1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'İlkeleri Reddeden Biriyle Tartışılamaz!'
İlkeleri Reddeden Biriyle Tartışılamaz!

'İlkeleri Reddeden Biriyle Tartışılamaz!'

Tufan Erhürman: Geride bıraktığımız hafta sonunu Schopenhauer’in Eristik Diyalektik’ini okuyarak geçirdim. Kitap çok etkiledi ve düşündürdü beni. O kadar etkilendim ki ondan esinlenerek iki yazı birden yazdım. İkinci yazı Adres’te yayın

A+A-

 

 

 

Tufan Erhürman

tufaner@yahoo.com

 

Geride bıraktığımız hafta sonunu Schopenhauer’in Eristik Diyalektik’ini okuyarak geçirdim. Kitap çok etkiledi ve düşündürdü beni. O kadar etkilendim ki ondan esinlenerek iki yazı birden yazdım. İkinci yazı yarın Adres’te yayınlanacak.

Schopenhauer’in, bu yazıda ele almak ve okuyucuyla birlikte üzerinde düşünmek istediğim saptaması şöyle: “Contra negantem principia non est disputandum”. Yani, “prensipleri (ilkeleri) reddeden biriyle tartışılamaz” (Arthur Schopenhauer, Eristik Diyalektik (Haklı Çıkma Sanatı), çev. Ülkü Hıncal, İstanbul, Sel Yayınları, 2012, s. 18).

Bu saptamayı, solda duran siyasi partilerin, örgütlerin, siyasetçilerin ve entelektüellerin, kendileriyle aynı yolu yürüdüğünü iddia edenlerle ve sağda duranlarla yaptıkları tartışmalar açısından ayrı ayrı değerlendirmeye çalışmak istiyorum.

 

1. Sol İçi Siyasi Tartışma

Solda durulduğu iddiası, doğal olarak belli ilkelerin kabul edildiği varsayımını da beraberinde getirir. Örneğin, solda duran bir kişinin, eşitliği, özgürlüğü ve dayanışmayı reddetmesi söz konusu bile değildir. Dolayısıyla, solda duran iki siyasi parti, iki örgüt, iki siyasetçi ya da iki entelektüel, sol üzerinde tartışmaya, bu ilkeleri ve onların sonuçlarını kabul ederek başlamak durumundadırlar. Eğer sizinle tartışan kişi bu ilkeleri ve onların doğal, mantıki sonuçlarını kabul etmediğini gösteren argümanlarla konuşmaya başlarsa, takınılması gereken birinci tutum, ona temel ilkeleri hatırlatmaktır. Muhatap, buna karşın temel ilkeleri açıkça veya zımnen reddederse, tartışmaya, onu sağda duran biri olarak görmek suretiyle devam etmek ve tabii ki, o noktadan sonra tartışmanın sol üzerinde ya da sola dair bir tartışma olmadığını ortaya koymak zorundasınız. Aksi hâlde, Schopenhauer’in çok doğru bir biçimde tespit ettiği gibi, prensipleri reddeden biriyle tartışmaya kalkmak gibi sonuç alınması imkânsız bir işe soyunarak, zamanınızı ve enerjinizi harcamaktan, sinirlerinizi harap etmekten, dahası, tartışmayı dinleyenlerin, izleyenlerin kafalarını bulandırmaktan (dinleyicilerin/izleyicilerin muhatabın görüşlerini de sol içre sayması gibi bir yanılgıya düşmesine sebebiyet vermekten) başka bir sonuç elde edemezsiniz. Bu bağlamda, örneğin, muhatabınız size “Türkiyeliler cahil, potansiyel suçlu, kötü insanlardır; tek yol onların gemilere doldurularak bu adadan gönderilmesidir” diyorsa, tartışmayı hiç uzatmadan, ona, eşitlik ve bunun sol literatürdeki yansıması olan “bütün halklar kardeştir” ilkelerini hatırlatmak, buna karşın iddiasında ısrar ederse, “sol üzerinde konuşmaya bu şartlar altında devam edemeyiz. Seni sağda duran biri olarak kabul ederek tartışmaya devam etmemi istiyorsan ederim ama bunun sol içre bir tartışma olduğunu asla kabul etmem. Temel ilkeleri reddeden biriyle tartışmam” deyip susmak, tartışmayı sonlandırmak gerekir. Bunu yapmak, özellikle dinleyiciler/izleyiciler açısından önemlidir. Çünkü tartışmayı muhatabın bu iddiasına karşın sürdürdüğünüz her durumda, insanların muhatabın görüşünü de sol içre bir görüş gibi görmelerine, kafaların bulanmasına ve istemeden de olsa, sağ-sol ayrımının manasızlaşmasına katkıda bulunmak kaçınılmazdır. Ayrıca, solculuğun, bugün, kimileri tarafından, içine ne koyarsanız alacak ve içine aldıklarına göre biçim değiştirecek bir torbaya, tam da bu yöntemle dönüştürülmeye çalışıldığını hiç unutmamak gerekir.

Benzer bir örnek, özelleştirme tartışmalarından verilebilir. Muhatabınız, “gelişme”, “çağdaşlık”, “kalkınma”, “değişim” gibi sol literatürde sıklıkla rastlanan sözcükler aracılığıyla da olsa, ülkedeki kamu kuruluşlarının ve kamu mallarının yabancı özel tekellerin eline geçmesini savunmaya kalkışıyorsa, onunla, yukarıda sıralanan sözcükler üzerinden uzun tartışmalara girişmemek gerekir. Kamu kuruluşlarının ve mallarının yabancı özel tekellerin eline geçmesinin eşitlik ve özgürlük ilkelerinin hem yurttaşlar, hem de çalışanlar açısından zedelenmesi anlamına geleceği gün gibi aşikârdır. Muhataba bu hatırlatılır ve buna rağmen tartışmaya devam etmek isterse, kendisiyle yalnız ve ancak bir sağcı olduğunu kabul etmesi durumunda tartışılabileceği söylenir. Aksi hâlde, muhatabın oyununa gelmek ve “sol”, “solculuk” kavramlarının, aslında onun hedeflediği şekilde, ne idiği belirsiz kavramlar derekesine indirgenmesine katkıda bulunmak mukadderdir.

Bu başlık altında, son zamanlarda, ülkemizde bulunan bazı sol partilerin, örgütlerin, solda durduğunu iddia eden siyasetçilerin ve entelektüellerin, sol içi tartışma yapılıyormuş izlenimi vererek, solun temel ilkelerine asla uygun düşmeyen iddia ve savunmalarla konuşmaya başladıklarını ve bunun sol açısından son derece tehlikeli olduğunu vurgulamak gerekir. Bu tip iddia ve savunmaların sol içinde yer almadıklarını ve ancak sağ argümanlar olarak kabul edilebileceklerini açıklamaksızın tartışmaya devam etmek, temel kavramların her gün biraz daha aşınmasına ve manasızlaşmasına istemeden de olsa katkı koymaktan başka bir işe yaramaz. O nedenle, kendi adıma, bu tür argümanları dile getirmekte ısrarcı olanlarla tartışmayı kesme sebebimin, tam da böyle bir hataya düşmekten kaçınma kararlılığımla ilgili olduğunun altını çizmek isterim.

 

 

2. Solcuların Sağcılarla Tartışmaları

Solda duranların siyasi tartışmalarda yapageldikleri ikinci hata, sağda duranlarla konuşmaktan kaçınmaktır. Oysa siyaset yapılacaksa ve politik olunacaksa, özellikle hegemonya mücadelesi verilecekse, karşıtlara da hitap edecek bir dil bulmak zorunludur. Tanıl Bora’nın bu konuda söyledikleri aydınlatıcıdır: “Kuşkusuz, bir politik-ideolojik mesajın esasen ikna etmesi mümkün olmayan kesimler vardır; bunlar o politik-ideolojik çizginin karşıtlarıdır. Hiçbir politik hareketin, dilini, karşıtlarını ikna etmeye dönük kurgulaması beklenemez. Ama, galiba, hegemonik olmayı isteyen, hegemonik olmaya yetenekli bir politikanın dili, karşıtlarına, yani/ve asla ikna olmayacaklara bile hitap edebilmelidir. İlla ikna etmek üzere veya (olmazsa) tehdit etmek, yıldırmak kastıyla değil, karşıtlarının bile ‘gerçekliğine’ ve düşünce dünyasına nüfuz edebilme yeteneğini ve hassasiyetini göstermeye dönük bir hitap olacaktır bu. Zaten muhatabı üzerindeki etkiden ziyade, kendi politik konumunu ahlaken ve programatik olarak olgunlaştırıcı katkısı, ‘üçüncü’ şahıslar üzerindeki etkisi ile önemlidir” (Tanıl Bora, “Sol Politika Dili Üzerine Düşünceler”, Yeni Bir Sol Tahayyül İçin, der. Tanıl Bora, İstanbul, Birikim Yayınları, 2000, s. 142-143).

Bu nedenle, sağda durduğunu söyleyeni muhatap almayan, onu tartışmaya, hitap edilmeye değer bulmayan, görmezden gelen, ona yukarıdan bakan, dolayısıyla bütün enerjisini sol içi tartışmalara ve kapışmalara harcayan bir sol dil, politik değildir; vurgulamak için tersinden de söyleyelim: Açıkça apolitiktir.

Bora’dan alıntıyla, bu noktayı biraz daha anlaşılır kılmaya çalışalım: “İslamcıların naif örneklerini sundukları, herkese, ama herkese laf anlatma heves ve enerjisi, lafın herkese gidebileceği ve gitmesi gerektiği inancı, bizi pekâlâ ilgilendiriyor. Çünkü bu hal ve davranış, söylediğinden emin olmanın, söylediğini önemsemenin, söylediğinin dünya ve insanlık için, herkes için ve hitap edilen somut insan/lar için de ‘iyi’ olduğuna inanmanın göstergesidir. Bu hal ve davranış içine girmeden, kâmilen politik olmak mümkün değildir, en azından anlamlı değildir” (Bora, “Sol Politika Dili Üzerine Düşünceler”, s. 143-144).

Solda siyaset yapmak (ki burada geniş anlamda “siyaset yapmak”tan söz edilmekte, illa ki bir siyasi parti içinde faaliyet icra etmekten söz edilmemektedir), inandığınız değerleri sağda duranlara da taşımak, anlatmak, belki en önemlisi, duruşunuzla, yaptıklarınızla ve söylediklerinizle göstermektir. Çünkü belli değerlere ve ilkelere inanmak, onların doğru bir biçimde takdim edilmesi hâlinde toplumun çoğunluğu tarafından da kabul edileceğine inanmayı da bir biçimde içerir. Daha önemlisi, böyle yapmaksızın politik olduğunu sanmak gaflettir.

Ama başa dönersek, sağcılarla tartışırken de, manalı bir tartışma yapabilmek için bazı prensiplerin kabul edilmiş olmasını gözetmek gerekir. Yukarıdaki örnekleri hatırlarsak, bugünün dünyasında sağcıların da (solun tarihsel başarısı sonucunda) insan haklarını reddetme lüksü olmadığı açıktır. Dolayısıyla, örneğin, yabancılar ve “ötekileştirilenler” konusunda tartışma yaparken, karşınızdaki kişiye insan haklarının evrenselliğini durmadan hatırlatmakta ve bu konunun bu temel prensipte uzlaşılmaksızın tartışılamayacağını ortaya koymakta yarar vardır. Muhatabınızı ikna etmek elbette kolay olmayacaktır. Çünkü eşitlik, sağcıların solcular kadar kolay kabul edebileceği bir temel ilke değildir. Ancak, temeldeki ilkelere samimiyetle ve ısrarla yapılan vurgunun o ilkelerin hegemonik hâle gelmesi açısından son derece önemli olduğunu unutmamak gerekir.

İkinci örnek de benzer biçimde değerlendirilebilir. Samimi ve dürüst liberallere, kamu kuruluşlarının yabancı özel tekellerin eline geçmesinin tehlikesini anlatmak sanıldığının aksine hiç de zor değildir. Çünkü tekelcilik, yalnızca solcuların değil, liberallerin de karşı olduğu bir şeydir. Bununla birlikte, sağda olduğunu söyleyip liberalizmin alfabesinden bîhaber olan, hatta solda olduğunu söyleyip, samimi, dürüst ve bilgili liberallerin bu özelliklerine sahip olmadığı için liberallerin bile savunmayacağı şeyleri, üstelik sol adına savunduğunu iddia eden kişiler çıkacaktır karşımıza. Bu durumda, liberalizmi de bilmek ve bu kişilerle bir noktada ittifaka girmenin yolunu aramak tabii ki solda siyaset yapmaya soyunanların görevidir.

 

Sonuç  

Hülasa, siyasi tartışma yapmak, aslında, tabii ki ciddi bir siyasi faaliyettir. Bu nedenle bu konudaki tartışmaları bu işin ciddiyetinin farkına vararak yürütmekte yarar vardır. Yukarıda açıklamaya çalıştığım hatalardan birincisine düşmek, solun ve solculuğun ne idiği belirsiz kavramlar derekesine indirgenmesine, dolayısıyla manasızlaşmasına, ikincisine düşmek ise, apolitik bir hâl almasına yol açabilir. Ama belki de bu iki hatanın ikisinden de vahim olan üçüncü hata, herhangi bir prensibi kabul etmeyen biriyle tartışmaya kalkışmaktır. Üçüncüsü başta gelmek üzere, her üç tehlikeye karşı da uyanık olmakta yarar vardır.

       

 

 

Bu haber toplam 1040 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler