1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Herkesin Dini Kendine, Benimkinden Kime Ne?
Herkesin Dini Kendine, Benimkinden Kime Ne?

Herkesin Dini Kendine, Benimkinden Kime Ne?

Fatma Vurana: İnsanoğlu dünya üzerinde var olalı; kendinden güçlü gördüğü şeyleri tanrılaştırdı. Bu; sırasında şiddetli bir gök gürültüsü, sırasında yakan kavuran güneş, sırasında da yırtıcı bir hayvandı.

A+A-

Fatma Vurana

fvurana@hotmail.com

 

 

İnsanoğlu dünya üzerinde var olalı; kendinden güçlü gördüğü şeyleri tanrılaştırdı. Bu; sırasında şiddetli bir gök gürültüsü, sırasında yakan kavuran güneş, sırasında da yırtıcı bir hayvandı. İlk insanlar için; güçlü olan, Tanrıydı. Çok tanrılı dinlerden sonra peygamberler gönderildi yeryüzüne ve küçücük dünyamızda ilahi dinlerin saltanatı başladı böylece.

 İnsanoğluna huzuru, sevgiyi, kardeşliği, barışı ve eşitliği öğütleyen, aklımızın açıklayamadığı, gönlümüzün yeterince aydınlatamadığı, dünyanın ve evrenin sırlarını fısıldayan, içimizdeki boşlukları dolduran maneviyat; din… Tanımların ötesinde hissedilebilen din; ne kadar anlaşılmış, öğütlediklerinin ne kadarı uygulamada başarılmış acaba?

İnsanların bağnazlığı,  dini çıkarı için kullanmaları, siyasete alet etmeleri gibi nedenlerle maneviyat kan kaybediyor, insanların içindeki boşluk büyüyor, dünyanın birçok yerinde savaşlar, adaletsizlikler devam ediyor. Bırakın farklı dinden, milletten olanları aynı dinin mezhepleri arasında bile birçok kıyım yaşanmakta… İlahi dinlerin kitaplarında sevgiden, hoşgörüden, kardeşlikten bahsedilirken günümüz dünyasının karmaşasını, savaşları, yaşanan açlıkları, tezatlıkları nasıl açıklarız? Geçen akşam haberleri izlerken geçen alt yazıyı okuyunca belli bir süre sadece baktım… Uluslararası Kızıl Haç ve Kızıl Aylar Federasyonu örgütü tarafından yayımlanan raporda dünya nüfusunun                 ~ %15’i (900 milyondan fazla insan) açlıkla mücadele ederken ondan çok daha fazlasının da obezlikle mücadele etmesini ne akıl ne de gönül kabullenir.

Adil şekilde bölüşülse dünyanın insanoğluna sunduğu kaynaklar ne obez olurdu bu handa konaklayanlar… Ne de menzile koşardı Afrika’daki insanlar… “Adaletin bu mu dünya” diye şarkılar bestelenmez, kimse de Tanrıya isyan etmezdi.

         Üç büyük ilahi dinin kutsal şehri olan Kudüs yıllar yılı ev sahipliği yaptığı Ağlama Duvarı gibi ağlamaz, huzur bulurdu; defalarca yakılıp yıkılmaz, halkı kılıçtan geçirilmezdi. Bu nasıl dine saygı, nasıl insana sevgi, nasıl hoşgörü ve hürmettir? Yahudilerin Ağlama Duvarı, Hıristiyanların Holy Sepulchre Kilisesini, Müslümanların da Mescid-i Aksa’sını barındıran kutsal şehirde suçsuz çocuklar ölmez; Tanrıyı bulmaya, ona yakarmaya giden insanlar bir bombanın patlamasıyla öbür dünyaya göçmezdi. Kutsal olan topraklarda güçlüler güçsüzü ezmez, mabetler kana bulanmazdı. Üç dinin kutsallığı birleşip de dünya insanlığına huzur veremez miydi? Din adamları;  saygıyı ve sevgiyi din kitaplarının sayfalarından çıkarıp da yeryüzünü cennete çeviremezler miydi?

         Küçük yaşlarda başlayan Tanrı sorgulamamız; bilinmeyene ilgimiz önce anne babaya, arkadaşa soru sorma şeklinde başlar. Nasıl ki bir meyveyi olgunlaşmadan yerseniz ya tadını almazsanız ya da midenize dokunursa maneviyat da öyledir. Kavrama yaşınız, algılama gücünüz yeterli değilse murat ettiğinize ulaşamazsınız. Ünlü psikolog Jean Piaget çocukların bilişsel yapısını açıklarken soyut işlemler dönemini önce 11- 12 yaş olarak açıklamış sonra da bunu 15-20 yaşına kadar çıkarmıştır. Genellikle de üniversite dönemi; dinin sorgulandığı dönemdir. Bu sorgulamaları yaparken karşılaştığım olaylardan birkaçını paylaşmak istiyorum:

 Üniversitedeki ilk yılım ramazan ayı… Kızılay’dan Sıhhiye’ye okuluma doğru yürüyorum. Acıktığım için çantamdan çıkardığım simidi ağzıma doğru götürmem ve tekrar çantama atmam… Yolda yürüyen dini bütün insanların bana küfretmesiyle afallayışım… Sonra da askılı bluz giydiğim için başörtülü bir arkadaşımın cehenneme gideceğimi söylemesi… “Nasıl yani Tanrı dış görünüşümüze mi bakıyor? Yediğimize, içtiğimize, giydiğimize göre mi bizi değerlendiriyor? Hiç mi soran yok insanın içini? Niyet, iyilik, güzellik, sevgi, hoşgörü hangi kitaplarda sıkışıp kalmış? Birçok erdemin yeri ne ola ki dinde? Tanrı korkulacak, kaçılacak bir cezalandırıcı mı? Yüce evrenin yaratıcısının; kusurları ve mükemmellikleriyle yarattığı insana hoşgörüsü bu kadar mı?” diye sorgularken buldum kendimi. Sonra da beni cehenneme yollayan arkadaşımın başörtüsü nedeniyle okuldan atılmaması için imza attım sevgiyle… Bu onun seçimiydi, dinini yaşama şekliydi; saygılıydım, sevgi doluydum. Bu da benim yaşama şeklimdir; aynı saygıyı kendime ve benden farklı düşünen milyonlarca,  milyarlarca insana da hak olarak görüyorum. Duyduklarıma değil hislerime kulak verdim. Tanrının dışa değil öze baktığını bildim. Oruç tutmak için zorlandığım günler geldi aklıma; okul kantininde ramazanlarda çıkan kavgalar… Oysa baksalardı BAKARA suresine “Dinde zorlama yoktur.” ibaresini göreceklerdi sevgiyle.

Beş vakit namazını kılıp da başkasının mahremine yan bakanları gördüm. Oruç tutup da yetim hakkı yiyenleri de … Üstü pak içi kara; insanlığa hayrından çok zararları olanları da gördüm… Gönlüm de şair Hayyam’dan şu dörtlüğü söyledi onlara:

İçin temiz olmadıktan sonra

Hacı hoca olmuşsun, kaç para!

Hırka, tesbih, post, seccade güzel:

Ama Tanrı kanar mı bunlara? 

 

Kıbrıs’ta Din

Yıllarca bu topraklarda namaz, oruç işlerine çok karışmadı insanımız. Kimseye kötülük etmemeyi, gönül temizliğini, iyilik yapıp sevgi ve hoşgörüyle yaşamayı seçti. (Yıllar içinde asimilasyonun da etkisiyle değişti ülkemin insanları. Şimdi daha çok oruç tutulur, daha çok namaz kılınır ve daha çok SUÇ işlenir bu topraklarda) Son on yıldır daha çok dindar olmamız için çalışılır; okuldan çok cami açılır, soyut kavramları kavrama yaşı gelmeyen çocuklara din kursları düzenlenir ve alışkın olmadığımız gün be gün şaşırıp belli bir süre sonra kanıksadığımız olaylar yaşanır buralarda… Son duyumlar ise İmam Hatip Liseleri ile İlahiyat Fakültelerinin açılacağı yolunda… (Nasıl olsa biz Kıbrıslılar dinsiziz ya…)

         Kuzeyde böyleyken hal ve gidişat Güney’de ise yönetimi etkisi altına alan; baskı yapan, sırasında siyasilerin elini kolunu bağlayan bir KİLİSE… Sevgiyi, barışı aşılayacağına insanlarına; anlaşılmaz şekilde ayrımcılığa, ötekileştirmeye prim veren, ırkçılığı besleyen bir KİLİSE… Ve kilisenin açıklamalarını sorgulamadan kabullenen insanlar…

İnsanları birleştirmesi gereken din; insan hataları ve kötü niyetli kişiler nedeniyle dünyada savaşlara, ötekileştirmelere, düşmanlıklara, ölümlere, yıkımlara neden olmuştur yıllarca…  Sevgi, hoşgörü, kardeşçe yaşam kitaplarda kalmamalı, ütopya hiç olmamalıdır. Din ve siyaset adamları birinci görevlerinin insanlığa hizmet olduğunu unutmamalıdır.

“Tüm insanların dini sevgi olmalı

Herkes karşısındakine hoşgörüyle bakmalı”

 


 Önemli Not: Bu yazıda eleştirilenler; dini çıkarı için kullananlar, başkalarına hoşgörü gösteremeyenler, dünyayı sevgiyle birleştirip huzura eriştiremeyenlerdir. Dünyayı cennete çeviremeyip cehenneme dönüştürenlerdir. Dini hoşgörü ve sevgi çerçevesinde yaşayanlara saygımız sonsuzdur. Onlar kendi içlerinde sessiz ve huzurda yaşarken dünyayı bu hale getirenlerin maalesef sesleri çok fazla çıkmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1646 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler