1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Hristofiyas’ı Dinlerken
Hristofiyas’ı Dinlerken

Hristofiyas’ı Dinlerken

Mertkan HAMİT: 23-24 Ocak 2012 tarihleri arasında yapılmış olan Greentree zirvesi öncesinde Londra’da Hristofiyas’ı dinlerken onun ‘Bir ümit vaparuna bindik, bilinmeyen bir yere doğru gidiyoruz’ sözleri, Greentree öncesinde aslında

A+A-

 

Mertkan HAMİT

mhamit@gmail.com

 

 

19 Ocak 2012 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Kıbrısrum toplumu lideri Dimitris Hristofiyas Londra’da Kıbrıs Türk Demokrasi Derneği tarafından organize edilen bir etkinlikte Kıbrıslıtürk toplumu ile bir araya geldi. 23-24 Ocak 2012 tarihleri arasında yapılmış olan Greentree zirvesi öncesinde Londra’da Hristofiyas’ı dinlerken onun ‘Bir ümit vaparuna bindik, bilinmeyen bir yere doğru gidiyoruz’ sözleri, Greentree öncesinde aslında mucize dışında başka birşey beklemediğini ortaya koyuyordu. Bu yazıda amaç Greentree zirvesinin öncesinde Hristofiyas’ın demeçleri üzerinden değerlendirme yapmak veya Greentree zirvesini değerlendirmek değildir. Kıbrıs sorununa kalıcı çözüm bulmak için yapılan müzakerelerde gelinen süreç ortadadır ve iki toplum liderinin mevcut tavırlarının devam etmesi halinde bu yönde herhangi bir beklentiye kapılmanın pek anlamı yoktur.

Bu sebepten bu yazının ana hareket noktası, Birleşik Kıbrıs için mücadelenin yönteminin değişmesinin gerekliliği düşüncesidir. Önerdiğim bu değişikliği açıklamaya çalışırken vurgulamak istediğim asıl nokta, toplumlar arası görüşmelerde liderlik yapacak kişilerin, karşı tarafı nasıl ‘ötekileştirdiği’ ile ilgilidir. Oldukça büyük bir öneme sahip olan müzakerelerin sürekli bir biçimde toplumlar arası kutuplaşmaya sebep olması bana göre ciddi bir sorunsalı işaret etmektedir. Benzer bir şekilde, Kıbrıs sorununun çözümünün sadece toplum liderlerinin görüşme ve müzakarelerine indirgenmesini hali, özlenen sonuca ulaşılmakta güçlük çekileceğini de net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu nedenledir ki mevcut şartlar altında yürütülen müzakerelerde müzakerecilerin bir araya gelip tezlerini ortaya koymaları dışında, alternatif yöntemlerin de gündeme getirilmesiyle adada anlamlı bir birleşmenin mümkün olabileceğine inanıyorum. Tüm bunların yanında tepeden inmeci herhangi bir çözümün, Bosna Hersek’teki gibi sürdürülebilir bir alternatif olmayacağını eklemenin de son derece yararlı olduğunu düşünüyorum. Bu noktada hatırlanması gereken bir başka nokta ise, tepeden inmeci bir çözüm sonrasında yaşanılacak herhangi bir gerilimin önlenmesinin veya gerilimden sonra yaşanacak sürecin mahiyetinin uluslararası toplumun amaçlarına  göbekten bağlı olduğu gerçeğidir.

Sorunsallaştırmaya çalıştığım konuyu derinlemesine tartışmadan önce adanın sosyal yapısını nasıl kurguladığımı ortaya koymak benim için önemlidir. Benim bakış açıma göre Kıbrıs’ta toplumsal yapı ‘sınıfsal’ olarak kabaca üç gruba, ‘ulusal aidiyet’ ekseninde de  kabaca beş farklı gruba ayrılabilir. Buradan hareketle Kıbrıs’ın genelini sınıfsal olarak yönetenler, yönetilenler ve diğerleri olarak üçe bölebiliriz. Yönetenler adanın kuzeyinde veya güneyinde belirlenmiş bir usule göre seçilmiş kişileri temsil ettiği gibi aynı zamanda ekonomik, sosyal ve siyasi olarak belirleyici olan hakim sınıfları da temsil etmektedir. Ada’nın kuzeyinde bu gruba sermaye kesimleriyle birlikte TC yardım heyetini ve Kuzey’deki Türkiye ordusunu de ekleyebiliriz. Benzeri bir şekilde güneydeki sermaye kesimlerinin yanına Kıbrıs Ortodoks kilisesini de eklememiz gerekmektedir. Burada aşikar olan gerçeklik, adanın yönetici katmanlarının adanın ‘sorununda’ en büyük paya sahip olduklarıdır. Yönetilenler bölümüne ise seçimler sonucunda hükümete dahil olmayan muhalefeti ve demokratik yollar ile iktidarın taleplerine karşılık vermesini bekleyenleri dahil edebiliriz. Bu gruplar genel olarak radikal bir değişiklik yerine zaman içinde gerçekleşecek dönüşümleri tercih eden, iki taraftaki mevcut yapıya belli ölçülerde bağımlı olan kalabalık bir grubu temsil etmektedirler. Diğerleri ise adada görünmez olan, talepleri duyulmayan -duyulsa da önem verilmeyen-, genellikle özel sektör çalışanı, öğrenci, göçmen, yabancı, mülteci veya azınlık olarak kabul edilen insanlar toplamıdır. Bunların yanında mecliste temsil edilmeyen politik partileri de bu gruba dahil etmek mümkündür. Son grup mevcut yapı içinde görünmez kılındıklarından dolayı değişime en açık grubu da temsil etmektedir.

Diğer taraftan ulusal kimlikleri açısından adadaki hakim çoğunluğu Türk milliyetçileri, Yunan milliyetçileri, Kıbrıstürk milliyetçileri, Kıbrısrum milliyetçileri ve Kıbrıs milliyetçileri olarak beşe ayırabiliriz. İlk dört ulusal kimlik grupları daha net bir biçimde hayal edilebiliniyor olsalar da, Kıbrıs ulusçuluğu, hem var olan bölünmüşlük sebebiyle tam olarak gelişmemiş olmasından, hem de iki toplumda farklı şekillerde anlamlandırılmış olmasından dolayı adanın kuzeyi ve güneyinde belli farklılıklar göstermektedir.

Buradan devam edecek olursak, her iki tarafta da toplum lideri ünvanı verilen kişilerin seçilme yöntemlerinin ‘vatandaşlık’ şartı esasına göre olduğu ve Kıbrıs’ın kendine özgü durumu da hesaba katıldığında, bu liderinin seçimlerinin, bir bakıma ulusal bir liderin seçimi anlamına geldiğini söylemek mümkündür. İki tarafta da devlet başkanlığının toplum liderliği anlamına gelmesi ve bu ünvanın en önemli görevlerinden birinin Kıbrıs sorunu ile ilgili müzakereleri yürütmek olması, bu kişilerin kendi ait oldukları ideolojik kesimlerden çok, ‘toplumunun çıkarlarını’ en iyi şekilde taşıyabilecek kişiler olmalarına ayrı bir önem atfetmektedir. Kıbrıs gerçeğinde görünen odur ki, vatandaşlık koşuluna göre seçilen liderler, çözüme yönelik müzakerelerdeki pozisyonlarını sadece temsil ettikleri toplumun ekseninde oluşturmaktadır. Benzer bir biçimde, seçilen liderler oluşturacakları argümanları taraflar arasında bir al-ver süreci olarak kurgularken, sınıfsal açıdan herhangi bir kaygı duymamaktadır ya da böyle bir kaygıları olsa bile bunun doğrudan bir getirisini görmeyecekleri için açıklamalarında bu meseleye yönelik herhangi bir vurgu yapmamaktadırlar.

Denilebilir ki liderlerin seçilme yöntemi Kıbrıs’ta toplum liderlerinin kendilerini sadece seçildikleri topluma karşı yükümlü hissetmeleri sonucunu getirmektedir. Bu noktada, toplum liderliği söylemsel açıdan ulusal ölçekli tahayyüller ve taleplerle sınırlamakta, bu da liderlerin sadece temsil ettikleri gruplar içinden konuşmak gibi sonuçlar doğurmaktadır.

 Bu noktada toplum liderleri müzakere ederken aslında kendi kamplarını da oluşturmaktadırlar. Oluşturdukları kampların kendi toplumları merkezli olması ve ortaklık kurmalarını zorlayacak herhangi bir ortak elemanı içermemesi ciddi problemlemlere yol açmaktadır.  Bunun en büyük sebebinin lideri olduklarını iddia ettikleri grupları sadece ulusal bir özne olarak görmeleri, bunun ötesinde herhangi bir ortak özneden yoksun olmaları olduğunu söylemek mümkündür. Bir başka şey ise toplum liderliği olarak isimlendirilen ama ulusal liderlik olarak algılanan bu iki unsurun, aynı anda, birbirlerinin karşıtlıkları üzerine oluşturulmuş Yunan ve Türk milliyetçiliklerini de bir şekilde üzerlerinde taşıdıklarıdır.

Farklı bir biçimde, mevcut sosyal ve politik dinamikleri göz önüne aldığımızda, bugün toplum lideri sıfatıyla tarafları temsil edecek olan kişi kim olursa olsun temsil ettiği görüş, ideolojik açıdan tutarlı bir zemine oturmadığı için popülist bir şekilde kendi toplumunun iç ve dış güç ilişkilerine göre oluşmak zorundadır. Toplum lideri olan kişinin milliyetçiliği aktif olarak söylemlerinde taşımıyor olsa da, ‘toplum’ sözcüğünün varoluşsal anlamlandırılışının ulusal öğelerle bezenmiş olması, kaçınılmaz bir biçimde onu kendi toplumunun önderlik noktasına getirmektedir.

Başka bir deyişle ideolojik olarak liderler hangi görüşe sahip olurlarsa olsunlar, müzakere süreci sırasında argümanların oluşumu, toplum lideri olmak için gerekli olan odakların desteği ile doğrudan ilintilidir. Daha açık bir ifadeyle iddia edilen liderlik ulusal bir grubu temsil etmek üzerine oluşturulmuştur ve algısal olarak da ulusal bir temsil üzerinden anlamlandırılmaktadır. Kıbrıs’ta toplumlararası iktidar ilişkilerinin birbirinden tamemen izole olduğu gerçeğinden de hareket ettiğimizde toplum liderlerinin ulusal iki lider olarak toplumlarını temsil etmeleri durumunda talepleri, ‘kendi toplumunun’ ya da ‘kendi ulus algısının’ sınırlarında tıkanmaktadır. Toplumlar arasında ekonomik veya politik alternatif bir iktidar odağı oluşturulamaması da liderlerin söylem boyutunda sürekli bir biçimde temsil ettikleri ulusal bir noktadan hareket etmelerinin meşruiyetini sağlamaktadır. Ek olarak, bir liderin müzakere yaptığı diğer lideri ‘öteki’ olarak görmesi ve öteki üstünden kendilerini meşrulaştırmaya çalışmaları da yukarıda bahsedilen durumu doğrulamaktadır. Keza toplumlar arası ortak bir iktidar odağının da oluşmamamış olması toplum liderlerinin ulusal lider duruşlarından taviz vermemelerine sebep olmaktadır ki bu da müzakere sürecinde ulusal boyutta kutuplaşmaların sınırsız olmasını getirmektedir.

         Dahası, ‘toplum’ söylemi üzerinden oluşturulan ve algısal düzeyde ‘ulusal’ sınırlar oluşturan bu dil kendi içinde çelişkili bir durumu da doğurmaktadır. Örneğin yazının başında bahsedilen toplantının bir bölümünde Hristofiyas kendini tüm Kıbrıslıların lideri olarak gördüğünü belirtirken, çözüm parametrelerinde Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırumların siyasi eşitliğini ‘verilmiş bir taviz’ olarak adlandırmaktadır. Burada bana göre ciddi bir karmaşa mevcuttur. Çünkü Kıbrıs’ta yaşayan tüm insanların lideri olduğunu iddia ederken siyasi eşitliği taviz olarak belirtmesi algısal düzeyde ‘bir ötekinin varlığını’ işaret etmektedir. Kıbrıslıların lideri olan bir kişinin, algısal düzeyde bir ötekini kurguluyor olması aslında, Kıbrıslıların lideri olmayı bir hedef olarak gören Hristofiyas’ın ‘toplum lideri’ misyonu ile ilgilidir. Yine yazının başında da belirtildiği gibi Kıbrısrum toplum liderinden beklenen Kıbrıs’ta yaşayanların değil ‘Kıbrısrum toplumunun’ ihtiyaçlarını gözetiyor olmasıdır. Üstelik bunu Hristofiyas da konuşmasında bir kaç kez ‘Kıbrıslıtürkleri düşünerek attığım adımlar diğer partiler tarafından eleştirileceğini bilmeme rağmen’ şeklinde kurduğu cümlelerle ortaya koymuştur. Buna ek olarak, Hristofiyas’ın Kıbrıslılık üzerine yaptığı vurgu daha çok sömürgeciliğe karşı oluşturulan ortak bir çözüm niyeti ile yapılırken, Kıbrıslılık söyleminin Kıbrıstürk ve Kıbrısrum toplumlarında 1974’de adanın de fakto bölünmesinden sonra eş anlamlar içermemesi sebebiyle maalesef kitlesel olarak adada yaşayan insanları, hatta Kıbrıslılıkçılığın bir çözüm metodu olduğuna inanları bile, kapsayamamaktadır. Tabii ki Hristofiyas ile ilgili bu örnekler benzeri bir biçimde gelmiş, geçmiş ve benzeri algıyla devam edecek olan tüm Kıbrıstürk ve Kıbrısrum liderler için de geçerlidir.

          Bugünden sonra Kıbrıs’ta neler yaşanır bilinmez ama bana göre altı çizilmesi gereken gerçek, toplum liderliği seviyesinde sürdürülen müzakerelerin mevcut haliyle iki toplumun yakınlaşmasından çok aralarındaki kutuplaşmayı arttırdığı yönündedir. Bu açıdan, Birleşik Kıbrıs’a ulaşmak isteyen çevrelerin daha dirayetli bir şekilde toplumlar arası diyaloğu ve çözüm istencini yüreklendirmek için mücadele etmesi son derece önemlidir. Toplumlar arası çözüm mücadelesinin sembolik etkinliklerden çıkıp daha sistematik ve etkili olması da son derece gereklidir. Üstelik bu tür bir mücadele oluşturulurken, toplumlar arası ilişkilerin gelişmesi adına öznenin ulusal kimlikler yerine ortak ihtiyaçların doğrultusunda belirlenmesi altı çizilmesi gereken bir başka önemli husustur.

            Bu açıdan Mağusa İnisiyatifinin Maraş konusunda yaptıkları son derece umut verici etkinliklerden bir tanesidir. Bir diğeri de ara bölgeyi işgal eden gençlerin oluşturduğu ‘Occupy Buffer Zone’ inisiyatifidir. Örnek olarak verdiğim bu iki etkinliğin kanımca ortak özelliği ciddi bir biçimde ulusal aidiyetle ilgili bir duruş sergilemeye ihtiyaç duymadan, ortak ihtiyaçlara veya ortak taleplere doğrudan cevap verebilmiş olmasıdır. Adada birbirine zıt olan ulusçu akımların çatışmasından doğan Kıbrıs sorununu ulusçu öznelerden arındırmamız gereklidir. Bana göre sorun ulusçu öznelerden arındırırken sadece bayrak, dil, din gibi sembollerle yetinilmemeli, bunlar yanında toplum liderliği algısındaki hastalıklı yapı da dikkate alınmalıdır. Toplumlar arasında barış ortamını sağlayacak koşulları yaratmanın yolu buralardan geçmektedir. Gerçek şu ki, özlenen çözüm Greentree’deki müzakere masasında değil Kıbrıs’taki zeytin ağaçlarının arasında gizli ulusötesi dildedir.  

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1261 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler