1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. İÇİMİZDEKİ YOLCULUKLAR
İÇİMİZDEKİ  YOLCULUKLAR

İÇİMİZDEKİ YOLCULUKLAR

Kime sorsam “yorgunum” diyor. Bir yorgunluk çağı belki de yaşadığımız. Bir hayat oburluğu içinde oradan oraya koşuşturma, biriktirme ve harcama halleri... Son derece yoğun programlar, bir yerden bir yere hızlı geçişler, hiç bir şeye yetişemem

A+A-

 

 

 

Kime sorsam  “yorgunum” diyor. Bir yorgunluk çağı belki de yaşadığımız. Bir hayat oburluğu içinde oradan oraya koşuşturma, biriktirme ve harcama halleri... Son derece yoğun programlar, bir yerden bir yere hızlı geçişler, hiç bir şeye yetişememe, hiç bir şeye yoğunlaşamama, daha çok da bir dokunup kaçma dünyası bu... Kime baksam fena halde dağılmış halde...  Kimsenin kimseye ayıracak öyle uzunboylu vakti  filan yok;  hayattan çalınmış bazı güzel kaçamak  anlar var sadece...

Eski geniş zamanları özlüyor insan. Hayatın daha yavaş aktığı, daha düz ama daha yoğunlaşılmış zamanları...

Neden mi bunları yazıyorum şimdi? Dün çok yorucu bir gündü benim için.  Arka arkaya toplantılar, akşam da kültürel  bir etkinlik organizasyonu... Bu sabah ise yalnızca evde benimle bir röportaj yapılacaktı ve yazımı  yazmam gerekiyordu.  Röportaj için konuğum gelmeden dolapta süt olmadığını  gördüm  ve ya sütlü kahve içmek isterse diye bakkala yol aldım. Kapıdan çıkar çıkmaz fark ettim yanlış anahtarı aldığımı. İyi ki bir arkadaşıma yedek anahtar bırakmışım. Hemen onu aradım. İşini  gücünü bırakıp yardıma koştu. Onu beklerken komşuda oyalandım. Eve girdikten az sonra ise röportajı yapacak arkadaş geldi. Röportaj bitti ama o sohbetten zevk almış olmalı ki devam etmek istiyor.  Kahveydi,  tatlıydı  derken  uzadıkça uzuyor konuşma... İçim içimi yiyor bu arada “Yazı yazmam lazım” diye... Aslında  en çok da sessizlik içinde hiçbir şey yapmadan boş boş oturmak, kendimle kalıp düşünmek istiyorum ya; neyse...

Konuğum sonunda gidince derin bir “ohh” çekiyorum da bir türlü konsantre olamıyorum yazıya. Öyle boş boş bakıyorum boş sayfaya. Bu yorgunluk halimden başka birşey düşünemiyorum.  Onu yazayım diyorum ben de.

Biraz da soğuk havalar çalıyor sanki insanın enerjisini.  Dışarıda hem bahar hali hem de soğuk var. Badem dalları üşüyor. Yine de daha güneşli günlerin kapıda olduğunu bilmek güzel.

Çok yoğun tempolara dayanamam ben. Kendimle kalmak, içime dönmek, durup düşünmek isterim. Sessizlik zamanları  daha kalabalık zamanların tadını çıkarmak için de gereklidir. Çok yoğun bir yaşanmışlıktan sonra dalıp gitmek, yaşananları belleğinin bir köşesine yerleştirmek  ister insan.

Didişmek, hak aramak iyidir de; bu panterlik halleri  başkalaştırır insanı. Birden kaptırıverirsin kendini. Zafere ulaşayım derken bir de bakarsın ki başkalarının çamuruyla boğuşurken kirlenmişsin sen de.  Bu yüzden hem  haksızlığa uğramamak, kendimi ezdirmemek hem de bunu büyük kavgalara girerek yapmamak isterim. Her kavgadan -galip de olsan mağlup da olsan-  yaralanmış çıkıyorsun çünkü..

Savunma halinde de olsan saldırı halinde de olsan sonuç böyle... Kendi sözlerinin şiddeti de yumuşaklığı  da yoruyor insanı  bazen.

Küçücük bir ayrıntı için kendimizi yiyip bitiririz ya aslında daha geniş fotoğrafa baktığımızda nasıl da anlamsız gelir her şey.

Başkalarının attığı topla oynamayı ret ederek kendi topunu fırlatmaktır bazen en iyisi...

Her soruna çözüm de bulunamıyor zaten. Bazı sorunların çözümü yoktur belki ama onlar için başkalarıyla birlikte yaptığımız mesai, bizi bir araya getirişleri, paylaşımların verdiği haz da az şey değildir.

Adının ardından ilk akla gelen ikinci kelimenin “sorun” olduğu bir ülkede yaşamak  “sorun” konusunda bağışıklık veriyor insana...  Bizim buralarda “sorun” bir yaşama stratejisidir zaten.

Bazen birisinin bana yaptığı bir saldırıyı görmezden gelir, duygusal  olarak üstüme  almaktansa karşımdakine bir psikanalist bakışı atarım. Kendime de ona da dışarıdan bakıp durumu analize tabii tutarım. Her saldırı insanı yaralayıp üzer de en hafif biçimde geçiştirmenin yolları vardır yine.

Bu sıralar kimse kavgaya davet etmesin beni. Sessizce hayatı  dinlemek, gündelik olanın çok ötesine taşımak istiyorum kendimi.  Başka bir yerden bakınca her şey nasıl da anlamsız. İyilikle nereye kadar yürünür bilmem ama kötülüğün değneği yürümekten çok birinin kafasına vurmak içindir.

Neden bu kadar yorgunuz hepimiz biliyor musunuz?  Zaten gelecek trenleri beklemeden yakalamak için bir önceki istasyona doğru koşuyoruz da ondan. Hani yer kalmaz da binemeyiz endişesi... Oysa istasyonda beklemek de son derece keyifli. Hayatın seslerini dinler  ve kitabına dalarsın. Trende bir yer bulursan kendine, yol alırsın. Bulamazsan da devam edersin kendi  içindeki  esin verici yolculuğa...

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1287 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler