1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. İfrat haramdır!
İfrat haramdır!

İfrat haramdır!

Kendilerine “milliyetçi” diyen ve vatan-millet edebiyatını kimselere bırakmayan zevat olup bitenler karşısında ne hissediyor bilmiyorum ama ben üzülüyor ve utanıyorum… Sözüm hem Türkiye’deki hem Kıbrıs’ın kuzeyindeki hamaset

A+A-

Kendilerine “milliyetçi” diyen ve vatan-millet edebiyatını kimselere bırakmayan zevat olup bitenler karşısında ne hissediyor bilmiyorum ama ben üzülüyor ve utanıyorum…

Sözüm hem Türkiye’deki hem Kıbrıs’ın kuzeyindeki hamaset erbaplarına!

O şaşaalı törenleri, o kof efelenmeleri, o herkesi sersem kendini akıllı zannetmeleri, o kaleminden ve ağzından kanlı sözcükler damlamaları bir yere kadar yiyoruz da… Bilirsiniz, “mübarek dininizde” ifrat haramdır!

Kıbrıs’ın kuzeyinde sendikalara sahte taahhütnameler imzalayarak halkın üzerine çöreklenmeyi başaran tarihin en iş birlikçi hükümeti akıllara zarar işler yapıyor.

O iş birlikçilerin acizliğini ve kendi halklarına ihanetiyle coşan Türkiye, artık akıl, mantık ve insaf ölçülerini de bir yana bırakarak Kıbrıs’ın kuzeyinde birbirinden tuhaf işlere imza atıyor.

TC Başbakanı, dünyanın hiçbir “egemen ve bağımsız devletinde” değil kabul edilmesi, tahayyül edilmesi bile mümkün olmayan bir organizasyonla ziyaret ettiği o “devletin” yetkililerine talimatlar veriyor.

Dünyanın hiçbir “egemen ve bağımsız devletinde” değil tanık olunması, tahayyül edilmesi bile mümkün olmayan o organizasyonda, o “devletin” halkı coşkuyla “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları atıyor!

“Velev ki Türkiye kendi başbakanıyla gurur duyuyor, bundan size ne?” demiyor hiç kimse…

Mesela Sarkozy Bey Türkiye’ye geldiğinde kendisini “Fransa seninle gurur duyuyor!” diye coşkuyla karşılayan bir kitle görse şaşırmaz mıydı sizce?  Var mı böyle bir abukluk?

“KKTC seninle gurur duyuyor” demeyi akıl edemeyecek kadar zekâ özürlü olduklarına inanmıyorum tabii ki ama daha kötüsünü de düşünmek istemiyorum: Kendi egemenliklerinden vazgeçecek, kendi devletlerini inkâr edecek, kendi sözlerini yalayıp yutacak kadar işbirlikçi bir zevattan söz ediyor olamayız değil mi?

Ha şimdi birileri kalkıp, “canım onlar Kıbrıslı Türkler değildi ki zaten, Türkiye’den aktardığımız insanlardı. Zaten Başbakanımız da söyle, 4 çocuk yapsalardı, biz de nüfus aktarmak zorunda kalmazdık, yapmadıkları için gönderdiklerimiz onlar” demesin. Ben kimseye “Türkiye uluslararası bir suç işleyerek, askeri güç bulundurduğu bir coğrafyanın nüfus yapısını değiştiriyor” dedirtmem! Değil mi canım kardeşim? Üstelik en yakışıklı bakan ve bürokratları, tempo tutup kafalarıyla onaylarken gözlerimle gördüm televizyonda…

Dünyanın hiçbir “egemen ve bağımsız devletinde” değil gerçekleştirilmesi, tahayyül edilmesi bile mümkün olmayan o organizasyonda yabancı bir devletin başbakanı atlıyor helikoptere, “Şurayı vermeyeceğiz, buraya şu yatırımı yapacağız, buraya bunu kuracağız” diyor.

Hiç kimse, “one minute Sn. Başbakan” ilginize teşekkür ederiz ama burası “egemen ve bağımsız bir devlettir” ve bu topraklarda nereye ne yatırım yapılacağına “başka bir devletin başbakanı” değil, bu ülkenin seçilmiş hükümeti karar verir” demiyor… “Yardımlarınıza tabii ki teşekkür ederiz ama o yardımların nereye nasıl kullanılacağına müsaade buyurun da biz karar verelim” diyemiyor…

Düşünsenize, Angela Merkel Hanım atlıyor helikoptere, Diyarbakır’a gidip “şuraya baraj kuralım, hah burası güzel, buraya tatil köyü yapalım” diyor? Ya da Hilary Clinton Hanım TC Maliye Bakanı’yla buluşup “Bana bak, ayağınızı yorganınıza göre uzatın, ne bu kamu açıkları böyle?” diyor? Aklınız alıyor mu böyle bir şeyi?

Nasıl bir müsamere bu? Tamam, Kıbrıslı Türkler “taahhütname imzalayarak gelen” bu işbirlikçileri sineye çekiyor olabilirler ama ben kendi ülkemin, Türkiye’nin böyle bir müsamerenin parçası olmasından çok büyük rahatsızlık duyuyorum…

Kıbrıslı iş birlikçilerin alkışları arasında benim Başbakanımın akıllara zarar biçimde “Kıbrıs Cumhuriyeti diye bir devlet yoktur arkadaş” demesini boş gözlerle izliyorum.

Hayır, tabii ki söyleyebilir, gerçek böyle olsa hiçbir itirazım olmayacak… Ama gerçek bu değil… Ve biz yok sayıp inkâr ettiğimiz gerçeklerin ikide bir yüzümüze savurduğu tokatlarla tepe sersemi olduk iyice…

Türkiye zaman zaman çok tuhaf işler yapıyor.

Yıllarca “Kürt diye bir şey yok! Kart kurt seslerinden dolayı Kürt denilen bir Oğuz Boyu var” diyen Türkiye, önce “Kürt realitesi var”, sonra da “Kürt sorununu çözüyoruz” demek zorunda kalmıştı…

“Yok” dediğimiz Kürtler ne zaman “var” oldu ve biz ne zaman “varlığını kabul etmek zorunda kaldığımız” bu Kürtlerin “sorun” olduğu noktasına geldik hatırlıyor musunuz?

“Kürtçe diye bir dil yoktur” diyorduk, ne zaman “Bilinmeyen bir dil”e geçtik ve ne zaman mahkemeler “vatandaşlar eğer gerçekten Türkçe bilmiyorsa mahkemede Kürtçe savunma yapabilir”e geldik hatırlıyor musunuz?

Hayatın katı gerçekliği yıllar içerisinde tepemize vura vura “yüzleşmeyi” öğretti bize…

Tam da “Oh, artık yüzleşmeyi, hayatın gerçeklerini yok saymamayı, gerçeklerle kavga etmemeyi öğrendik” diyorduk ki…

“Pat!” diye karşımıza 20 Temmuz müsameresi ve hemen ardından “Küt!” diye Trabzon tokadı çıktı!

Tıpkı “yok” dediğimiz ama şimdi varlıklarını kabul ettiğimiz Kürtler gibi, Başbakanımız durup dururken 20 Temmuz’da çıkıp “Kıbrıs Cumhuriyeti diye bir devlet yoktur arkadaş” demesin mi?

Bunu dedikten sadece 4 gün sonra bu kez “yok” dediğimiz Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bayrağı Trabzon semalarında salına salına dalgalanmasın mı?

“Yok” dediğimiz Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sporcuları, Trabzon’da katılımcı ülke sporcularıyla birlikte yürüyüp, bir de müsabakalara katılmasın mı?

“Yok” denilen Kıbrıs Cumhuriyeti üstelik Türkiye sınırları içerisinde düzenlenen uluslar arası bir organizasyonda resmen  “var” olurken, “var” denilen KKTC’nin aslında “yok” olduğu, temsil edilemediği bu organizasyon sayesinde sadece 4 gün sonra “Küt!” diye yüzümüze vurulmasın mı?

Üstüne üstlük, “var” denilen KKTC’nin katılamadığı ama “yok” denilen Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağının dalgalandığı o organizasyonda sevgili Başbakanımız açılış konuşmasını yapıp tüm sporcuları selamlamasın mı?

Eh be kardeşim, zaten sıcak havalar yüzünden sersemleştik iyice, bu kadarı da yapılır mı biz garibanlara?

Dilimizde tüy bitti ve artık kabak tadı verdi. Bir kez daha tekrar edelim “hamaset erbaplarına”:

BM Güvenlik Konseyi kararları orada dururken, hem BM üyesi olarak kalıp hem de KKTC’yi resmen tanıyor olabilir misiniz?

Hem 40 yıl boyunca Kıbrıs sorunu BM parametreleri doğrultusunda çözülecektir diyerek müzakere yürütüp, hem BM kararlarını yok sayarak “Kıbrıs Cumhuriyeti diye bir devlet yoktur” diyebilir misiniz?

Ne diyor BM Genel Kurulu’nun 164 sayılı kararı?

“Mevcut Kıbrıs Cumhuriyeti, Adadaki tek meşru yönetimdir”… Şimdi kalkıp “ben bu kararı tanımıyorum arkadaş” mı diyorsunuz? O zaman bunu söyleyen BM bünyesinde neden kalıyor, hatta Güvenlik Konseyi üyeliği yapıyor ve hatta BM gözetiminde niye müzakere yürütüyorsunuz pardon?

Ne diyor 541 sayılı karar? “KKTC diye bir devlet kabul edilemez!”…

Ne diyor 550 sayılı karar: “BM Türkiye ve Kıbrıs Türk liderliği arasındaki sözde karşılıklı Büyükelçi atanması gibi tüm ayrılıkçı hareketleri kınar, bunları yasadışı ilan eder ve bunların acilen geri alınması çağrısında bulunur.”

Bunlara rağmen BM üyesisiniz, BM Güvenlik Konseyi üyesisiniz, BM gözetiminde müzakere yürütüyorsunuz ve “KKTC vardır ve ben resmen tanıyorum” mu diyorsunuz yani?

Türk’ün Türk’e propagandasına alıştık tamam… Ama bunun da bir sınırı var değil mi?

Yazıktır… Günahtır… Ve dahi ifrat haramdır!

NOT: Sevgili Arif Albayrak geçen haftaki yazıma hoş bir maille karşılık verdi. Yine O’nun “Bu Karar Senin” şiirinden çok hoşuma giden bir dörtlüğüyle selamlıyorum kendisini:

“Bırak seyretmeyi / ateşler içindeki zamanı çaresiz. / ya sus karanlık gecelere doğru / ya da vur yüreğini ateşlere korkusuzca / bu karar senin… Yazar seni tarih / her iki şekilde de / ya kendi dünyanda mutlu bir korkak / ya da sevgi dünyasında yorgun bir kahraman diye… ”

 

 

Bu haber toplam 1187 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler