1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. İktidar ve Adalet
İktidar ve Adalet

İktidar ve Adalet

Mustafa Ongun: Michel Foucault eserlerinde, iktidarı, birilerinin elinde bulunan bir mal/mülk gibi düşünmememiz gerektiğini vurgulamıştı. Foucault ısrarla, iktidarın özünde yukardan aşağıya doğru çalışan ve bireylere baskı ve şiddet uygulayan bir mekanizm

A+A-

 

 

Mustafa Ongun

m_s_logos@yahoo.com

 

Michel Foucault eserlerinde, iktidarı, birilerinin elinde bulunan bir mal/mülk gibi düşünmememiz gerektiğini vurgulamıştı. Foucault ısrarla, iktidarın özünde yukardan aşağıya doğru çalışan ve bireylere baskı ve şiddet uygulayan bir mekanizma olmadığını vurgulamıştı. Ona göre iktidar, topluma yatay bir şekilde yayılan bireyler arasındaki ilişki ağlarında ortaya çıkan bir güçtü[1]. Bu bağlamda, iktidarın bireyleri pasifleştirmesi ve onların üzerinde şiddet ve baskı uygulaması bir zorunluluk değildir. Aksine, iktidar bireylerin aktif katılımı ile oluşan sosyal ve kültürel bir olgudur. İktidarın bu boyutu, Foucault’ya göre, şiddet ve baskı gibi kolayca anlaşılır değildir. Dahası, iktidarın, şiddet ve baskı gibi görünen boyutunun temeli anlaşılması zor olan insan ilişkilerinde, kültürlerinde ve kurumlarında gizlidir. Kısaca anlatmak gerekirse, Foucault’ya göre iktidarı uzaklarda aramak yerine, onu kişisel ilişkilerimizde, bilimimizde, ailemizde, okulumuzda ve hatta kafamızın içinde aramamız gerekmektedir.

Yaklaşık bir yıl önce GaiLe’de yazdığım bir yazıda, Kıbrıs’ta Foucault’nun yukarda bahsedilen iktidar anlayışından çok uzak bir noktada olduğumuzu vurgulamıştım. Çok uzun bir süre, Kıbrıs’taki iktidarı, sağ siyasi elitlerin elinde bir mal/mülk gibi bulundurduğu bir şeymiş gibi tasarlayıp, bu malın sahiplerinin değişmesi durumunda her şeyin değişeceğini sandık. Yani, iktidarın aslında bir mal olmadığını, aksine bir ilişkiler bütünü, bir kültür meselesi olduğunu uzun bir süre gözden kaçırdık. Benim için solun başarısızlığındaki en önemli unsurlardan biri iktidarın bu boyutunu anlamamak olmuştur.

Şimdilerde ise bir şeylerin değiştiğini, insanların iktidarı artık daha spesifik noktalarda aramaya başladığını söylemek mümkün. Diğer bir değişle, iktidarı değiştirmenin tahmin edildiği gibi sadece Eroğlu’nun ve Denktaş’ın yerine başka birilerini koyarak gerçekleşmeyeceğini en azından bazılarımız anlamış durumdadır diyebiliriz. Bu bağlamda, son zamanlarda ortaya çıkan sivil toplum hareketleri veya inisiyatifleri, iktidar anlayışımızın Foucault’nunkine yakın bir noktaya geldiğinin en büyük işaretidir diyebiliriz. Bu hareketler, iktidarın yapısını değiştirmenin, sadece siyasetçileri değiştirmekle değil, kökleşmiş birçok toplumsal ve kültürel yapımızı değiştirmekle gerçekleşeceğini savunmaktadırlar. Bu da bize, sivil toplumun, iktidarı bir mal/mülk gibi algılamayı bir kenara bıraktığını göstermektedir. Kısacası artık bir ölçüde yeteri kadar Foucaultcu olduğumuz sonucuna varabiliriz.

Yeteri kadar Foucaultcu olduğumuza göre artık sorulması gereken soru yeteri kadar Foucaultcu olmanın yeterli olup olmadığıdır. İşte bu noktada Foucault’nun ötesine geçmemiz gerekmektedir. Yani, iktidarın kişilerin elinde bir mal/mülk gibi bulunmadığını; iktidarın aslında toplumsal ilişkilerimizin bütününde yer aldığını anlasak da, bu tip bir iktidarı ne yönde değiştireceğimizi sormamız gereklidir. Kanımca Foucault’nun bu soruya verecek net bir cevabı yoktur. Bu nedenle yazının devamında Foucault’yu bir kenara bırakıp, başka bir düşünce geleneğine atıfta bulunmanın oldukça yararlı olacağını düşünüyorum.  

 

Adaletin hedefi

Eğer iktidar tahmin ettiğimiz gibi siyasi elitlerin elindeki bir mülk değilse, iktidarın değişimi, işyerinden tutun da örgütlenme biçimimizden çocuk yetiştirmemize kadar her alanda değişimi gerektirmektedir. Daha anlaşılır bir şekilde söyleyecek olursak, işimiz Annan Plananına evet demekten çok daha zor olacaktır. Bu zorlu değişim içerisinde, değişimin hedefine yönelik ortak bir söylem geliştirmek oldukça önemli olacaktır. Bu yazıda bunu ele almak mümkün olmasa da, ortak söylem geliştirebilen hareketlerin tarih boyunca daha etkili olduklarını hatırlatmakta yarar vardır.

Şimdi konumuza dönecek olursak, hangi konuda ortak söylem geliştirmek gerekmektedir diye düşünmeliyiz. Bu noktada, adalet üzerine geliştirilecek ortak söylemler artık bir gereklilik haline gelmiştir. Sivil toplumun adalet eksikliğini ve yozlaşmayı temel bir problem olarak algılaması da ortak bir adalet söylemi gereksinimini kanımca ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, netleştirme çabası içinde olmamız gereken en önemli nokta nasıl bir adalet anlayışı doğrultusunda ilerlememiz gerektiğidir. Bazılarımız bunu laf kalabalığı olarak görse de, adaletin ne olduğu sorusuna vereceğimiz cevaplar üzerinden iktidarı değiştirip, yeni iktidar biçimleri oluşturmamız sanıldığından çok daha önemlidir.

Peki, adalet ile ilgili düşünmeye ve soru sormaya nereden başlamalıyız? Bu noktada spesifik olarak Aristoteles’in kullandığı (ama genel olarak antik yunan felsefesinde önemli bir yeri olan) Pleonexia kavramının en azından teorik olarak bize yardımcı olabileceğini düşünüyorum. Pleonexia, Aristoteles’e göre, bir karakter özelliğidir. Aristoteles bu karakter özelliğini, ‘her zaman daha çoğunu istemek’ veya ‘her zaman diğerlerinden daha çok elde etmeyi istemek’ olarak tanımlamaktadır[2]. Aristoteles (ve genel olarak antik yunan düşüncesi) ‘pleonexia’yı adaletsizliğin kaynağı olarak tasarlamıştır.

Pleonexia bir karakter özelliği olmasına rağmen, bu özellik kurumlarda, toplumlarda ve insanlar arasındaki ilişkilerde de ortaya çıkmaktadır. Yani, pleonexia kurumların ve toplulukların da bir özelliği olabilmektedir. Kanımca yeni iktidar ilişkilerini oluştururken karşımıza almamız gereken Pleonexia’dır. Nedeni ise, Kıbrıs’ın Kuzeyinde olagelmiş iktidar biçiminin pleonexia üzerine kurulu olduğunu düşünmemdir. Bunu biraz daha açacak olursak, Kuzeyde oluşturulmuş iktidar, her zaman diğerlerinden daha fazlasını isteyen bir karakter yapısını oluşturmuştur. Bu karakter özelliği gerek aile yapımıza, gerekse örgütlenme biçimimize köklü bir şekilde yerleşmiştir. İktidara karşı yeni bir adalet anlayışını savunan sivil toplumun en genel anlamda bu karakter özelliğini değiştirmeyi hedef alması gerekmektedir.

Kısaca özetleyecek olursak, antik yunanın en temel siyasi sorularından biri olan ‘pleonexia’yı nasıl ortadan kaldırabiliriz’ sorusu bugün bizim için de temel bir soru haline gelmesi gerektiğini düşünüyorum. İktidara ve değişime bu açıdan baktığımızda, değişime yönelik ortaya konulan icraatları pleonexia’yı ne kadar engellediğine (veya engelleyeceğine) nazaran değerlendirmemiz gerektiği kanısındayım. Diğer bir değişle, toplumumuzun içine yerleşmiş ve ‘her zaman daha çoğunu isteyen’ karakter özelliğine artık dur dememiz gerekmektedir. Tabii ki ‘pleonexia’yı nasıl durduracağımız konusunda farklılaşıp kutuplaşacağızdır. Ancak yine de ‘pleonexia’yı olagelen iktidarın temel bir unsuru olarak düşünmenin ve ‘pleonexia’dan kurtulmanın önemli olduğu konusunda hemfikir olmanın bizim için önemli bir adım olacağını düşünmekteyim. Daha da önemlisi, ‘pleonexia’yı uzaklarda değil, evimizde, örgütümüzde, partimizde ve ilişkilerimizde aramak gerektiği konusunda hemfikir olmanın bizim için birçok şeyi değiştireceğini söylemek mümkündür.

 

 

 

 



[1] Foucault, M. (1980). Two Lectures. In Power/Knowledge: Selected Interview and Other Writings 1972–1977. Colin Gordon (ed.). Translated by Colin Gordon, Leo Marshall, John Mepham, Kate Soper. Great Britain: The Harvester Press. pp. 78–109.

(1988). On Power. In Politics, Philosophy, Culture: Interviews and Other Writings 1977–1984. Lawrence D. Kritzman (ed.). Translated by Alan Sheridan and others. pp. 96–110.

[2] Alasdair MacIntyre (2006a). Three Perspectives on Marxism: 1953, 1968, 1995. In Alasdair MacIntyre, Selected Essays, vol. 2: Ethics and Politics. Cambridge: Cambridge University Press. P.149.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1339 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler