1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Hayatımızda Iskaladığımız Mutluluklar…
Hayatımızda Iskaladığımız Mutluluklar…

Hayatımızda Iskaladığımız Mutluluklar…

Iskaladığımız ayrıntılar, hem de binlerce... Dörtnala giden bir atın üstünde, tepeye çıktıktan sonra, durup geriye bakar insan ve kafasındaki tek düşüncenin, bir an önce zirveye çıkmak olduğundan, yolda hızla giderken, göremediği daha doğrusu ıskaladığı

A+A-

 

 

Iskaladığımız ayrıntılar, hem de binlerce...

Dörtnala giden bir atın üstünde, tepeye çıktıktan sonra, durup geriye bakar insan ve

kafasındaki tek düşüncenin, bir an önce zirveye çıkmak olduğundan, yolda hızla giderken, göremediği daha doğrusu ıskaladığı güzellikleri farkedip iç geçirir.

Olur, böyle bilirsiniz…

Neden sonra hep fark etmişizdir ıskaladığımız mutlulukları…

Neden sonra anlayabilmişizdir yol üstündeki değerlilerimizi…

Dörtnala at üzerinde, hayatı kat ve kat mesafelerken, zirveye çıktığımızda aslında baktığımız ovalar, bozkırlar bizim geçmişimizdir.

Şaşırır insan kendi geçmişine bakarken, hepimiz şaşırırız ve hayret ederiz ve üzülürüz.

Çoktan akşam vakti olmuş ve güneş batmak üzeredir.

Bir gün daha bitmiştir.

Bütün hayatımızı doğanın içinde geçirmek isteyeceğimiz güzel bir bahçenin, meyve ağaçlarından, çiçeklerden, kuş sürülerinden, gün batımlarından oluşacağını düşünemeyiz.

O kadar meşgulüzdür ki, işle ve güçle,  bize büyük bir sevginin veya büyük bir aşkın ayrıntısını sunan ve gösteren küçük işaretleri göremeyiz.

Sonra bir gün döner ve geriye bakarız bir tepeden. Her şey açıkça gözükür bize.

Akşamüstü veya bir öğleden sonra, tıpkı dörtnala giden atlı gibi, tepeye çıkıp geriye bakınca gözümüze çarpar, işte o önemli detaylar, ıskalanan güzellikler.

Pişmanlık ve şaşkınlıkla başımızı eğeriz.

Yapacak birşey yoktur artık. Anlarız ki bizler büyük bir sevgiyi görmezden geldik,

belki de işimize öyle geldi, kim bilir ne büyük aşkları es geçtik, göremedik ayrıntıları…

Omzumuza dokunan şefkatli eli farkedemedik, bize yürekten hiç bir beklentisi olmadan sarılan kolları göremedik.

Gözümüz bakıyordu ama görmüyordu.

Hırslar, egolar doldurmuştu gözlerimizi, o yüzden hiçbir bir şeyi görecek halimiz yoktu.

Belki de yeni yaralarımız vardı, o yüzden hayatın küçük işaretlerini görecek ne yaşama hevesimiz, ne de inancımız vardı.

Bilemem.

Başkasının yerine bu konuda empati yapamam.

Çok zor ve sorumluluğu ağır olan bir durum...

Ahkam kesemem. Yine de soru sorabilirim. 

Çok mu odaklanmıştık hayat mücadelesine?

Herşeyi bırakmaktan mı korkuyorduk?

Düşüncelerimizde sürekli aynı nakarat mı vardı?

Mesela, “Ya beni terkederse, ya beni sevmezse, ya beni aldatırsa”, diye...

Kendimizi salıvermekten mi ürktük?

Bilemiyorum. Yoktur bazen, bazı soruların cevapları.

Yoksa var mı?

Belki de cevaplarını biliyoruz, ama işte, zor gelir bize kabul etmek. Kabullenmek.

Bilirsiniz, kendinizden.

Şuan bu yazdıklarımı okuyan sevgili okuyucu, sen hiç mi bu duygularınla yüzleşmedin?

Düşünmedin mi bu yazdıklarımı?

Düşündüm ben, en azından dürüst olacağım ve düşündüm diyeceğim.

Yine de, konuşmaya gelince, yapamam bunu, dile dökemem bunları.

Bende sizin gibiyim. Üstü kapalı geçiştiririm, geçiştiririz.

Öyle üstü kapalı geçiştirirken, hayatımızın belki de en önemli anları da geçiyordur ama yine de aldırmaz gibi görünürüz.

Devam ederiz bu halimize. Sevmiyorum ben bu halimi, ayrıca bu haldeki insanları.

Onları şöyle elimle omuzlarından tutup, silkelemek gelir içimden.

Keşke biri de beni silkelese diyeceğim ama gerek yok ki. Ben zaten onu yaptım.

Kendini bırakırsın ve bunu daha başka süslü püslü, örtüler, göz kamaştırıcı dantellerle süslersin.

Kendini, keşfettiğin bu iç gıdıklayıcı dantellerinin, bahanelerinin karanlığına bırakırsın. Fırat’ın derin ve karanlık sularına bırakırsın kendini, hoyrat ve vahşi nehire,

Akdeniz’in tuzlu ve ılık sularına salarsın kendini,

Yitirilen sevgileri niye daha evvelden farkedemedik diye kendimizi sorgularız.

Çoğu zaman sevdiğimiz insan hakkında topladığımız bilgiler, bize zehir olarak geri dönüşüm yapar.

Sen, ben ve o. Herkes bunu yapıyor. Benim için bir başkası, senin için bir başkası hep yapar bunu. Hepsi değil ama çoğunluğu zehir gibidir. Onun hayatıyla, geçmişiyle, yaptıklarıyla ilgili bilgiler toplarız. Toplarlar benim, senin ve onun hakkında.

Nasıl bir insandı?

Ne yapıyordu?

Geçmişinde yaşadığı ilişkiler nasıldı?

Kaç ilişkisi olmuştu?

Tüm bu sorular ve cevapları, kendimizi onun hayatına layık olmayan biri gibi görmeye başlamamıza, veya tam tersi, onu sevsek bile, sırf geçmişinden ötürü, kıskançlığımızdan ötürü bunları gurur meselesi yapmak, üstelik bu durum bir de, zihnimizin yarattığı kuşkularla birleştiğinde, bizi dipsiz bir kuyuya doğru iter.

Tıpkı dörtnala atın üstünde bereketli bir ovadan etrafımızı görmeden geçmemiz gibi. Aradığımızı bulduğumuzu anlayamadan, ordan oraya savrulmak...

Farkettiğimizde ise, geri dönmek isteriz.

Yeni bir gelecek için, geçmişte kalan ve ıskalanan bu küçük mutluluklarımızı bulmak isteriz.

Hatırlanması gereken ne varsa hatırlayarak, unutulması gereken ne varsa unutarak, her anı yerli yerine yerleştirerek kendimize bir hayatı yeniden inşa etmek.

Bunu yapabilir miyiz?
Yeni kuracağımız hayatta, geçmişe ait hangi taş, yeni yapıya rengini verecek?
Sevdiğiniz ve sizi sevmediğini sandığınız insan acaba gerçekte ne düşünüyordu?

Belki de kendisini size layık görmüyordu, sizin umurunuzda olmadığını sanıyordu.

İşte işin acı ve maalesef yürek parcalayıcı kısmı bu zaten. Birbirinden habersiz, sadece varsayımlar ve elden yitirilen ve farkedilemeyen, konuşulamayanlar...

Dörtnala atımızı hızla sürerken, gözümüz sadece zirvede, geçerken o güzelim bozkırlardan, dikkat etmemek, ıskalanan sevginin, bozkırın tam ortasında olduğunu anlayamamak.
Küçük işaretlere aldırmıyoruz.

Görmüyoruz bile, binlerce hem de.

Büyük sevgilerin işareti olan binlerce küçük ayrıntıyı fark etmeden geçiyoruz.

Başka ne diyebilirim ki? Siz söyleyin...



 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1052 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler