1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. İradi Ölüm!..
İradi Ölüm!..

İradi Ölüm!..

Ocak ayının oldukça soğuk bir gününde yazıyorum. Buza kesmiş beyazın pırıltılarını, bir sihirli değneğin ucundan sokaklara, caddelere oradan apartman saçak altlarına sığınarak, saklanıp duran güvercinlerin griye çalar kanatlarına akıtmışlar gibi... Birden

A+A-

                                                       

 

Ocak ayının oldukça soğuk bir gününde yazıyorum. Buza kesmiş beyazın pırıltılarını, bir sihirli değneğin ucundan sokaklara, caddelere oradan apartman saçak altlarına sığınarak, saklanıp duran güvercinlerin griye çalar kanatlarına akıtmışlar gibi... Birden düşündüm de, yeşil içinde yüzüyordur ovaları Girne’nin. Limanın eski deniz feneri görünür annemin evinden. Bazen karanlıklarda kayalıkları döven dalgaların arasında, ne kadar yalnız olduğunu düşünmekle geçer zamanım, o küçücük balkonda. Denizle gökyüzünün birleştiği ufukta “yön gösterici” sıfatıyla, taştan bedenine, ne kadar da ağır bir yük yüklenmiştir deniz fenerinin! Artık görünmeyen ışığında, kör olmuş camdan kafesinin siluetinde John Berger’in sözünü hatırlattı bana, hayal kuytularıma sığınmış bu eski dost: “Bizi deniz görüntülerine sürükleyen, denizden bu kadar uzak oluşumuz mu?” Sonra aklıma yeni bir söz takılıyor. Anlamını bulup çıkarmaya çalışıyorum, bir çocuk anısının görüntü bulanıklığından…  Ayaküstü havaya savrulan kelimelerde, günlük dedikodularını bir çırpıda ağızlarından çıkararak, iplere astıkları çamaşırların ıslağına bırakan kadınlar konuşuyor bi’ yerlerde:  “Gidip de gelmemek, gelip de bulamamak var, bu hayatta!” Ne çok söylenir ve sıkıntılı bir iç çekişle, sessizleşir bu söz dudaklardan döküldükten sonra. Bir mitosa göre Tanrı öbür dünyalardan topladığı tohumları yeryüzünün her köşesine serper. Dağların en tepelerine, okyanusların en ücra köşelerine, ovaların sarıya vuran tenine ve sonra yeşerdiği gibi, aynı hızla, yok oluşa da başlar, her tohum! Tıpkı insan gibi…

 

Hayatı ölüme katmak mümkün müdür? Tersi bir söyleyişle, ya ölümü hayata katabilir miyiz? Sorular sorulara eklenirken, yeni düşünce bulutları sıralanıyor aklımın içinde! Hayatla ölüm arasında, kesin bir ayırım var mıdır? Bir başka deyişle hayatla ölüm arasına giren ne olabilir? İşimi düşünerek, yapıtla sanatçı arasına giren bir “karakedi” misali, kendimle ironik bir hazzın kollarında, salınmayı hep sevmişimdir. Bununla birlikte “ön plana çıkan yapıt mıdır, yoksa sanatçı mıdır?” ikileminden de payıma düşen “çelişki yumağı” hercümercini yaşamışlığım çoktur.

 

Tüm sözler bir yana, yeniden hayat ve ölüm arasındaki belirsiz sınır çizgisinde gezinmeye devam etmeliyim. Bu sanırım yazının sağlıklı bir gidişatta ilerlemesi ve yolundan sapmadan, dallanıp budaklanmadan, kısaca son söze ulaşma selameti açısından gerekli bir yön çeviriş olacaktır.  Günümüzde ölüm, televizyon ekranlarının karşısına geçip oturduğumuzda, bizi saran görüntüler eşliğinde “rutin” bir yaşam akışı gibi gösteriliyor.  Aslında ölüm hele de “iradi ölüm” söz konusuysa, üzerinde derin düşünce analizlerinin yapılabileceği bir tür ölüm pornografisine dönüşmüş durumda! Yaşamdaki zaman salınımı geçip giderken, hemen yanı başımızda bir “ölüm kampına” da tanıklık ederiz ve istençsiz seyre dalarız gözlerimize akıp giden sahneleri! İşte size dramatik bir örnek: Tarih 11 Eylül 2011 ve Dünya Ticaret Merkezi’ne  (İkiz Kuleler)  içindeki yolcularıyla uçağın yönünü çeviren kişiler! Bir intihar saldırısı!

 

Bu yazıya temel atma nedenimde, üç ana başlık bulunuyor: Birincisi geçen hafta yakın bir dostumla yaptığım telefon konuşması. Kederli ve donuk sesiyle “intihar etti!” deyiverdi, konuşma sırasında.  “Kim?” diye sormamla, aldığım cevap karşısında, tıpkı dışarıdaki pamuk beyazlık gibi, donakalmam bir oldu! “26 yaşında, çocuk cerrahisi uzmanlığı yapan genç doktor intihar etti!”  Ve devam etti dostum anlatmaya: “neden çekip gitmek istedi anlam veremiyorum?” Annesinin ve babasının tek çocuğu, öylece göçüp gitti bilinmezliğe. Teselli cümlelerinde pekiyi olmadığım için, sadece dinlemekle yetindim.  İşte, yaşamın felç eden “gerçeği”yle karşılaşmanın verdiği huzursuzluk yine sardı içimi! Açık kalan bir kapıdan esen kuvvetli bir cereyanın, donuk ürpertileriyle baş başa kalmaktan öteye geçemedim.

Bu gelişen hüzünlü olay üzerine çok düşündüm. Georges Minois İntiharın Tarihi kitabında, “iradi ölüm” üzerine şöyle bir açıklama yapar: “her zaman için toplumların genel kabulleri ve yerleşmiş prensipleriyle çatışagelmiştir.” Ortaçağ intiharı mahkûm ederdi. Nedeni ise Tanrı’ya karşı geliş olarak görülen yaşamın sonlandırılış biçiminin cezalandırılması öngörülürdü. Zamanla özgürlükçü düşünceler, Avrupa’yı demokratik yönetimli toplumlar aşamasına doğru sürükledikçe, intihara yönelik ön yargılarda gözden geçirilmiştir. Günümüzde ise gazete sayfalarında veya yakın çevremizde duyduğumuz böylesi üzüntü ve yıkım haberleri karşısında toplumun içinde bulunduğu çağa yönelik “yaşam bunalımlarına” dair sosyolojik sebepler aramaktayız. “Nihai çıkış” için aklın verdiği karara “yaşam nedir ki?” gibi görünürde basit ve fakat yaşamın yaşanmaya değip değmediğine dair bir kanıya ulaşmak gibi, farklı anlam açılımlarına doğru sürükleniyor aklın düşünce halleri…

 

Üç başlıktan söz etmiştim yazının çıkış temellerini atarken; ikinci hareket noktam: “Uçurumdan kurtulmanın tek yolu, derinliği ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.” sözü oldu. Yine soru karşımıza çıkar bu cümlenin satır aralarında ve yaşama dairdir: Yaşam bir deha mıdır? Vuslat O. Bener’in Dönüşsüzlüğe Övgü kitabındaki betimlemeden kaynaklanan bir sorudur bu!  Peki, cevap ne olmalıdır? Cevap, yine bir sorudu: Yaşamak için ne yaptın? Bununla birlikte kısaca üçüncü başlığa geçiş yapmaktayım. Bu aşamada başlığın tarih konumunu belirlemek için,  I. Dünya Savaşı’ndan sonraki zaman skalasına ihtiyacımız olacak.   Dada’nın Paris coğrafyasının sularında gezindiği zaman sınırlarından, üç sanatçının ismini çıkarıp hemen buraya yazıyorum: Arthur Cravan, Jacques Vaché ve Jacques Rigant. Ortak noktaları genç yaşta “iradi ölüm”le dünyanın kapısını vurup, arkalarına bakmadan çıkıp gitmek olmuştur. Toplumun intihar ettirdiği üç Dada’cı! Bile bile kapalılığa sapan bir çığırdır; Dadaizm! 1918 Dada manifestosu şöyle seslenir: Başlangıç yoktur ve biz hiçbir şeyden korkmuyoruz! Yıkımın, yangının ve çürümenin büyük gösterisine hazırız!

 

Hayatlarınızı başkaları yaşadığı sürece burjuvazinin oyuncaklarısınız!

 

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

Kör talihin darbelerine ve sıkıntılarına dayanmak mı daha onurlu olur ruhu için,

Yoksa acılar ummanına karşı silahlanıp

Bir yaşam reddiyle onlara bir son vermek mi? Ölmek, uyumak.

Hepsi bu; bir uykuyla korkunç kalp atışlarını yatıştırabilmek sonunda,

Doğanın bedene miraz bıraktığı bin bir acıyı sona erdirmek, Canı gönülden istenecek bir son olmaz mıydı? Ölmek, uyumak;

Uyumak… Ve belki düş görmek: işte bütün dert de bu!

 

Sen haklıydın, Hamlet!

 

Dünyada ne kadar çok acı var!

 

      

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1357 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler