi yoksa?
İstanbullu azınlıklar gibi mi yoksa?

'İstanbullu azınlıklar' gibi mi yoksa?

Okan Dağlı:Çok acıklı bir öyküleri vardır onların. Doğdukları topraklarda yaşayıp yaşlanamadan göçüp gittiler son yüzyılda

A+A-

“İstanbullu azınlıklar” gibi mi yoksa?

 

Okan Dağlı

dagliokan@gmail.com

 

 

Çok acıklı bir öyküleri vardır onların. Doğdukları topraklarda yaşayıp yaşlanamadan göçüp gittiler son yüzyılda. Bir zamanlar İstanbul’da çoğunluktular. Gün geldi azınlık olarak bile kalamadılar. İstanbul’un binde biri bile değiller şimdilerde... Kökleri yüzyıllar boyunca orada yerin derinliklerine inmiş ve kök salmış bu insanlara n’oldu? Binlerce yıl geriye giden uygarlıkları nasıl olmuş ve yarım asırda nihayetlenmiş İstanbul’da! Oranın yerlileri, sahipleri, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler nerelerde şimdi? İstanbul onlarsız ne kadar İstanbul acaba? Ya da Beyoğlu onlarsız Beyoğlu olarak kalabildi mi yaşadığımız bu medeniyet çağında?

              Bu sorulara olumlu cevap vermek mümkün değil. İttihat ve Terakki ile Teşkilat-ı Mahsusa (eski MİT) bu işin kökünü kazıdı İstanbul’da... Hatta Türkiye’de diyeceğim ama bu yazının konusu dışına çıkmış olacağım o zaman. “İstanbullu azınlıklar” onlara son yüzyılda söylendi; çünkü geçmişte çoğunlukta oldukları yerde artık azınlıktılar. Hatta azınlık dahi değiller ne yazık ki... Azınlık olarak kalmalarına dahi tahammül edemedi “Türk milliyetçiliği”. Şimdilerde “ya sev, ya terk et” diyorlar en azından. O zaman “ya terk et, ya da yok ol” diyorlardı sadece.

                İstanbullu azınlıklar yani oranın gerçek sahipleri Kıbrıs’ı ve ilginçtir Kıbrıslı Rumları hiç sevmezler. Türk milliyetçilerini sevmedikleri gibi. Niye mi? Bunu sevgili dostum Kıbrıslı Rum akademisyen Prof.Dr.Yiannis Papadakis’in Bilgi Üniversitesi tarafından yayımlanan “Ölü Bölgeden Yankılar” adlı kitabını okurken daha iyi anladım. Yiannis, Antropoloji alanında doktora yaparken 1991 yılında İstanbul’a gelmiş, hem Kıbrıslı Türk öğrencilerle kalmış, hem de İstanbullu Rumlarla temas etmişti bir ay boyunca. Ninesi İstanbul’dan göç eden bir azınlıktı Yiannis’in...

                İstanbul’daki azınlıklar, Kıbrıslı Rumların Türklere malzeme yarattığını, Türklerin kendilerine İstanbul’da baskı yaptığını ve onların İstanbul’dan kovulmalarına sebep olduklarını düşünüyorlardı. Yani Kıbrıslı Rumların Kıbrıs’ta 1950’lerin ortalarına doğru başlattıkları EOKA faaliyetleri kendileri için İstanbul’da sonun başlangıcı oluyordu. Başta İnönü olmak üzere milliyetçi Türk hükümetleri -Kıbrıs’ı temcit pilavı gibi pişirerek- sürekli olarak oradaki öfkeyi bu insanlara yönlendiriyordu ve azınlıkları yurtlarından söküp atma ve asimile etme programlarını çoğu zaman “Kıbrıs” üzerinden gerçekleştiriyorlardı.

               1944’ün 16 Mart sabahı uyanan gayrimüslimler “Varlık Vergisi” ile karşılaşmışlardı. Öyle bir vergi ki, bankalardaki paralarını verdikleri, mallarını hatta iş yerlerini sattıkları halde ödeyememişlerdi bu vergiyi. Ailede 3 kuşak geride bir gayrimüslimin olması dahi, bu verginin ödenmesini gerektiriyordu. Ödeyemeyenlere “Türk Devleti” yol gösteriyordu, Doğu Anadolu’da yapılan demiryollarında çalışarak ödemek gibi... O güne kadar en büyük işleri yapanlar bile malını mülkünü satıp savdığı halde vergisini ödeyemiyor ve geri kalanı ödemek için de Doğu’ya göç ediyorlardı. Gidiş o gidiş, gidenler bir daha dönemiyorlardı. Buna rağmen İstanbul’a dönenler ya da hayatta kalanlar 6-7 Eylül 1955’te bir bir temizleniyorlar. Ardından, Ata’nın evine Selanik’te bombayı koyanların 1960’ların başında Lefkoşa’da Ömeriye Camisine bomba koyan teşkilattan emir alarak bu işi yaptıkları gerçeği çok geçmeden aydınlanıyor. Bir de “Kıbrıs’taki soydaşlarımız” katlediliyor meselesi yavaş yavaş ısıtılmaya başlanıyor İstanbul’da. Talebe Cemiyetleri “Kıbrıs Türktür Türk Kalacaktır” ve “Ya Taksim Ya Ölüm” mitingleri ile heyecanı yükseltiyor her zamanki gibi.  1944 yılında “Varlık Vergisi”ni ödemeyi becerenler, tarih yaprakları 1955’i gösterdiğinde bir kez daha dövülerek, öldürülerek kovuluyor İstanbul’dan…

Ama hala daha ayakta kalanlar vardı... Dedelerinin doğduğu, büyüdüğü vatanları olan İstanbul’a tutunmaya çalışanlar vardı, 1960’lara gelindiğinde. Terk etmiyorlardı yurtlarını. Ne Yunanistan, ne Ermenistan ne de İsrail, İstanbullu Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin yurdu değildi... Onlar, İstanbul’da doğan ve orada ölmek isteyen kişilerdi. Ama bu mümkün olamadı...

              16 Mart 1964 günü İsmet İnönü 1930'da Atatürk ile Venizelos'un imzaladıkları, Rumlara ikâmet etme, ticaret yapma gibi haklar tanıyan “Seyri Sefanin Anlaşması”nı feshettiğini duyurur. İnönü, Rumları kovmak için anlamlı bir tarih seçmiştir: 16 Mart, hem İstanbul'un "düşman işgalinden" kurtulduğu tarihti, hem de İnönü tarafından 1944’te yürürlüğe konan “Varlık Vergisi”nin tarihiydi. İnönü, kaldığı yerden devam etme kararı almıştı. Türkiye'de ikâmet eden Yunan uyruklu tüm Rumların sınır dışı edileceğini açıkladı. Casusluk ve Kıbrıs'taki Rum çetecilere para göndermek gibi "muzır faaliyetlerde" bulunduklarını iddia ederek bir gerekçe yaratıldı. Yanlarına sadece 22 dolar ve 20 kilo yük alarak 24 saat içinde İstanbul’u terk etmeye zorlanıyordu İstanbullu gayrimüslimler ve doğal olarak evlendikleri kişiler. Yani, İstanbullu eşi olan bir Yunan asıllı Rum, 24 saat içinde ya eşi ve çocuklarını yanına alarak ya da yalnız olarak İstanbul’u terk edecekti. Tabii, onlar, çocukları ve eşleri ile terk ettiler İstanbul’u. Kalan mal varlıklarına n’olmuştu? Hepsine el kondu tabii ki. Maddi ve manevi her şeylerini İstanbul’da bırakarak gittiler. Arkalarına dahi bakacak zamanları olmadan hem de...

Orası onların da vatanıydı. Bu yapılanlara direnen ve biz burada kalacağız diyen son Ermenilerden Hrant Dink de çok değil birkaç yıl önce caddenin ortasında aynı politikaları “devlet” desteğiyle yürüten şerefli(!) general ve albayların bilgisi ve görgüsü dahilinde güpegündüz vuruldu! Kalanlara örnek olsun diye...

Artık tek tük kaldılar sanırım. Azınlık dahi değiller. Onların tarihini okurken bir Kıbrıslı Türk olarak ürküyorum bazen...

         Kıbrıs’a dönecek olursak sevgili Fatma Azgın işin bir başka boyutuyla özetledi son yazısında durumumuzu...

“...Önce toprak, sonra asker, sonra anayasa, sonra yasalar, sonra iç-dış güvenlik, sonra nüfus, sonra vatandaşlık, sonra kaçak işçiler, sonra “alt-yönetim hali”, sonra protokoller, sonra mülk edinme, sonra kültür, sonra ekonomik değerler, oteller, üniversiteler, en son da yerli sermayenin el değiştirmesi...”

Evet, onların yani “İstanbullu azınlıkların” tarihini okurken ürküyorum demiştim bazen, sonumuz benzemesin diye!  

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 899 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler