1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. İkinci Harekat ve 'Kuvvet Nizamı'
İkinci Harekat ve Kuvvet Nizamı

İkinci Harekat ve 'Kuvvet Nizamı'

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 20 Temmuz 1974 tarihinde yaptığı gizli oturumda Başbakan Bülent Ecevit şöyle diyordu: “Kıbrıs için behemehal bir yeni devlet statüsü oluşturulması gerekir, daha doğrusu bir devlet statüsünün yeniden oluşturulm

A+A-

 

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 20 Temmuz 1974 tarihinde yaptığı gizli oturumda Başbakan  Bülent Ecevit şöyle diyordu: “Kıbrıs için behemehal bir yeni devlet statüsü oluşturulması gerekir, daha doğrusu bir devlet statüsünün yeniden oluşturulması gerekiyor.” Ana muhalefet lideri Süleyman Demirel de “gücün gereği yeni bir nizamdan” söz ediyordu: “Bir yeni nizam kurulacaktır, bir yeni nizam kaçınılmazdır. Binaenaleyh, Türkiye bugün 1960 Kıbrıs Devletine hayatiyet veren Anlaşmaların şartları içerisinde de kalamaz. Binaenaleyh, bu yeni nizamı kurarken, fevkalade dikkatli davranılması gereğine ve böyle büyük hadiselerin sık sık meydana gelmemesi için, masa başına güçle oturulduğu inşallah nasip olacaktır ve bu gücün gereği olan bir yeni nizamın kurulmasına azami dikkati sarf etmemiz gerekecektir.”

“Yeni bir Statü” dayatmak amacıyla 20 Temmuz günü başlayan Birinci Harekat 22 Temmuz’da sağlanan ateşkes ilanıyla durduruldu. Türk askerleri Kıbrıs’a çıkmıştı ama istenilen ilerleme sağlanamamıştı. Ateşkes kararından sonra üç garantör ülke, Büyük Britanya, Yunanistan ve Türkiye görüşmelerde bulunmak üzere Cenevre’de bir araya geldi. 25–30 Temmuz tarihleri arasında yapılan Birinci Cenevre görüşmeleri BM’nin 20 Temmuz 1974 tarihinde yayınladığı 353 numaralı karar çerçevesinde gerçekleştirildi. Karar, bütün devletleri Kıbrıs’ın egemenliğine, bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı duymaya davet ederek derhal ateşkes yapılmasını, Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı yabancı askeri müdahalenin derhal sona erdirilmesini, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde uluslararası anlaşmalara aykırı olarak bulunan yabancı askeri personelin derhal adadan çıkmasını ve üç garantör ülkeyi bir araya gelerek bir an önce bölgede barışı ve Kıbrıs’ta anayasal hükümeti tesis etmeye davet etmişti.

         Birinci Cenevre konferansı dışişleri bakanlarının ortak deklarasyonuyla sonuçlandı. Buna göre, Kıbrıs Rum ve Yunan güçlerinin kuşatması altında bulunan Kıbrıs Türk “enklavları” boşaltılacak, esir düşen asker ve siviller karşılıklı olarak iade edilecek, BM’nin 353 numaralı kararı çerçevesinde bölgede barış Kıbrıs’ta da anayasal hükümetin kurulması için görüşmeler yapılacaktı. Ortak açıklamada, ayrıca, 8 Ağustos tarihinde Garantör Ülkelerin yanı sıra iki toplumun temsilcilerinin de katılacağı görüşmelerin başlayacağına yer veriliyordu. Görüşmelerde ele alınacak başlıca konular “anayasal düzene geri dönülmesi” ve “Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın 1960 anayasası çerçevesinde göreve geri dönmesi” olarak belirlenmişti. Türk tarafının ısrarıyla açıklamaya giren bir cümle Türkiye’nin adada kurmak istediği “yeni nizamın” habercisiydi. Türk tarafı “Kıbrıs Cumhuriyeti’nde fiilen Türk ve Rum olmak üzere iki muhtar idare vardır” ifadesinin ortak açıklamaya girmesinde ısrar etmiş ve bunda da başarılı olmuştu.

İkinci Cenevre Görüşmelerinde Türk tarafı coğrafi temele dayalı federal bir devlet düzeninin kurulması gerektiğini savunuyor ve Birinci Cenevre görüşmelerinde yayınlanan Deklarasyondan uzaklaşıyordu. Türk heyeti “ya derhal coğrafi federasyon ya da savaş” havasındaydı. Nitekim dışişleri bakanı Turan Güneş, Ecmel Barutçu’nun sözleriyle, “Edebince bu konferansı nasıl yıkacağını” düşünüyordu.

Türk tarafı ABD’nin teşviki ile son bir hamle yaparak coğrafi esasa dayalı federal çözüm şeklini temel alan iki ayrı öneri sundu. Rauf Denktaş’ın Glafkos Kliridis’e verdiği ve Kıbrıs Türk idaresinde kalacak olan toprak oranının %34 olarak belirlendiği “iki bölgeli, iki-uluslu” federal bir devlet şeklini öngören önerinin yanı sıra, Türk heyetinin Yunan heyetine sunduğu ve adını dışişleri bakanı Turan Güneş’ten aldığı ama aslında Kissenger’in Türk tarafına dayattığı “çok-kantonlu-federasyon” tezini içeren “Güneş Planı”. Bu planda öngörülen biri büyük beşi küçük olmak üzere Kıbrıslı Türklerin idaresinde olacak altı kantonun toplam toprak oranı yine %34 olarak belirlenmişti. Turan Güneş 13 Ağustos 1974 tarihinde gece saat 10.20 ve 12.00 (gece yarısı) arasında uzun bir değerlendirme yaptı. “Kıbrıs’ın yaşadığı tecrübelerden sonra yeni bir anayasal düzen kaçınılmazdır. Bu yeni anayasal düzende “bağımsız Türk ve Rum idarelerinin kurulacağı ayrı coğrafi bölgeler olmalıdır”. Adının ne olacağı önemli değildi ama konuyu kolaylaştırmak için önerdiği düzene “federasyon” denilebilirdi. Güneş “neden federasyon” sorusuna şu yanıtı veriyordu: “o tarihe kadar biriken bütün deneyimler, iyi niyetle denenen bütün modellerin başarısız oldu”. Güneş devamla, bir “Kıbrıs ulusunun olmadığını”, adada “iki ulusun ve iki halkın bulunduğunu” ve olayların coğrafi ayrılığı kaçınılmaz kıldığını” ileri sürüyordu. En önemlisi, coğrafi ayrılığa dayalı federasyonun “Temel İlkelerin derhal kabul edilmesini” istiyordu. “Galfkos Kliridis, yepyeni bir durumla karşı karşıya geldiğini, Kıbrıs’a giderek danışmak zorunda olduğunu, bunun için konferansa 48 veya 36 saat ara verilmesini istedi. Türk tarafı teklifi kabul etmedi. 14 Ağustos 1974 tarihinde 12.10’da görüşmeler yeniden başladı ve Denktaş’ın iki bölgeli federasyon önerisi üzerinde yoğunlaştı. Kliridis öneriye itiraz etti. Bu durumda binlerce Kıbrıslı Rum evinden kovulacak veya Türk bölgesinde kalacak olanlar siyasi haklarından yoksun olacaktı. “Neden fonksiyonel Federasyon görüşmeyelim” diyen Kliridis, 36 saatlik erteleme önerisini yeniledi. Güneş yine itiraz etti ve Yunanistan ile Kıbrıslı Rumları iyi niyetli olmamakla suçladı.  Bunun üzerine James Callaghan Turan Güneş’e sert bir dille “askeri güçle çözüm bulamayacağını, çözümün masada bulunacağını ve müzakere etmekten kaçınmakla kan akıtılmasına neden olacağını” söyledi. Konferansın başarısız olması durumunda ne olacağını da soran Callaghan, pek çok sorunun çözümsüz kalacağını ve Türk tarafının şiddete başvuracağının kesin olduğunu belirtti. Callaghan, Kliridis’in tavrının olumlu olduğunu ve önerisinin kayıtlara geçirilmesini istedi. Kliridis’in önerisi şöyleydi:

1960 Anayasası iyi işleyen bir anayasa değildir ve esaslı bir değişikliğe ihtiyaç vardır, bunun için görüşmeler yapılmalıdır,

İki topluma da önemli oranda özerklik tanınmalıdır.

Kıbrıs devleti iki-toplumlu bir devlettir.

Turan Güneş tavrını değiştirmiyordu. Kıbrıs Rum tarafının Türk tarafının şartlarını “derhal” kabul etmesini istiyordu. Aksi halde “diplomatik yolların tıkanıldığını” varsayacaktı. Bunun üzerine Glafkos Kliridis sözcüklerin üzerine basa basa ve yüksek bir tonda “köşeye sıkıştırılmayı reddediyorum, baskılara boyun eğmeyeceğim” dedi. Fakat Turan Güneş Kliridis üzerinde baskı uygulamaya devam ediyordu. Kliridis öfkeyle “silah şakağımda müzakere etmeyi reddediyorum,  varsın orduları ilerlesin, savaşacağız” dedi.

Bu arada, İngiliz dışişleri bakanı James Callaghan ABD dışişleri bakanı Kessinger’den gelen bir mesajı Glafkos Kliridis’e aktardı: ABD, Türk birliklerinin ilerlemesini durdurmak için Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıs topraklarının yaklaşık olarak %30’unu “Kıbrıs Türk bölgesi” olmasını kabul etmesini istiyordu. (Kliridis, Vol 4., s.67) Çaresiz durumda olan Klirdis, Büyük Britanya’nın yardım etmeye hazır olup olmadığını sordu. Callaghan, Büyük Britanya ancak ABD veya BM ile birlikte harekete geçme olanağı olursa bir şeyler yapabileceğini fakat ne Kissinger’in ne de BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim’ın destek sözü vermediklerini belirtti. Sovyetler Birliği Kıbrıs Rum tarafına tavrını önceden bildirmişti. Kliridis’in adada üs teklifini geri çeviren Sovyetler Birliği ancak ABD ile birlikte bir müdahale söz konusu olursa, devreye girebileceğini bildirmişti. Atina’dan askeri destek gelmeyeceği önceden zaten biliniyordu. Galfkos Kliridis tam bir çaresizlik içindeydi. O günleri yıllar sonra şu sözcüklerle anlatacaktı: “Son yüzyılda Kıbrıs tarihinde hiç bir lider bilmiyorum ki, alacağı karar ne olursa olsun Kıbrıs’ın önemli bir kısmının Türk kuvvetlerinin eline geçeceğini biliyor olsun. 13 Ağustos 1974 tarihinde kendimi işte böylesi bir acizlik, tam bir iktidarsızlık içinde buldum.”

Artık Cenevre Konferansının son dakikalarına gelinmişti. Türk tarafı Callaghan’ın bütün ısrarlarına rağmen Glafkos Klridis’e 36 saatlik bir süre tanımak istemiyordu. Callaghan, konferansı 36 saat erteleyecek bir öneri yaptığında saatler sabah 2.45’i gösteriyordu. Callaghan soruyordu:

 “Melektaşlarım Perşembe sabahı konferansa dönüyorlar mı?

Kliridis: “ben Perşembe sabahı konferansa dönemeye hazırım”

Mavros: “dönmeye hazırım”

Callaghan: ben de dönmeye hazırım.”

Denktaş: “Ben şunu söylemek isterim, eğer Türkiye gelirse ben de gelirim”

Güneş: sessiz kalıyor, hiç bir şey söylemiyor

Callaghan: Durum budur. Üç kişi dönmeye hazırız. Dördüncü, Türkiye gelirse gelecek. Türk tarafı gelecek gibi görünmüyor…”

Türk tarafı konferansa dönmeyecekti. Turan Güneş zaten konferansı çoktan  “bitmiş” ilan etmişti. Askeri hazırlıkları tamamlayan Ecevit Cenevre’ye telefonda şu mesajı geçti: “Turan Güneş’in kızı Ayşe ziyaretime geldi. Seyahate çıkabileceğini kendisine söyledim. Bunu Turan Güneş’e bildirin”. Bunun anlamı, “askeri harekâta devam” idi. Nitekim, Türk tankları adanın doğusu ve batısına doğru harekete geçerek iki gün içinde adayı ortadan bölen “Atilla Hattını” çizecekti.

Böylece, kuvvete dayalı yeni bir “nizam” kurulacak ama bugüne kadar nizamileşmeyecekti…

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1277 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler