1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. İmroz'un rüzgarı ne fısıldıyor?(2)
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

İmroz'un rüzgarı ne fısıldıyor?(2)

A+A-

Türkiye, saklı tarihiyle yüzleşmeye başlıyor...

Yaklaşık 100 kişinin katıldığı ve TRT ile Yunanistan’dan Alfa TV’nin çekim yaptığı bir törenle, Aya Todori İlk Mektebi’nde -resmi adıyla Özel Gökçeada Rum İlkokulu’nda- 49 yıl aradan sonra 16 Eylül 2013 Pazartesi sabahı 4 öğrenciyle ders zili çalıyordu. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı, Ocak 2012’de Tepeköy (Agridia) İlkokulu’nun açılmasına karar vermiş; ama daha sonra Zeytinliköy’deki okul restore edilip açılmıştı. Rumların, Tanzimat’tan bu yana okullaşmaya, eğitime verdikleri önemin bir başka nişanesiydi bu okul.
Aynı gün tüm Türkiye’deki okullarda yeni eğitim-öğretim yılının başladığını hatırlayarak Türk ve Yunan eğitim sistemindeki dışlayıcı milliyetçilik enjeksiyonlarının, önyargı ve paranoya eksenli reflekslerin yok olmasını ve milliyetçilik özeleştirilerinin yapılmasını diledim.

Hristo’nun katkısı
Zeytinliköy’den ayrılıp Tepeköy’e (Agridia) gitmeye hazırlanırken bir şarapevi dikkatimi çekti. Mekânda çalışan genç arkadaş, adanın merkezinde (Panayia) hemen fark edilen üniversite öğrencilerinden biriydi. Adada, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’ne bağlı Gökçeada Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu ve Gökçeada Meslek Yüksekokulu olduğunu ondan öğrendim.
Türkiye’nin güneyindeki bir şehirden gelen, adanın tarihi hakkında bilgisi olan ve klasik milliyetçi refleksleri olmayan bir arkadaştı. Zeytinliköy’deki bazı Rum vatandaşlarla iyi ilişkileri olduğundan bahsediyordu ki sayıları 10’u geçmeyen adalı Rum gençten Hristo, mekâna gelip sohbetimize dahil oldu. Balat’ta doğup büyüyen Hristo, aslen İmrozlu olduğunu ve adayı çok sevdiğini, anneannesi ve babaannesine baktığını, biraz da zeytincilik yaptığını söyledi.
Aşırı rahat tavırlarıyla, sohbet tarzıyla, atıf yaptığı müziklerle Türkiye’nin her yerinde rahatlıkla karşınıza çıkabilecek olan Hristo’nun, sohbete katkısı olamayacağını düşünmeye başlamıştım ki ilginç bir noktaya parmak bastı:
“En çok neye gülüyorum biliyor musun? Ayii Theodori’ye (Zeytinliköy) gelenlerin bir kısmı, “Ne güzel Türkçe konuşuyorsunuz. Sakızlı muhallebiniz harika. Rumlar çok şirin insanlarmış.” cümlelerinden öteye gidemiyor.” Hristo da folklorik güzellemeleri bir yere kadar kaldırabiliyordu. Sayılarının azaldığı bir gerçek olan Rumların idealleştirilerek keşfi, bir yerlerden sırıtıyordu.

Tepeköy dile geldi
Tepeköy’e geldiğimde, adadaki hemen herkesin tanıdığı Barba Yorgo’yu buldum. Adadaki ilk ve tek Rum tavernasının işletmecisi. Bağındaki üzümlerden kendi şaraplarını üretiyor. Üniversiteyi İstanbul’da okumuş. Adalı Rumların, son yıllardaki kazanımlarını da ima ederek “Yorgo Bey, İmroz eskiden mi daha iyiydi şimdi mi” diye soruyorum. Sorumu ya muğlak ya da anlamsız bularak “Tartışılmaz” diyor maziyi işaret ederek. Israrla şimdiyi merak ediyorum: “Peki ya şimdi?” Oturduğu yerden aşağıdaki geniş zeytinliklere bakarak “Son 50 yıl ada için kayıptır” diyor. Yorgo Bey, kısa ve öz konuşuyor.
Kışları Atina’da, yazları Tepeköy’de yaşayan 70 yaşındaki Mihail Bey, 1964’te Rumca eğitim durdurulunca ne yapacaklarını şaşırdıklarını belirtiyor. Adanın çok geniş olmayan tarım alanlarından en verimlilerini barındıran Dereköy’deki (Shinudi) büyük bir alanın 1965’te kamulaştırıldığını ve buraya Tarım Açık Cezaevi inşa edildiğini de söylüyor. Mahkûmların, Türklerin ve Rumların evlerine kadar girmesi, cinayet, tecavüz gibi hadiseler yaşanmış. Cezaevi, 1992’de kapatılana kadar adanın huzurunu epey kaçırmış.
Kısa bir araştırmayla adadaki kamulaştırmaların bununla sınırlı kalmadığını, Rumların adayı terk etmesi de fırsat bilinerek 1965’ten sonra Devlet Üreme Çiftliği, Askeri Birlikler, Tabur Sahaları kurmak gibi amaçlarla kamulaştırmaların devam ettiğini öğreniyorum.

Adanın ıssız köyü
Son durağım Dereköy (Shinudi) ise adanın en ıssız köyü. Zamanında sineması olan, 50-60 yıl önce Türkiye’nin en kalabalık köyü olan Dereköy’de yıkık veya terk edilen evler olduğu gibi yeniden yapılan evler de var. Adada yaz-kış ikamet edenler de tahminimden daha çok. Adada Yunanistan plakalı araç en çok Dereköy’de karşıma çıkıyor.
Büyük ve bakımlı bir kilise, büyükçe bir mezarlık var köyde. Dereköy’deki Rumların sayısını sorduğum ve Karadenizli olduğunu öğrendiğim bir adalı, “Biz sayıyı bilmeyiz, onlarla çok bir ilgimiz yok.  Bu köyde Türk de var, Kürt de var, Rum da var. Birlikte yaşıyoruz işte.” dedi. Hafifçe gülümseyip yanından ayrıldım. 
Dereköy’den ayrılıp kaldığım yer olan Yenibademli Köyü’ne döndüm. Köyün neredeyse tamamını oluşturan ev pansiyonlarından birinde kalıyordum. Sabah erken kalkıp ilk feribotla anakaraya dönecektim. Sabahın serinliğinde bindiğim feribotta aklıma takılan bir hususun İmroz için de geçerli olup olmayacağını düşündüm: Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde Kıbrıs krizinden önce de sonra da “mütekabiliyet” hep masada tutulan, her iki ülkenin azınlıklara yaklaşımında öne sürdüğü bir kart olagelmiştir. Acaba İmroz Rumları için de bu durum geçerli midir?
Açıkçası adanın yakın tarihi, İmroz’un bundan muaf olmadığını bize kanıtlamakta. Nasıl ki Batı Trakya Türkleri, İstanbul ve Bozcaada Rumları bu dertten mustaripse İmroz Rumları da aynen mustarip.
Umarım yakın gelecekte Türk ve Yunan hükümetleri, mütekabiliyet çerçevesinde hak anlayışından, hukuk devletinin gereği olan hak anlayışına kesin olarak geçerler. Halkların, geçmişleriyle yüzleşip geleceğe dönük barış sürecini inşa etmesi ve azınlıkların içe kapanıklığı kırması ne kadar gerekliyse devletlerin hukuki ve siyasi altyapılar oluşturarak halkların sağduyusundan geri kalmaması da o kadar gerekli.
(BİANET.ORG - Göktürk Öcal – 6.10.2013)

 

Bu yazı toplam 1234 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar