1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Hayatım Roman
Hayatım Roman

Hayatım Roman

Faize Erdoğan:Yaşadıklarıma hala inanamıyorum. Başıma gelenlere. Üst üste gelen olaylara ve hayatımı cehenneme çeviren kazaya

A+A-

Hayatım Roman  

Faize Erdoğan

 

3 Haziran 2010… Her zamanki gibi dernekteki haftalık tedavimin son günü. Tekerlekler beni arabanın asansörüne doğru sürüklerken gözleri içten gülen, sımsıcak yakınlığıyla ara sıra karşılaşıp selamlaştığım bir arkadaş bana “Çok güzel yazıyorsun, yazmalısın...” diyor. Peki, beni aslında bitiren hayatımın romanını mı yazmalıyım, yoksa hala daha alışamadığım bu zorluklara nasıl katlandığımı mı? Arabaya girerken gözlerim doluyor. Duygulanmışım bir kere… Emniyet gereği bağlanmam bittikten sonra yol alıyoruz. Başımı yana çevirip yol çizgisini takip ederken neden ağladığımı çözemiyorum. Ve kendimi arkadaşlardan saklarken tüm hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor…

Bir zamanlar eve rahat girilsin diye yaptırdığımız rampadan sanki rahatladığımı sanarak içeri dalıyorum. Oğlumun sesini duymalıyım diye geçiriyorum içimden ve telefona sarılıyorum. Ve olanları anlatırken yanıldığımı anlayıp kahroluyorum. Niye üzdüm bir tanemi? Niye?

Yaşadıklarıma hala inanamıyorum. Başıma gelenlere. Üst üste gelen olaylara ve hayatımı cehenneme çeviren kazaya… Rüya mı, gerçek mi diye kendimi sorguluyorum. Ve artık bu sandalyeye çakılıp kalmak benim hayatım mı olacak? Yine de direnmeye, katlanmaya çalışıyorum. Zorluklar olsa da bir noktaya çakılıp kalmak yaşamaksa eğer, ben yaşıyorum…

Geriye dönüp baktığımda yıllar öncesindeki çocukluk anılarımda mutlulukla dolu kalabalık bir ailenin yaşadığı bir mahalle var. Savaş sonrası gelen yıkım, yaşanan göç ve sonrası… Hayata yeniden, yepyeni bir yerde başlamak ve alışmaya çalışmak. Okul yılları ve mezuniyetim… En büyük yıkımı da haksızlıklara dayanamayıp yıpranan babacığımı kaybetmekte yaşadık. Hayata sil baştan başlarken, üstelik beş kardeş hepimiz okurken, ailenin reisi olarak çok yük binmişti omuzlarına… Olmadı… Dayanamadı… Sonrasında kardeşlerim farklı yerlerde hayatlarını kurup ayrıldılar buralardan…

Yıl 1999. Felaketlerin başlangıç tarihi. Eve eşikten girerken düşüp sol ayağımı kırıyorum. Oldukça kötü bir kırık… Ameliyat olmam gerekiyor ve uzun süre yatıyorum. Yaklaşık bir sene sonra tekrar yürümeye başlıyorum…

16 Ocak 2001. Hayatım bitti… Ben bittim…

O gün sabah kalkıp pilavuna yapıyorum. Akşam Girne’ye gidilecek. Saat 18:00 gibi yola çıkıyoruz… Önümüzde küçük bir araba zikzaklar çizerek ilerliyor… Başımıza bir iş gelecek deyip, polise telefon açıyor, plakasını veriyoruz. Sonra da uzak kalmak için yol kenarına park ediyoruz. İşte o anda olanlar oluyor. Sarhoş şoför, van araca çarpıyor ve böylelikle direksiyon hakimiyetini kaybeden araç üzerimize doğru geliyor. Büyük bir gürültü kopuyor. Sağ tarafta oturduğum için çok büyük bir darbe alıyorum. Arabanın içine sıkışıyorum. Etrafımızda mahşeri bir kalabalık. Beni sıkıştığım yerden zor çıkarıyorlar. Eşimin de kaburgaları ve burnu kırılıyor. Arabadan çıkıp bana yardımcı olmaya çabalıyor. Hissettiğim ağrıyı anlatmam mümkün değil. Dizlerim, sağ ayak bileğim ve sağ el bileğim kırılıyor. Üstüne üstlük karnımda müthiş bir ağrı. Ambulansta giderken yanımda işinden dönmekteyken kazayı görüp duran, üniversite yıllarında aynı evi paylaştığımız canım arkadaşım bana refakat ediyor. Acılarımı dindirmek için kulağıma eğilip “her şey düzelecek, merak etme“ diyor.

Hastanenin acil bölümü ana baba günü. Sonrasında iki ayağım ve el bileğim alçıya alınıyor. İlerleyen saatlerde de iç kanama teşhisiyle ameliyat oluyorum. Yoğun bakımda çok zor geçen bir hafta ve geçirdiğim ölüm tehlikesini atlattıktan sonra normal bir odaya çıkıyorum. Hep sırt üstü yatmak oldukça zor, alçılar nedeniyle hiç kıpırdayamıyorum. Bu kadar yıpratıcı bir dönemi nasıl atlattığımı, hayatta kalmayı nasıl başarabildiğimi hala daha anlamış değilim. Tabii ki doktorlarımızın da hayatta kalmamda çok büyük rol oynadıkları da bir gerçek.

3 hafta hastanede kaldıktan sonra eve dönüyorum. Artık geceleri el ayak çekilince sıkıntılar basıyor. Canım çıkacak gibi… Zaman geçtikçe sanki kapana kısılmış gibi hissediyorum. Sonunda alçılar çıkıyor ve fizik tedavi başlıyor. Bir müddet acılarla yoğrularak tedaviye devam ediliyor.  Hastanede ve evde, eşim, annem ve kızkardeşim başta olmak üzere tüm ailem büyük destek veriyor. Kızkardeşim terapist olduğu için tedavimi üstleniyor. 2004 senesinde Ortopedik Özürlüler Derneği’nin açılmasıyla tedavime orada devam ediyorum. Evden aranıp eve bırakılmamız büyük kolaylık. Bana büyük moral oluyor. Başlarken hissettiğim tedirginlik zamanla yok oluyor. Ve dernek sayesinde bazı sıkıntıları ve eve bağlı yaşamayı geride bırakıyoruz. Bu değişimle bazı sıkıntıları atlatırken bir taraftan da engellenmenin getirdiği zorluklarla haşır neşir oluyoruz. Londra, Amerika derken dünyanın ne kadar engelsizleştiğini görüyor ve kahroluyorum.

Yıl 2010, Nisan’ın 18’i… Amerika’dan tahsilini tamamlayıp yurda dönen oğlum Mehmet, eşim, annem ve ben oyumuzu kullanmak için evimizin yanındaki okula gidiyoruz. Neden gitmek istemediğimi karşımıza dikilen merdivenleri görünce anlıyor ve ben oy kullanamadan geri dönüyoruz. Oradaki görevlilerin yapacak bir şey yok demesi oldukça canımızı sıkıyor. Bana bu olayı basına vermeye var mısın diye soruyor Mehmet. Artık bıçak kemiğe dayanmış. 10 senedir tüm zorluklara, engellemelere sesini çıkarmayan ben de artık taşma noktasına gelmişim.

Arkamızda çığ gibi büyüyen desteği görünce artık hiçbir şeyin eskisi gibi kalmayacağını, değişim rüzgarlarını da beraberinde getireceğini görüyorum.

Sonraki seçimlerde rahatlıkla oyumu kullanabilmem, bunun en güzel işaretiydi belki de. Demek ki, isteyince bazı şeyler değişebiliyormuş. Bu destekle de EngelSiz İnisiyatifi’nin doğması bizlere en büyük moral kaynağı oldu. Derneğimizin, tüm Sivil Toplum Örgütleri ve duyarlı kişilerin desteğiyle çok şeyleri başarabileceğimize inanıyorum. Görüyorum ki eylemler ve basın toplantıları, toplumsal duyarlılığı artırmaya ve bazı değişimleri de beraberinde getirmeye başlıyor yavaş yavaş...

Ben tüm bu sıkıntılı dönemi atlatmaya ve engelli olmaya alışmaya çalışırken, bir de engellerle boğuşacağımı hiç düşünmemiştim. Peki, özgür olmak, dilediğince yaşamak her insanın hakkı değil midir? Tüm bu engelleri karşımıza çıkaranlar, bizlerin nasıl bir hayat yaşadığını, yatalak bir hastanın veya engelli bir çocuğu olan anne babanın, doğuştan ya da sonradan engelli olan bireylerin neler yaşadığını, hayata nasıl tutunmaya çabaladıklarını biliyorlar mı? Bir gün herhangi bir engellinin yanında zaman geçirmelerini ve neler yaşadığımızı anlamalarını diliyorum. Ve hepimizin birer engelli adayı olduğumuzu unutmamalarını rica ediyorum. Bizleri anlayan insanların artmasını diliyorum ve duyarlılığı sağlamak için de eğitimin şart olduğunu öğrenmemizi bekliyorum. Bir gün tüm engellilere, engelsiz bir Kıbrıs’a hoşgeldiniz demek istiyorum…

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 773 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler