1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Hüzün adası İmroz ve Kıbrıs Bağlantısı…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Hüzün adası İmroz ve Kıbrıs Bağlantısı…”

A+A-

 

Mete HATAY

1923 yılında gerçekleşen mübadelenin dışında tutulmuş olan İmroz Rumları, o dönemde yaklaşık 9,000 kişilik bir nüfusa sahiptiler. Lozan antlaşmasıyla özerk bir yapıya sahip olmaları düşünülmüştü. Yani, yeni Türkiye cumhuriyetinin egemenliğinin altına girmelerine rağmen, bir çeşit muhtariyete sahiptiler. Örneğin kendi okullarını yönetebiliyor ve ana dillerinde eğitim yapabiliyorlardı (Rumca).

1964 yılına kadar ufak sayılabilecek bazı olayların haricinde, İmroz Rumları adada görece bir huzur içerisinde yaşamışlar ve nüfuslarını da ufak bir kayıpla korumayı başarmışlardı. 1940larda Türkiye’de yükselen Milliyetçi tansiyon (varlık vergisi gibi uygulamalar) ve bir dönem Rumca eğitimin yasaklanmasına rağmen (1951 yılına kadar), yüzyıllardır yaşadıkları bu adaya tüm güçleriyle sahip çıkmışlardı. İmrozun nüfusu 1960 yılına geldiğimizde 6,000 civarındaydı.

Ne olmuştu da 1964 yılından sonra durumlar değişmişti?

21 Aralık 1963 yılında başlayan Kıbrıs’taki şiddet olayları. Adada kendi halinde yaşayan İmroz Rumlarını da etkileyecekti. Kıbrıslı Rum fanatiklerin Kıbrıs Türklerine yaptıkları şiddet olaylarını bir özür olarak kullanan İnönü hükümetinin, geçen haftaki yazıda da anlattığım gibi İstanbul’da yaşayan Rumların sürgününe neden olan Yunan vatandaşlarını sınır dışı etme kararı gibi aldığı bazı diğer önlemler, İmroz adasında yaşayan Rumları da etkileyecekti.

Örneğin, 1964 yılında geçirilen 1062 sayılı yasayla ve bazı gizli kararnamelerle İmroz'daki Rum taşınmazları millileştirilmek adı altında gasp edilecekti. İnönü hükümeti adada yaşayan Rumları göçe zorlamak için bazı ekonomik kısıtlamalar getirmişti. Örneğin, bir gecede alınan bir kararla, adada yaşayan Rumların balıkçılık yapmaları yasaklanmıştı.

Diğer önemli bir ekonomik kısıtlama ise adaya mahsus İmroz koyunlarının dış ülkelere satışının yasaklanmasıydı. Böylece Rumlar en önemli gelir kaynakları büyük ölçüde ellerinden alınarak, göçe zorlanmıştı (“17 Ekim 1922: İmroz Adası Türk kuvvetleri tarafından ‘kurtarıldı’”, Marksist.org).

1964 yılında Kıbrıs'ta yaşanan olayların hemen sonrasında adaların "özerklik statüsü" fiili olarak iptal edilmişi. Rumca eğitim yapan okullar tümden kapatılmıştı. O tarihten sonra, birçok aile okumak için çocuklarını Selanik veya İstanbul’a göndermeye başlamıştı. Öte yandan artmakta olan kısıtlamalardan ve baskılardan dolayı adayı terk etmek zorunda kalmış birçok İmrozlu Rum’un mallarına devlet tarafından el konulacaktı. Onların bu gasp edilmiş gayrimenkulleri ile ilgili Türkiye aleyhine açtıkları bir çok dava halen AİHM'de sürmektedir.
1971 yılından itibaren ise ada askeri bölge olarak ilan edilmiştir. Bütün bu düzenlemelerden sonra doğdukları yerleri ziyaret etmek isteyen Rumlar için bu kez de pasaportla giriş yapmak zorunluluğu getirilecekti. Bütün bunlara ek olarak Kıbrıs’taki olayların yoğunlaştığı 1964 yılında, İmroz Metropoliti de adadan sürgün edilmişti.
Adaya vurulan en öldürücü darbe ise 1965'te açılan “açık cezaeviyle” olmuştu. Cezaevinin devreye girmesiyle, cinayet, hırsızlık ve tecavüz gibi adi suçlardan hüküm giymiş birçok kişi adada serbestçe dolaşmaya başlamıştı. Bunun sonucu olarak pek çok ada sakini kendisini güvende hissetmeyerek göç yollarına düşecekti.

Araştırmacı yazar Göktürk Öcal, bazı İmrozlu Rumlarla yaptığı mülakatta; “adanın çok geniş olmayan tarım alanlarından en verimlilerini barındıran Dereköy’deki (Shinudi) büyük bir alanın 1965’te kamulaştırıldığını ve buraya Tarım Açık Cezaevi inşa edildiğini” ayrıca bazı “mahkûmların, Türklerin ve Rumların evlerine kadar girmesi, cinayet, tecavüz gibi hadiseler” yaşanmasına neden olduğunu iddia eder. Öcal ayrıca bu Açık Cezaevinin, 1992 yılında kapatılana kadar adanın ve Rum sakinlerin huzurunu epey kaçırdığını yazar (Göktürk Öcal, “İmroz’un Rüzgarı ne Fısıldıyor?” www.bianet.org).

Kısa bir araştırmayla adadaki kamulaştırmaların bununla sınırlı kalmadığını görebiliriz. Birçok Rum’un adadan göç etmesini fırsat bilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti,  1965’ten sonra Devlet Üreme Çiftliği, Askeri Kamplar, Tabur Sahaları kurmak gibi amaçlar için büyük kamulaştırmalara gitmişti. Aynı tarihlerde adaya Anadolu’nun muhtelif yerlerinden, ve özellikle heyelan ve baraj bölgelerinden birçok aile taşınmaya başlanır (aynen 1975 yılında Kıbrıs’ta yapıldığı gibi). Nüfus bilgilerine baktığımızda Devlet’in nasıl bir demografik mühendislik işine girdiğini görebiliriz: 1960'da adada 5487 Rum ve 289 Türk yaşıyordu. Yukarıda sıralamaya çalıştığım yaptırımlardan ve taşınan Türk nüfusundan sonra 1970 yılına gelindiğinde İmroz'da yaşayan Rumların sayısının 2576 kişiye indiğini, Türk nüfusunun ise 4020 kişiye çıktığını görürüz. Böylece Rumlar ilk defa adada azınlık durumuna düşmüşlerdir (“17 Ekim 1922: İmroz Adası Türk kuvvetleri tarafından ‘kurtarıldı’”, Marksist.org).

Bu arada Nüfus mühendisliği yanında Türk milliyetçiliği, mevcut toponimiyi (yer isimleri) de dönüştürmeyi ihmal etmemişti. Örneğin 29 Temmuz 1970 tarihinde yayınlanan bir kararname ile İmroz adı "Gökçeada" olarak değiştirilecekti. Bununla kalmayan dönemin idarecileri, tüm yer isimlerini de kısa bir sürede Türkleştireceklerdi. Adadaki tüm Rumca köy ve yer isimleri kayıtlardan silinip yerine Türkçe isimler konulmuştur. Bu tip mekânsal düzenlemeler sanki 1975 yılında Kıbrıs’ta yapılacak olanların tatbikatı niteliğindeydi. Bu tür yer isimlerinin dönüştürülmesi mekânsal bellek açısından büyük bir önem taşır. Bu tip uygulamalarla, egemenler, eski isimlerin zamanla unutturulmasını sağlayarak, belli grupların o mekanla olan aidiyet ilişkisinin kopmasını amaçlamaktadırlar.

1974 yılında gerçekleşen Türkiye'nin Kıbrıs harekatı ise İmroz Rumlarının adada tutunma çabalarına vurulacak son darbeyi barındırıyordu. Ada bir süre için, istisnai hal gerekçesiyle tümden askeri bir bölgeye dönüştürülecekti. Bu dönemde Adaya birçok askeri birlik konuşlandırılmıştı. Ayrıca “tehlikeli” “düşman” unsur veya potansiyel “casus” olarak görülen adanın bazı Rum ileri gelenleri tutuklanarak adadan uzaklaştırılmışlardı. “Meçhul” bazı kişiler ise bu dönemde, adanın merkez kilisesini yakmış ve ayrıca birçok gayrimüslim mezarlığı tahrip etmişti.

Tüm bu olaylardan sonra, 1985 yılına geldiğimizde İmroz'daki Rum nüfusun 472 kişiye düştüğünü görürüz. Türk nüfus ise 7,000 sayısını çoktan aşmıştı. 1990'da ise Rumların sayısının daha da azalarak 300'e indiğini görürüz (a.g.e).

Bugün, yeni adıyla, Gökçeada’da sadece 200 Rum yaşamaktadır. 2008 yılında AKPM, İsviçreli Parlamenter Andreas Gross’un raportörlüğünde “Gökçeada ve Bozcada” başlıklı bir raporu kabul etmiştir. Bu raporun kamuoyuna açıklanmasından sonra, adanın kaderi biraz daha değişik boyutlarıyla tartışılmaya başlanmış ve son olarak 2013 yılında adanın Rum ilkokulunun yeniden açılmasına kadar gidecek ve adada yaşayan Rumların haklarına ilişkin bir yol haritası çıkarılmasına neden olacaktı.

Araştırmacı yazar, Göktürk Öcal İmroz Rumlarıyla ilgili yazısını şu önemli soruyla bitirmişti: “Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde Kıbrıs krizinden önce de sonra da “mütekabiliyet” hep masada tutulan, her iki ülkenin azınlıklara yaklaşımında öne sürdüğü bir kart olagelmiştir. Acaba İmroz Rumları için de bu durum geçerli midir?” Yazar kendi sorusunu kendisi cevaplıyor ve adanın yakın tarihinin İstanbul Rumları ve Trakya Türkleri gibi aynı dertten mustarip olduğunu iddia ediyor. Yazar ayrıca şöyle bir çağrıda da bulunuyor (Göktürk Öcal, “İmroz’un Rüzgarı ne Fısıldıyor?” www.bianet.org):

“Umarım yakın gelecekte Türk ve Yunan hükümetleri, mütekabiliyet çerçevesinde hak anlayışından, hukuk devletinin gereği olan hak anlayışına kesin olarak geçerler. Halkların, geçmişleriyle yüzleşip geleceğe dönük barış sürecini inşa etmesi ve azınlıkların içe kapanıklığı kırması ne kadar gerekliyse devletlerin hukuki ve siyasi altyapılar oluşturarak halkların sağduyusundan geri kalmaması da o kadar gerekli.”

Doğru söze ne demeli? İnsan hakları prensipleri, maalesef bölgede hep rehine tutulan diğer azınlıkların haklarıyla ilişkilendirilerek, büyük zarar gördü. Devletler hiç bir zaman İnsan Hakları hukukunun gereği olarak meselelere bakmamışlar ve hep mütekabiliyet prensibi bağlamında haklara saygı göstermenin yanında mütekabiliyeti bazen bir şantaj, bazen tehdit, bazen ise karşı tarafı cezalandırmak için kullanmışlardır.
Büyük devletlerin insafına kalmış bu rehine topluluklar hiç bir anlamda parçası olmadıkları bazı sorunların mağdurları olmaktan kurtulamamışlardır. Bu bazen göçe zorlanarak, bazen horlanarak yaşanmış, bazen ise etnik temizlik içeren saldırılara maruz kalarak yaşanmış ve hala daha yaşanmaktadır.


(GAZETE360.com – Mete HATAY – 7.3.2014)

Bu yazı toplam 2406 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar