1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Hayatımın en kötü günleriydi…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Hayatımın en kötü günleriydi…”

A+A-

  DR. DERVİŞ ÖZER 1974’TE ESİR KAMPI YÖNETİCİSİ OLAN BİR KİŞİYLE RÖPORTAJ YAPIP KALEME ALDI…

 

DR. DERVİŞ ÖZER

(Dr. Derviş Özer, 1974’te bir esir kampı yöneticisi olan bir kişiyle bir röportaj yaparak bunu röportaj yaptığı şahsın anlatısı şeklinde kaleme aldı… Dr. Derviş Özer’in bu röportajını ilk kez sayfamızda yayımlıyoruz… Kendisine sonsuz teşekkürler…)

Savaşı mı?
Esir kampını mı?
Yok...
Anlatmam...
Ben bunları konuşmam, hiç konuşmam. Sen nerden çıktın. Bana iki duble konyak ısmarlayarak ne dediğimi mi yazacaksın. Yok öyle bir şey. Daha çok beklersin. Savaş 40 sene evvelde kaldı. Ölen öldü kalan kaldı...
Anlatmam dedimse de...
Aslına bakarsan ucundan anlatalım, anlatalım ki bilsinler. Ben de ölünce anlatılanlar, tek taraflı olacak diyecekler ki şunu yaptı. Bunu yaptı. Anlatayım ki gizli kalmasın, her şey dökülsün ortaya Kim ne yaptı kim ne yapmadı.
Bir kısmımız köylerde nöbete girmiştik. bir kısmımızda esir kampına nöbetçi koydular.
Ben,  esir kampında nöbetçiydim ve 600 kişilik kamp benden sorulurdu.
Sorulurdu yaaaa...
Bir gün, yaşlı bir kadın geldi, hep karalar giyen. Yeni gelmişim kampa. daha oturmamışım. Kadın geldi ağlıyor. Ne oldu? dedim yutkundu. “Çocuk hasta be griye .... anasınıda aldılar, yemek hizmet eder. ......imu, al da gel kızımı. Bu çocuk ateşli, gelsin baksın çocuğuna. Kocası da kilisededir. Gördü gittiğini. Ayıptır. Bir erkeği öldür de bunu gösterme. Yazıktır ona da, kızıma da.”
O kadar sinirlendim ki rütbem bile aklıma gelmedi. Elimdeki Thomson’a yeni bir şarjör taktım. İkinci şarjörü kontrol ettim.  Silahı kurdum ve kimsenin ne dediğine bakmadan dört tane rütbeli komutanın yemek yiyip, içtiği odaya girdim. Elim tetikte odayı bastım.
“Bütün kadınlar koğuşlara” diye bağırdım.
Orada, içki ve yemek servisi yapan gönülsüz kadınların yüzünde bir tebessüm oluştu. Ama ben sinirden titriyordum ve kadınlara karşılık veremedim. Elim Thomson’un tetiğinde, sadece bir tek söz demelerini bekliyorum. Ama o söz gelmedi. Oysa kendimi o söze ne kadar hazırlayıp o odaya dalmıştım. “Sen ne yapıyorsun. Hazır olda dur” demelerini beklerken. Sadece ve sadece
“Tamam, kadınlar gidebilir. Biz de zaten kalkacaktık” diyebildiler.
Ve kalkıp gittiler.
Beni şikâyet ettiler.
Daha da yüksek rütbeliler geldi. Sordular soruşturdular.
“Vuracak mıydın?” dediler.
Hiç bir şey demedim sadece sustum.
Ama bugün olsa vururdum. Ağızlarını açsalar da vururdum açmasalar da…
O günler zordu. Yüzlerce kadın çocuk, yaşlı, genç, asker hepsi benim kontrolümde idi. Onurlu kişiler. Hepsi esir. Tek elbiseye muhtaç, aç insanlar. Ama onurlu insanlar. İnsan gibi insanlar. Ve hepsi beraber çalıştığı beraber büyüdüğü insanların ihanetine uğramış ve savaşın kötü yüzünü yaşamış insanlar. Kimisi evden, kimisi bahçeden tutulup getirilmişler. İlerde evleri var ama gidemiyorlar. Karınları günlerdir aç ve hiç kimse ağzını açıp bir şey demiyor. Çocuklar açlıktan ağlıyor ve her ağladığında çocuklara su veriliyor.
Bazıları tek başına, kocalarının ve çocuklarının nerede bilmiyorlar. Kocaları öldü mü? Çocukları nerede? Dış dünya kendilerinden haberdar mı? Onlar, kadınlar ve çocuklar her gün kocalarının babalarının ve çocuklarının dayak yiyişini seyretmek zorundalar ve dayak yedikten sonra onların yanına sokulup teselli edememenin acısını yaşamaktalar.
Çocuklar, yeni doğmuşu, süt çocuğu olanı var. Sanki savaş onun suçuymuş gibi. Annelerin memesinde süt yok. Çocuklar ağlıyor. Kadınlar çaresiz, çocuklar su içmez, ama iki günlük açlık onlara su da içirdi.
Bir yandan yaralılar, bir yandan çaresizlik. Başta başaramayacağımı zannetmiştim. Ağlayan her kadınla, ağlayan her çocukla ağlıyordum. Sonraları ağlamayı kestim, karın ağrılarım geçti ve toparlandım.
O günler zor günlerdi. Yapacaktın. Sadece yapacaktın. Ve yaptım da. Çocuklara para ile süt aldım. Başlarda cebimdeki tüm parayı, anamın sakladığı tüm kuruşu, kutu sütüne yatırdım. Ve çocukların ağlaması kesildi
Sonra etrafa yöneldim…
Etraf kan kokuyordu. Her taraf barut yanığı ve insan yanığı kokuyordu. Yaşam anahtar deliği gibi bir siyah deliğin ucunda idi. Ölüm sebebi gözünün üstünde kaş idi. Ve ekmek yediğin eve, su içtiğin eve ihanet kutsaldı.
Zaman öyle zamandı.
Sahi nasıl bir şeydi adam öldürmek, beraber çalıştığın, iş istediğin adamı, sana teslim olunca öldürmek.  Nasıl bir şeydi evine gidip zivaniya içtiğin adamın karısına tecavüz etmek.
İnan hiç anlamadım bir insan bunu nasıl yapar.
“Griye ...... şu.
Griye ...... bu.
Griye  .... gebeyim.”
Anlamadım, anlayamadım. Karısı, kızı esir kalan ve esirlikten çıkan adamların, bu kadar öfke içinde olduklarını. Ve bu adamların, kendilerine barış zamanı yemek yerdirmekten, zivaniya içirmekten başka bir şey yapmamış insanlara niye bu kadar kötü davrandıklarını. İnan hiç anlamadım. Bugün de anlamıyorum.
Nasıl tecavüz edersin, nasıl öldürürsün. Hiç anlamadım ve hala daha 70 yaşına geldim anlamadım.
Bir bebeğin yanından kadın alıp tecavüze götürülmesine nasıl dayanırsın. Nasıl bir kadının yanında erkeğinin dayak yemesine izin verirsin.
Ben yapmadım.
Ben beşikteki bebenin süte muhtaç bırakılmasına izin vermedim…
İşte öyle bir andı elimi tetiğe koyup içerde içki içenlerden kadını, kadınları almak.
Ben isteyerek yapmadım esir kampı yöneticiliğini, beni oraya verdiler. Keşke vermeselerdi. Hayatımın en kötü günleriydi. Savaştan önce tanıdığım en iyi, en gururlu insanları gördüm. Kızları gördüm eline su dökülmeyecek kadar güzel.
Babalar gördüm çaresiz ve anneler gördüm küçücük çocuğuna bir damla süt verebilmek için her şeyi göze alan.
Savaşı gördüm, gururlu insanları namerde muhtaç eden.
Barış zamanı evinde aç doyuran insanların, savaş zamanı açlar tarafından tecavüzünü gördüm…


Şimdi s…tir git bu günlük bu kadar.

....
....
Yeniden mi başlayalım?
Başlayalım...
Sen savaş nedir bilir misin?
Bok bilirsin. Sen daha g…n b…luyken bu savaşı gördün. Daha gördüğün şeyin ne olduğunu anlamadan gördün. Daha bir şeyin kıpırdamadan gördün. Demiyorum ki acıyı görmedin. Demiyorum ki insanın gururunun incinmesini anlamadın. Ama tecavüzü bilmedin.  Irza geçmeyi anlamadın. Şimdi bana kalkıp savaşı yazıyorum deme. Sen hiçbir b..tan anlamazsın. Çünkü sen tecavüzün ne olduğunu bilmezsin. Sen kaç yaşındaydın ki bana soru soruyorsun, savaşı irdeliyorsun. Hadi be…git işine.
….
.....
.....
İçme diyorsun....
O günlere içmeden dayanılır mı ki.
Sen kan kokusunu, ciğerlerine çektin mi ki?
Ya tecavüze uğramış kadının ağlamasını kulaklarını çınlattın mı ki. Ya bir adamın çaresizliğini gördün mü? Karısına kızına tecavüz edilirken hiç bir şey yapamamanın acını yüreğinde hissettin mi?
Git şimdi. Sana hiç bir şey konuşmayacağım bundan sonra.
....
....
....
Böyle inat görmedim.
gel otur bakalım.
Çocukların ve karın barış içinde olsun. Onlara hiç kimse yanaşmasın, sarkıntılık etmesin, insanın insana kulluğunu göstermesin ve Allah seni de insanın insana kulluğuna alet etmesin. İnsanların dini, milliyeti, siyasi görüşleri uğruna tecavüze uğramasını hiçbir zaman göstermesin ve kimseyi faşistlerin hükümran olduğu bir esir kampında idareci etmesin. Allah hiç kimseyi Savaşta esir etmesin Allah hiç kimseyi savaşta çaresiz esir kampı yöneticisi yapmasın. O kamp ki çocukların sütü için bütün gece ne yapacağını düşündürmesin, o kamp ki kadınları sütten kesmesin. O kamp ki adamları karılarının kızlarının önünde çaresiz bırakmasın. O kamp ki tecavüz etmek için kadın ve kız isteyen faşistlere boyun eğdirmesin.
Allah sözünü kaldır. Lafın gelişi söyledim.
Orada yoktu.
Kim mi?
Allah.
Kaldır işte. O zamanda ve o yerde yoktu
Ben faşiste boyun eğmedim. Ben faşiste kadın vermedim. Ben ölümü göze alıp kadınları faşistin elinden alıp, çocuğunun yanına verdim. Ben savaş yıllarında faşistlerin elinden kadın aldım, adam aldım, ben ki tecavüzleri durdurdum, ben ki kadınlara kol kanat germiş adamım, ben ki çocuklara cebimden, ganimet satan bakkallardan param ile süt alarak getirip vermiş adamım.
Şimdi mi. Hiç bazı şeyleri unutmak için içen ama unutmayan. Ölümleri tecavüzleri ve acıyı unutmak için içki içen bir adam oldum. Beni şimdi içen biri olarak biliyorlar. Neden içtiğimi bilmiyorlar. O kötülükleri evlerinde rahat uyurken, ben o kâbuslarla yaşıyorum. Ben o kadınların sesini duyuyorum. Ağlamalarını çocuklarına bir damla süt yerine avuç avuç su içiren kadınları görüyorum. Dayaktan elleri ayakları yüzleri şişmiş adamları görüyorum.
.....
....
Bana bak çocuk.
Sen kimsin ki
iki duble içki ile ben sana mı bunları anlatacağım.
Sen kimsin ki ben sana o günleri anlatacağım.
Ben bir şey yapmadım
Hiçbir şey yapmadım
Hiçbir kadını tecavüzden kurtarmadım.
Hiçbir çocuğa süt götürmedim.
Hiçbir ölümü durdurmadım.
Bunları sen uydurdun.
Zaten sen hep uyduruyorsun.
Şimdi içiyorum. Sadece unutmak için içiyorum.
Neyi mi?
Bilmiyorum.
Hiçbir şey bilmiyorum.
Sadece insan olarak yaşadım…
….
Bizi kampta ölüm ve kanla yaşattınız. Rüyalarımız bile savaş oldu. Kahvede sohbetlerimiz ölüm oldu. Çocuklarımın yüzünde açlığı, anasızlığı ve babasızlığı gördüm. Çocuklarımın yüzüne her baktığımda, kampı, kamptaki çocukları gördüm. Karımın yüzünde çaresiz anaları gördüm…..
Şimdi bunları herzaman yazdığın gibi yazsan
Sarhoştum derim. Beni içirdi derim.
Beni kandırdı derim….
Aman be......
istediğini yaz......
Ne istersen yaz.
Bizim hayatımızı yok ettiler.
Ovalardan kemik topladık. Ağlayan, yalvaran çocuklar ve kadınlarla yıllarca yaşadık. Hala daha b..tan bir hayat yaşıyoruz. Bu faşistler hayatımıza ipotek mi koyuyorlar.
Koyabildikleri kadar koydular.
Bizim neslimizi yok ettiler. Yaşatmadılar.
Şimdi git ve yaz.
Anlattığım gibi yaz.
Anlattığım gibi yazmazsan....
bu köye gelme...
bu köye bir daha gelme...
Şimdi Si...tir git.
sana anlatacak başka bir şeyim yok...”

(DR. DERVİŞ ÖZER – 25.11.2016)

Bu yazı toplam 3208 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar