1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. İkinci Pencereyi Yaratmak...
İkinci Pencereyi Yaratmak...

İkinci Pencereyi Yaratmak...

Taptuk; Yunus Emre’ye “yaşamı” tanımlarken, öğretilerini kendisine aktarırken şöyle demiş: “Bir Aynada; bir yansıma olur, iki yansıma olmaz...” Peki ya Mevlâna ne demiş: “Ya Göründüğün Gibi Ol, Ya Olduğun Gibi Görün

A+A-

 

 

Taptuk; Yunus Emre’ye “yaşamı” tanımlarken, öğretilerini kendisine aktarırken şöyle demiş: “Bir Aynada; bir yansıma olur, iki yansıma olmaz...”

Peki ya Mevlâna ne demiş: “Ya Göründüğün Gibi Ol, Ya Olduğun Gibi Görün”...

Gandhi; yaşam felsefesini tanımlarken anlattığı birçok sözcük, düşünce, bakışaçıları içerisinde yer alan bir “bakış açısını” da şöyle dile getirmiş: “Düşünceleriniz olumlu olsun çünkü, düşünceleriniz; sözleriniz olur...” bunun devamı var ama bu cümle bile yeterlidir.

Ne için yeterlidir? “ne ekersen onu biçersin”e... işte bir Atasözü... “Atasözü” deyimini de bazıları “Atatürk sözü” diye algılar ya, asında Ata; dedelerden; Atalarmızdan gelme anlamındadır. Bunu da yeri gelmişken “farklı algılayanlara” sunalım.

Yukarıda verdiğim örneklerin tümünde de şu ana fikir var: insan; “Ne ise, O’dur”... bunu da ben tarifledim!

Gerek aile gerekse toplum içerisinde bir birey olarak durur, özümüzle sözümüzün bir olmasına ne kadar dikkat edilse de, insan bu ya, bazan düşüncelerinden, öz davranışlarından tâli yollara kaçabilir. Bu kaçışlar; kimi zaman sırf birilerini kırmamak,üzmemek adına yapılan ve “beyaz yalanlar” denilen cinsten kaçmalardır. Yani bunu yaparken insan; kendi duruşuna zarar verebilecek nitelikte olmayacak şekildeki kaçışlardır.

Bir diğeri ise “bilerek” yapılan öz’den kaçışlardır ki bu da zaten “öz”’ünüzün bir parçası olmuş demektir. Yani bilinçli bir “yalan”, kendi öz benliğinizden farklı değerlendirilemez. O “yalan” denilen şey aslında sizin “gerçeğinizdir”. Böyle olunca da, bir başkasına göre “yalan” diye düşünülen hareket, sözcükler; bu eylemi gerçekleştirenin bir gerçeği; kendisidir aslında. O’na göre “yalan” yapmış sayılmaz, aksine doğası gereği bir davranıştır.

“yalan” denilen eylem biçiminin nedeni, getirisi ve götürüsü, ortamına göre de değişmektedir.

Bir yalanınızın “toplumsal” bir yanı varsa ve toplumun geneline yönelik bir eylemse; “yalan sorumluluğunuz” o denli artmaktadır. Bu da genelde “politikacılarda” blunur. Zaten “politika”nın kelime anlamını, “etimolojik” olarak düşünüldüğünde Yunanca’da; “Poli”-çok, “Tika” ise “Entrika”dan gelme harf düşümüyle yer alan “yalan” anlamındadır. İkisini birleştirdiğimizde ise; Politika=Çoklu Yalan (çok kişiyi hedef alan) anlamındadır. Eh yeri gelmişken bu küçük notumuzu da düşmüş olalım.

Bundandır ki genelde politikacılar (istisnai dışında) ne oldukları gibi görünebiliyorlar, ne de göründükleri gibi olabiliyorular. Tıpkı Taptuk’un dile getirdiği gibi: : “Bir Aynada; bir yansıma(suret) olur, iki yansıma olmaz...”

Gandhi’nin sözleri aslıda 20.yy’ın yeniden tanımlanması, insan ilişkilerinden önce insanın kendisinden başlaması gereken bir adımdır: “Düşünceleriniz olumlu olsun çünkü, düşünceleriniz; sözleriniz olur...”.

Olumlu düşünmeye yönelebilmek, hele böylesi bir düzende belki çok zor olarak algılanabilir ama Gandhi’nin yaşadıklarını düşündüğümüzde, bulunduğumuz düzenden, yaşam şartlarından kat kat “beter” bir durumda olduğu gerçeği durur karşımızda. Ve işte böylesi bir durumda bile “olumlu” düşüncelerin insan benliğinde, yaşam iksirinde ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktan vazgeçmiyor.

Evet; genelde birçoğumuz “olumsuzluk” tohumlarıyla büyüyoruz. Savaş’a doğan insanlarız, ölümleri koklayan, mermi çekirdeklerini kolye yapıp boğazımıza asanlarız. Bu da yetmezmiş gibi; “demokrasi” denen çarkın içerisinde seçtiğimiz politikacıların “engin vizyonları” içerisinde debelenip durur, gözümüzü açar açmaz olumsuzlukların girdabına düşer oluruz. Tam bir girdap modeli. Bu olumsuzlukları düşünmeye ve yorumlamaya başladıkça insan, girdabın hızını çoğaltmakta ve dibe doğru yolunu sürdürmektedir.

Peki tüm bunların dışında başka bir hayat yok mu? Ya da tüm bu “kaçamayacağımız” olumsuzluklarla birlikte diyelim... işte yaşama tutunmamıza, tek pencereli bir oda yerine iki pencereli bir odayı yaratmanın yolu da, etrafımızdaki “olumlu” şeyleri görme yeteneğimizi geliştirmemize bağlıdır sanırım. Hani şöyle de imgeleyebiliriz bunu: sıkıntıları, olumsuzlukları gördüğümüz pencereden bir an başımızı çekip, diğer pencereden güzelliklere bakmak gibi birşey. Yaşamın gerçek anlamdaki “oksijeni” gibi. Böylece tüm olumsuzluklara bir panzehir gibi, ikinci pencereyi; olumlu pencereyi yaratmış oluruz ki bu da yaşadığımız hayatın “anlamlı” ve “kaliteli” olmasına olanak tanımaktadır. Şiirsel bir anlatım değil yazdıklarım. Yaşamımızın gerçeğinde ve merkezinde oturan ve bizlere sıkıntı veren, yaşama sevincimizi, umudumuzu kaybettiren “nedenlerin” karşısına, varoluşumuzu güçlendirecek “güzel” şeyleri görmeye çalışmamız gerektiği yönünde bir düşünce paylaşımıdır. Yoksa hergün aynı şeyleri konuşmak, dinlemek, görmek, yorumlamakla “mutlu-huzur” denilen yaşama geçiş pek de kolay olmuyor işte.  

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 793 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler