1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Hüseyin Kaba, eski Lefkoşa’yı anlatıyor
Hüseyin Kaba, eski Lefkoşa’yı anlatıyor

Hüseyin Kaba, eski Lefkoşa’yı anlatıyor

Akkavuk-Ayluga mahallesinden yetişen Hüseyin Kaba, eski Lefkoşa’yı anlatıyor... “Helvacı Yannis Efendi, hem Mescid’i selamlardı her sabah, hem Kilise’nin önünde haç çıkarırdı...” Akkavuk-Ayluga mahallesinden yetişe

A+A-

 

 

 

 

 

Akkavuk-Ayluga mahallesinden yetişen Hüseyin Kaba, eski Lefkoşa’yı anlatıyor...

 

“Helvacı Yannis Efendi, hem Mescid’i selamlardı her sabah, hem Kilise’nin önünde haç çıkarırdı...”

 

 

Akkavuk-Ayluga mahallesinden yetişen Hüseyin Kaba’yla röportajımızın devamı şöyle:

 

HÜSEYİN KABA: Ben kendimde varolan bir meziyeti da söylemem lazım. İzleme yeteneği çok gelişmiş, kulağı delik bir karakterim vardı... O yüzden zaten bazı bilgilere da gerektiğinden fazla sahip oldum.

Alsancak Sokağı’nda oturan Yanni Efendi diye biri vardı, eşi, kendi ve kızı... Başka çocuğu var mıydı bilemiyorum ama evcik oldukça küçüktü. Daha sonra bu eve Tüneysel Yalyalı hanım taşındıydı, annesiyle beraber satın aldılardı galiba orayı...

Biz okula giderken, arabacığını çıkarırdı Yannis Efendi, bir iki sekiciknan inilirdi o evden. Helva yapar ve satardı... Simit helvası... Güneye gider satardı işin ilginç yanı ama te gidinceye kadar Türkler’e da satardı... Tahtadan bir rampa yaptırdıydı, o sekiye koyardı, indirirdi arabacığını, hemen bir gancası vardı, ipinan bağlı, onu takardı, araba akmazdı, stop olurdu. Onu bırakırkenden iki elini budistler gibi birleştirir, Mescit’e doğru dönerdi ve bir baş keserdi böyle, belini kırarak... Saygısından... Dönerdi rampasını içeri koyardı, hanımına seslenirdi “Adiyo yenega” diye. Bırakırdı rampayı, arabasını alırdı, bahsetmiş olduğum Alsancak Sokağı’ndan Poyraz Sokağı’nı takip ederek Eski Saray Sokağı, Selimiye, bazan Kütüphane Sokağı’ndan, bazan Bandabuliya tarafından Nargileci Derviş’in olduğu kahvehanenin yanından geçerdi...

 

SORU: Ama Akkavuk Mescidi’ni selamladıktan sonra Ayluga Kilisesi’ni da selamlardı dediydin bana...

HÜSEYİN KABA: Tabii... Tabii... Ayluga Kilisesi’nin önünde durur, orada da haç çıkarırdı... İyi ki hatırlattınız onu... Sonra da dediğim istikameti takip ederek Fanaromeni’nin yanına giderdi... Helvacı... Satardı...

Sabahtan çıkardığında rastlarsaydık kendine “Yanni efendi bir guruşluk” derdik yahut “20’liklik...” 20’lik da yarım guruş idi. Helvayı yaptıktan sonra dökerdi bir tepsinin içerisine, yusyuvarlak çıkardı böyle, pırıl pırıl parlardı... Üstünde ağartılmış bademlerle... Elinde da küçük bir kevgir vardı, deliksiz kevgir. O kesmeye yarardı, iriydi böyle ağzı. Keserdi, parşömen kağıdının içine koyardı, böyle bir-iki milim kalınlığında... Üstüne bahar, onun üstüne da bademleri yerleştirirdi. Verirdi bize bir kuruşluk ya da yirmi paralık... Çok farketmezdi, 20 para da versek, “Hade vre, bu da benden” derdi yarım Türkçesi’yle. Alırdık, böyle ılık, sıcak sıcak yerdik kendini, damağımızda hoş bir tat bırakırdı... Anılarımıza kadar işledi, baksana...

 

SORU: Ayluga Panayırı’nı hatırlar mıydınız?

HÜSEYİN KABA: Evet... Panayır yanılmıyorsam 18 Ekim’de olurdu galiba... Dört gün sürerdi. Çok güzel bir panayır olurdu, çocukluk anılarımızda öyle yer etti. Panayıra Türkler de gelirdi, özellikle Türk şamişici, lokmacılar, kuzeydoğu köşesinde havlıda boşluk vardı, toprak alandı orası, oraya kurarlardı... Rumlar çok giderdi... Bu arada güneyden giriş kapısı vardı, kuzeyden giriş kapısı vardı, batıdan giriş kapısı vardı kilisenin... Sıra sıra sıralanırdı kuruyemişçiler, sucukçular, köfterciler... Ceviz, fındık, her türlü pastelli, sısam biddası – pastelli iki çeşitti. Tahta kasaların içerisine dökerlerdi pastelliyi, böyle büyük, masif bir kare şeklinde. Bunları keskiyle kırarlardı, parça parça. Bir da bidda şeklinde vardı... Biz da giderdik, çocuklar da...

 

SORU: Satıcılar daha çok Lefkoşa’dan olurdu, yoksa?

HÜSEYİN KABA: Hayır... Eskiden satıcılar nerede panayır varsa, oraya giderdi. Dönerci yoktu o zaman ama kebapçılar vardı, şeftali kebapları, kokular, bütün mahalleyi sarardı.

 

SORU: Seyyar kebapçıları hatırlarım ben, şimdi onlar da kalmadı...

HÜSEYİN KABA: Yazdım ben kitabımda seyyar kebapçıları. İnşallah bu yıl basacayık kitabımı... Haliyle anneli-babalı, çoluk-çocuk, gonu- gomuşu, hep beraber giyinir kuşanır ve giderlerdi. Gezme yoktu zaten o yıllarda... Ahbaplığımız yoktu bizim Rum çocuklarla, neden yoktu, bilmiyorum ama...

 

SORU: Belki sokağınızda yoktu diye... Belki kapı komşunuz olsaydı, olurdu...

HÜSEYİN KABA: Olurdu, haliyle olurdu... Ama hatırladıklarım vardır. Aşağıda papazın evini geçtikten sonra, papazın evine yakın o sokağın içerisinde, Laleli Sokağı içerisinde Bando diye birisi vardı, babası sürekli çağırırdı kendine, dışarı çıkacağında çocuk – biraz haylazdı herhalde – “İçeri geç” diye babası çağırırdı kendine. O da geçmek istemezi... Geçerken o dokunurdu bize, sevgi şeyi...

Daha aşağıda o sokakların içerisinde, Yenicami Sokağı’nda vardı. Yenicami hep Türk’tü, Isparta Sokağı’nda vardı tek tük, Marmara Sokağı’nda vardı, karışık...

 

SORU: Hiç Ermeni var mıydı bu sokaklarda?

HÜSEYİN KABA: Ermeni bizim sokakta vardı, Arpine Hanım... Arpine Hanım CYTA’da çalışırdı ve kocası da Kemal Sinemacıoğlu’ydu. Kemal Bey da CYTA’da çalışırdı, akşamcıydı onlar. Arpinanım’la bir vesileyle tanıştı ve evlendiler. Ermeni olduğu halde Arpinanım, mahalle komşularıyla güzel karışırdı, güzel Türkçesi vardı, güzel Türkçe konuşurdu... Anadolu hayranıydı Arpinanım bilebildiğim kadarıyla...

 

SORU: E kökleri o çünkü... Anavatanlarıdır yani...

HÜSEYİN KABA: Hatta okuyucuların affına sığınarak şunu da anlatmak isterim: Varto’da bir deprem olduydu ve Kemal Sinemacıoğlu oradan kimsesiz bir çocuğu evlat edindiydi, aldılar geldiler Kıbrıs’a ve büyüttüler.

 

SORU: Varto nedir?

HÜSEYİN KABA: Varto yerin adıydı, Anadolu’da... Aldılar, getirdiler, ismini şu an unuttum, hocanım oldu... Kızımı da okuttu, tanışma olanağımız olmadı ama üç-beş sene önce Arpinanım rahmetlik oldu. Önce Kemal Bey öldüydü... Karışırdı, gelirdi bizim eve. Ablalarım benim terziydi, bazan bir şey lüzum ettiğinde dikerler miydi, dikmezler miydi geçmiş zaman hatırlamam ama oldukça çağdaş, modern bir kadındı Arpinanım... Daha aşağıda – belki konumuz değil ama – benim çok sevip saydığım, öykülerimde, kitabımda da yer verdiğim Mutrib Mehmet Rıza Efendi vardı, geldiğimiz yıl öldüydü, o sokağa taşındığımız yıl... Böyle hayal meyal hatırlarım kendisini. Sadıkanım eşi, ilk çocuğu Feyziye Hanım, Feyziye Hulusi Hanım, radyocu, spiker... Çok sevdiğimiz, saygın insanlardı bunlar. Kızı Gönen, aynı yaşlardayız Gönen’le, oğlu rahmetlik Ongun... Ben onların yaşamını anlatı şeklinde yazdıydım, ariyeten bir de Feyziyanım’ı yazdıydım, öyküleştirdiydim... Öldü o da, rahmetlik, çok sevdiğim insanlardı.

Hiç unutmayacağım bir olay var: Çocuktum ve oynuyoruz böyle ama hastayım da, sıcaklığım da var, oyunu da bırakamıyorum, oynayamıyorum da. Paspasın üstüne oturdum, kış kıyamet günü. Feyziyanım da geçiyor oradan, ikindi paydosu oldu, evine gidiyor. Geldi bir baktı, farketti, elini alnıma koydu, “Kalk,”dedi, “oturma... Sen hastasın, gir içeri...Gir teyzem” dedi. Teşvik etti, kalktım girdim içeri. Yıllar sonra bu olayı tekrardan yaşadım bir başka çeşit... Gönen’le buluştuyduk, çok iyi insan, eşi Kenan Bey, saygın insan... Bir sergide buluştuyduk, kardeşim Kadir hatırlattı, “Bak orada eski arkadaşın var” dedi. Gittik, buluştuk, konuştuk... Biz o mahalleden 62’de kaçtık, Bodamyalı Sokağı’na gittik...

 

SORU: Rumlar’ın o mahalleden kaçışını hatırlar mısınız veya kaçırılışını?

HÜSEYİN KABA: Evet... 58’e gelindiğinde, artık gerildiydi olaylar nedeniyle ortam...

 

SORU: 56’da bir şey oldu muydu?

HÜSEYİN KABA: Herkes bir tedirginlik içindeydi, yakın akrabaları veyahut da evlendirdikleri genç çocuklarının yanına mahalleyi bırakıp gidenler olduydu... Onların yerine gelip yerleşen birkaç Türk oldu, onlar da başka yerden kaçmış olmalılar herhalde...

 

SORU: 58’de ne oldu?

HÜSEYİN KABA: Hepsi ansızdan böyle eridi, kayboldu insanların, hiç ne olduğunu bilmiyoruz... Ama vesile olan daha başka nedenler, olaycıklar da vardı. Abdi Çavuş Sokağı’nda oturan Nihat Çavuş diye birisi vardı, Nihat Çavuş genç polis çavuşuydu. İki kardeştiler, bir kardeşi de futbol oynardı. O da Rum takımlarının ve Türk takımlarının ortak olduğu bir futbol federasyonu vardı, ona bağlı bir futbol takımında oynardı. Sonradan ayrıldı, dışlandı... Okuduğumuz kayıtlarda...

 

SORU: Ya dışlandı ya da talimat verildi “Ayrılın” diye çünkü o dönem sendikalardan da insanlar istifa ettirildi...

HÜSEYİN KABA: Kesinlikle bu iki toplumun Osmanlı’dan kalma bir yakınlığı olduğu halde, yine Osmanlı zamanında Avrupa’da çağdaşlaştırılan milliyetçilik akımlarıyla birlikte insanların etnik yapıları koparıldı birbirinden. Osmanlı’da çünkü Salip Sancağı vardı, Sırplar, Slavlar, Bulgarlar, daha başka ırklardan insanlar vardı ve o Salip Sancağı’nın – Salip, “Haç” demektir – Haç Sancağı’nın altında toplanmıştı onlar, ayrı birlik, ayrı takım, ayrı bölük, yeri vardı onların.. Ve bayramlarında, onların bayramlarında, Türkler da, Müslümanlar da bayram yapardı onlar gibi... Böyle bir yapısı vardı Osmanlı’nın. Sonradan o milliyetçilik akımları, kullanıla kullanıla, malum 58’de da olaylar oldu.

Nihat Çavuş’la devam edeyim... Nihat Çavuş’u EOKA’cılar takip ediyordu. EOKA’yı da emperyalistler kurdurdu, Amerika da TMT’yi kurdurdu, bundan kimsenin gocunmasına gerek yoktur. Hala daha herkes gocunlanıyor... Çıktı orta yere, işte sonuca ulaştık, şimdi istediği biçimde şekillendiriyor bizi. Barıştıracak şimdi... Küstürdü, şimdi barıştırıyor... Haliyle Nihat Çavuş’u takip eden EOKA’cılar vardı. Onun da tanıdıkları vardı herhalde, kimbilir... Abdi Çavuş’tan aşağıya, kuzeye gelindiğinde, Bodamyalı Sokağı’na dönülürdü. Bizim oturduğumuz 22 numaralı evin yanında – biz henüz daha oraya taşınmadık, 62’de taşındık – bizim evin yanında da “Güzel Emine” vardı, Eminanım çok iyi bir arkadaşımız oldu, sonradan Eminanım’la tanıştık, Hasan Aşık’la evli... Eminanım o gün evde, mutfakta birşeyler yapardı... Dışarıda tam bizim evin karşısında Nihat Çavuş’u vuruyorlar, iki kişi... Eminanım “Elimdekini bıraktım, koştum dışarı” diyor... “Çıkıyorum dışarı, bocaladı” diyor. “Batı istikametine saldı, araba gelir, at arabası gelir, onu görünca döndü” diyor. “Tekrar geri döndü” diyor. Ötekisi da Bakkal Tevfik Efendi vardı köşede, Turgut Reis Sokağı’yla Bodamyalı Sokağı’nın kesiştiği köşede, orada Gürsel isimli arkadaşımız ekmek almaya gitmiş bakkala... Gürsel’in bisikletini saldı EOKA’cılardan biri alsın ve kaçsın, e Gürsel bisikletine sahip çıkmaya çalıştı, o da çocuk, benden bir yaş büyük... O çeker, o çeker, en nihayet Gürsel bisikleti kaktırdı üstüne... Düşer, sonra kalkar ve kaçar...

Geriye dönen EOKA’cının üstüne atılır Emine, kapısının tam karşısına denk gelir Turgut Reis Sokağı, arkasından tutar kendini, yakalar ve bağırır da diğer taraftan, “İmdat! İmdat! Yetişin!” diye. Nihat Çavuş yerde can çekişir, ona giden yok, EOKA’cıları yakalamaya çalışırlar. Eminanım bu EOKA’cıyı yakalar, asıl güreş eder gibi yakalar, EOKA’cı vurur Emine’ye, o vurduk sonra Emine acısından güç kazanır. Sırtını yere getirir gibi oturdu üstüne, Eminanımın ifadesi bu. Bir taraftan kollarını bastırır, diğer taraftan da avaz avaz bağırır. Diğerisi ise kaçtı, gitti... Papaz’ın evine gitmiş... Nereye gidecek? Papaz saklayacak kendini, başka biri saklayamaz. Bir de polislerin düdükleri vardı, bizim izci düdüğümüz gibiydi onlar da. Hemen da üç kez üstüste çaldığınızda, “İmdat!” demekti o, gelirdi polis. Bakkal Tevfik Efendi’de da telefon vardı, telefon etmiş galiba polise da... Çok kısa bir zamanda polis gelir... İngilizler’de o yetenek vardı, hemen ulaştı, iki tane Türk, bir onbaşı, bir er, bir çavuş İngiliz geldi, tuttular adamı, kelepçelediler, aldılar, götürdüler. Emine’yi da aldılar, Bakkal Tevfik Bey’i da aldılar... Nihat Bey öldü orada, Allah rahmet eylesin.

Ne oldu? Emine’ye dediler ki “Sen bu durumda burada yaşayamazsın, iki tercihin var, ya İngiltere, ya Türkiye...”

Emine’ye apar topar bir pasaport çıkarırlar, Türkiye’ye gönderirler, bin lira mıydı, beşbin lira mıydı, büyük bir da Kıbrıs parası verirler kendine, atılır gider.

 

SORU: Kalsaydı, o EOKA’cının arkadaşları herhalde kendini öldürmeye çalışacaktı... O Rum’a ne olduydu ondan sonra? Cezalandırıldıydı sanırım...

HÜSEYİN KABA: İdam midam da olmadıydı, öyle bir şey da işitmedik... Belki uzun süre hapse girdi...

Velhasıl Nihat Çavuş’un öldürülme olayı sebep oldu, Rumlar hep kaçtı...

 

SORU: Peki Ayluga Kilisesi’ni yakmaya çalıştıklarını hiç hatırlar mısınız?

HÜSEYİN KABA: Hatırlarım ya... Rumlar kaçtıktan sonra gittiler yaktılar, kalabalıklar malabalıklar, biz da çocuk, gittik... Biz çocuklar hep seyire giderdik... Üç defa yakıldı... Bir defa mahalle çocukları, yanmış kiliseyi biz da gidip yaktık yani, biz da alet olduk! Yanmış bir şey, kömürleri niçin yakacan? Çocuk işte, övünecek kendi da yaktı diye...

 

SORU: “Yükselen trend!...”

HÜSEYİN KABA: Evet... En önemlisi, Alparslan Sokağı’nın karşı tarafındaki sokakta, dörtyol ağzı olur orası dedik ya, Ege Sokağı... Ege Sokağı’nın tam köşesinde, ilk evde, TEK Kulübü vardı... Türk Eğitim Kulübü, solcuların, Kavazoğlu’nun, Fazıl Öner’in ve daha başka o dönemde sivrilmiş insanların da uğrak yeriydi. Ve bu kulüp oradan ayrıldı, Zafer Sineması’nın orada Plevne Sokağı’na taşındıydı... Ayşen Hamitoğlu hanımın karşısına taşındıydı...

 

SORU: Hatay Sokağı’nın Plevne Sokağı’yla birleştiği köşededir bu ev. 1 Mayıs 1958’de yakıldı, eşyaları hisardan aşağı fırlatıldı...

HÜSEYİN KABA: Orasını yaktılar... Eşyaları aldılar attılar dışarı, gelene geçene lazım olan sandalyeleri da topladı herkes aldı gitti... Orada birini vurdulardı ama ölmediydi sanırım, yaşadıydı. Tehditler, gazetelerde...

 

SORU: Ege Sokağı’ndaki TEK Kulübü’nün yerine rahmetlik Kamil Usta’yla gidip çekim yaptıydık, Plevne Sokağı’nda da çekim yaptıydık. Ege Sokağı’ndaki evde, folklör kıyafetleri diken bir kadın vardı... Folklör kulüplerine kıyafet üretirdi... Kamil Tuncel da vardı TEK’in yönetim kurulunda...

HÜSEYİN KABA: TEK Kulübü oradan Plevne’ye taşındıktan sonra Buzcu Enver otururdu o evde. İki taneydi Enverler... Halil Ulaş’ın babası Enver dayımız, arka sokağımızda otururdu, diğeri da üç tekerlekli bir arabası vardı, arkası bisiklet, önü da kasaydı... Onun içine buz koyardı ve gezerdi ev ev, satardı.

 

SORU: Çünkü galiba ilk buzluklar da tahtaydı...İçine buz kalıbı koymak gerekirdi...

HÜSEYİN KABA: Evet, deposu vardı lamarinadan, içine buz koyarlardı. Torbaya sarardık buzu, koyardık içine onun, çeşmesi vardı, ne güzel, buz gibi içerdik. Elektrik istemezdi. Daha sonra mükemmel, şimdiki buzdolapları gibi buzluklar çıktı, gazyağıyla çalışırdı! Arkadan gaz dökülen yeri vardı, onu yakardık ve soğuturdu! Mesela ben hatırlarım onu, halamın kızı Ayşe ablam vardı Mora’da, eniştem şirket katibiydi, onların evinde vardı, hoşuma giderdi, gider bakardım nasıl çalışır diye...

 

SORU: 58’de Rumlar kaçtıktan sonra mahallede ne gibi değişiklikler olduydu?

HÜSEYİN KABA: Şovenizm tırmandı işte... Noldu? Alparslan Sokağı, Ege Sokağı ve Turan Sokağı’nın birleştiği yerde Cahit Bey vardı, böyle taştan güzel bir bina vardı. Bizim evden sonra aramızda bir ev vardı, o evden sonra Bakkal Çolakoğlu’nun dükkanı ve evi vardı. Cahit Bey kaçtı oradan, Rum’a ait bir binaya gitti Cahit Bey, o da dörtyol ağzıydı, Yenicami Sokağı’nı çıkacak yerde. O taş binadan çıktı, daha çok müşteri edinecek diye, Türkler yoğunlaştı çünkü o sokaklarda... Oraya gitti... Bizim evin yanındaki İbrahim Çolakoğlu da, taşıdı dükkanını köşeye... O yıllarda bir de İngilizler asker yazdıydı, daha önce, hemen akabinde da bu olaylar oldu... Herkeste para çok, bu oksillari polislerden ötürü, bankalar canlandıydı, farklı olduydu, bir canlılık geldiydi... Dolayısıyla, My Milk kutu südünü getirirdi Çolakoğlu, Nestle vardı, ondan sonra da My Milk... Bir tane da Nan vardı galiba...

Renkli bir sokaktı bizim sokak...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1292 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler