1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. HAZAN MEVSİMİ…
HAZAN MEVSİMİ…

HAZAN MEVSİMİ…

Stella Aciman:Havaların bozması, ağaçların yapraklarını dökmeye başlaması değildir beni etkileyen. Ben her Eylül çocukluğumun anılarıyla buluşurum…

A+A-

 

 

Stella Aciman

 

Eylül ayı geldiğinde bir başka hüzün çöker içime. Havaların bozması, ağaçların yapraklarını dökmeye başlaması değildir beni etkileyen. Ben her Eylül çocukluğumun anılarıyla buluşurum… 

Yeşilköy’deki köşkün bahçe duvarlarını saran sarmaşıkların sarıya dönmesiyle kışlık evimize dönüş zamanının geldiğini anlardım. O zamanlar ‘yazlık ev’ diye bir kavram vardı İstanbul’da. Genellikle azınlıkların uyguladığı bir kavramdı bu. Mesela Yahudilerin gözde mekânı Büyükada’ydı. Rumlar ise Burgaz Ada’sını tercih ederlerdi. Yeşilköy’de ise Rumları, Yahudileri ve Ermenileri, Müslümanlarla bir arada görebilirdiniz. Zaman içinde Suadiye de, özellikle Yahudilerin yazlığa gittikleri bir başka popüler semt oldu.

Ben yine Yeşilköy’e döneyim; belleğimde hala ilk günkü gibi tazeliğini, yüreğimde ise sıcaklığını ve özlemini yaşadığım bir anımı anlatayım.

Henüz 6-7 yaşlarındaydım. O yıl, Mayıs ayının sonuna doğru köşke taşınmıştık. Bahçenin rengârenk yediveren gülleri goncalarını açmaya hazırlanıyorlardı. Bahçıvanımız Hüseyin Efendi, tarhları çeşitli çiçeklerle donatmıştı yine. Dut, erik, kayısı ağaçlarımız henüz minicik olan meyvelerini güneşin sıcağına bırakmışlardı. Karıncalar gün yüzüne çıkmış telaşla oradan oraya koşuşturuyor, buldukları yiyecekleri yuvalarına taşıyorlardı.

Ben ise henüz uyanmış; mutfağın asma çardağına bakan kapısının önündeki merdivene tünemiş, Fatma Hanım’ın kahvaltıyı hazırlamasını bekliyor ve yeni kavuştuğum bahçemizi izliyor, Mayıs güneşinde bedenimi ısıtmaya çalışıyordum. O anın tadını çıkarırken bir çift gözün beni izlediğini fark ettim. Başımı hafifçe sola çevirdiğimde karşımda duran kediyi gördüm. Dört ayağının üzerinde durmuş, yeşil gözlerini bana dikmiş, siyah-beyaz bir kediydi. Gözlerim gözlerinde, bir süre birbirimizi süzdükten sonra ona ‘gel pisi’ dedim. Kedi sözümü ikiletmedi ve sanki kırk yıldır birbirimizi tanıyormuşçasına hareketlendi ve yanıma geldi. Ona ‘otur’ diyerek yanımdaki yeri gösterdim… Hemen oturdu. Yavaşça ona elimi uzattım ve başını okşamaya başladım… Yumuşacıktı tüyleri. Fatma Hanım’ın ‘kahvaltı hazır’ sesini duyduğumda biz onunla arkadaş olmuştuk bile.

O yıllar kedilerin, köpeklerin sahipsizce sokaklarda yaşam savaşı verdikleri yıllar değildi henüz, çünkü o kadar azlardı ki… Hele cins köpek mi, ne mümkün? İnsanların hayvanlara değer verdiği, karıncayı dahi incitmedikleri zamanlardı.

Artık her sabah uyandığımda mutfak kapısının önünde beni bekleyen bir kedim vardı. Adını Minnoş koymuştum ama dişi miydi yoksa erkek miydi bilmiyordum, hiç de bilemedim zaten. Minnoş ilk gün oturduğu, sonraları yattığı yerden başka hiçbir yere gitmezdi. Mutfakta pişen tavuk kokusu bile onu yerinden kıpırdatmazdı. Ona verdiğim yemeği sakince yer, temizlenir ve yerine otururdu. Akşamüstü gün batmaya yakın; yerinden kalkar, gerinir, miskinliğini atar, yüzüme bakar ve karanlığa doğru giderdi. ‘Nereye giderdi, bir sahibi var mıydı?’ Hiç bilemedim… Çocuk aklı işte… Bir gün Minnoş’u takip etmeye karar verdim. Yanımda yardımcımız Aynur ile peşine düştük ama ancak arka bahçenin çitlerine kadar gidebildik, çünkü Minnoş zarif bir zıplamayla çitin öte yanına geçmiş ve gözden kaybolmuştu bile. Evet, çok zarif ve bir o kadar da cool bir kediydi Minnoş. Bazen öyle bir bakardı ki, yanlış bir şey yapmışım gibi elimi kolumu koyacak bir yer bulamaz, kendimi o bakışlar karşısında aşağılanmış hisseder, ürperirdim. Yattığı kapı aralığından dışarıyı bir izleyişi vardı ki, sanki ‘küçük dağları ben yarattım’ derdi o bakışlar.

Yaz gelmiş, geçmiş Eylül ayının ortalarını bulmuştuk. Ertesi sabah kışlık evimize taşınacaktık. İçime yine hüzün çökmüştü. Yeşilköy’den ayrılmak beni kederlendiriyordu ve Minnoş’u geride bırakmak acı veriyordu çocuk bedenime. Annem, Fatma Hanım ve babam Minnoş’u kışlık evimize götürme isteğimi, ‘o kedi dışarıda yaşamaya alışmış, apartman katında yaşayamaz’ sözleriyle geri çevirmişlerdi. Köşkte o yazın son akşam yemeğini yiyorduk. Bir anda Minnoş’u verandada gördüm. Kapıya oturmuş bizleri izliyordu. Benim bir söz söylememe fırsat vermeden salona giren Minnoş’a şaşkınlıkla bakıyorduk, çünkü o güne kadar Minnoş, mutfak dâhil evimize hiç girmemişti. Hepimizin yüzüne teker teker bakan Minnoş yavaş adımlarla salon kapısından çıktı… Tabii ki ben de peşinden. Onun, benim odama girdiğini gördüm. Fatma Hanım’la paylaştığım odamın her köşesini koklayarak dolaşan Minnoş en sonunda yatağıma zıpladı, yastığımı kokladı, üzerine uzandı ve sonra kalkarak odadan çıktı ve tekrar salona gitti. Verandaya açılan kapının dışında bir an durdu, başını geriye çevirdi ve yüzüme baktı… Yeşil gözlerde hüznü gördüm. Hiçbir şey dememe fırsat vermeden koşarak gitti.

Ertesi sabah onu çok bekledim ama gelmedi…

O kışın, yaza kavuşmasını beklerken Minnoş’un özlemi de içimi yakıyordu. Mayıs ayı geldiğinde annemin, ‘bu hafta sonu köşke taşınıyoruz’ sözünü söylemesini bekliyordum. Nihayet beklenen gün geldi ve Yeşilköy’e taşındık. O gün tüm bahçeyi defalarca ‘Minnoş, Minnoş’ diye bağırarak dolandım ama çağrılarım cevapsız kaldı. Akşam yemeğimi bile yiyemedim üzüntüden… Gözlerim hep dışarıdaydı, kulaklarım tetikteydi ama Minnoş yoktu! Beynim, ruhum o kadar Minnoş’la doluydu ki, gece rüyamda hep onu gördüm. Sabah erkenden kalktım ve mutfağa giderek kapıyı açtım, eşiğe oturdum. Kahvaltımı bile orada yedim. Ellerimi yıkamak, dişlerimi fırçalamak için tuvalete gittim. Yarım yamalak sabah temizliğimi Fatma Hanım’ın nezaretinde yaptıktan sonra koşarak mutfak kapısına gittim… Minnoş oradaydı! Gelmişti işte, beni unutmamıştı! Aynı vakur tavrıyla köşesine oturmuş, kuyruğunu hafifçe sola sağa sallayarak bana bakıyordu. O gün bana dünyaları verselerdi, böylesine bir sevinç ve mutluluk yaşatamazlardı.

Minnoş üç yaz boyunca benden hiç vazgeçmedi. Her yaz köşke taşındığımızın ertesi günü mutfak kapısına geldi ve bütün yaz oradan ayrılmadı. Hava karardıktan sonra nereye gittiğini hiç bilemedim. Köşkteki geçirdiğimiz her son gecede verandadan içeri girdi, evi dolaştı, en son benim odama girdi ve aynı yolu takip ederek gitti.

Dördüncü yaz, sanki gözlerinin yeşili biraz matlaşmıştı, dişlerinde eksikler vardı, hareketlerinde belli belirsiz bir yavaşlama olmuştu. Fatma Hanım’ı, ‘Minnoş yaşlandı artık Brana’  derken duymuştum ama yaşlılık nedir bilmiyordum ki henüz?

Bir yaz daha bitmiş, köşkte taşınma hareketleri başlamıştı. Ailece oturmuş akşam yemeğini yiyor ve Minnoş’u bekliyorduk. Biraz gecikmişti… Annem beni izliyor, yemeğimi yemediğimi görüyordu. Bana ‘merak etme, Minnoş sana veda etmeye muhakkak gelecektir’ diyerek üzüntümü hafifletmeye çalışıyordu. Biraz sonra Minnoş kapıdan içeri süzüldü ve olağan dolaşmasına başladı. En son yatak odama girdi ve yatağımın üzerine çıkarak yattı. Hemen gitmemesi için dua ediyordum içimden. Minnoş ilk defa o gece veda edip gitmedi, sabaha kadar yatağımda kıpırdamadan uyudu. Sabah o yine verandadan çıktı, ben ise mutfak kapısından… Köşemizde buluştuk, kahvaltımızı ettik birlikte. Sonra ayaklandı, merdivenden aşağı indi ve asmanın altına oturdu. Bakışları onu ilk gördüğüm andaki gibiydi ama sanki gözlerine hüzün sinmişti. Uzunca bir süre bakıştıktan sonra yerinden kalktı ve boynu bükük bir halde yavaş adımlarla ilerleyerek gözden kayboldu.       

Onu son görüşümdü… Ertesi yaz kapı eşiğinde günlerce onu bekledim ama o gelmedi. O gün anladım ki; Minnoş bana geçen yaz son vedasını, ilk defa yattığı yatağımda bütün gece uyuyarak yapmıştı.

 

 

 

 

Bu haber toplam 545 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler