1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. 'Hayat Kısa Sanat Uzun..'
Hayat Kısa Sanat Uzun..

'Hayat Kısa Sanat Uzun..'

Hakkı Yücel: ‘Anlatmak’ sınırları aşmaktır, kategorilerin dar alanlarını genişletmektir, özgürleşmek ve özgürleştirmektir.. Onun içindir ki kavramların yetersiz kaldığı yerde imgeler devreye girmektedir

A+A-

 

 

Hakkı Yücel

yucelh@kibrisonline.com

 

 

Hannah Arendt’in sözleridir: “Bir hikâyenin içine yerleştirdiğiniz veya onunla ilgili bir hikâye anlattığınız takdirde tüm acılara katlanılabilir..”  Hitler faşizminin Yahudi soykırımını başlattığı o karanlık dönemde yaşananlardan ve ardında bıraktığı büyük travmalardan hareketle söylemektedir bunları Arendt ve daha sonra yazacağı ‘İnsanlık Durumu’ kitabında, eylemle ilgili bölümün başına da bir epigraf olarak bu veciz sözleri yerleştirecektir..Bu ‘hikâyeleştirme’, ‘hikâye içine yerleştirme’ halini-yöntemini çok benimsediğinden, buna çok inandığından olsa gerek Arendt’in bütün yazılarında, kitaplarında  -ki bunlar ağırlıklı olarak siyaset düşüncesi üzerine yazılardır, kitaplardır- edebî bir tad vardır. Bu o kadar öyledir ki onun için sadece ‘ne yazdığı(söylediği)’değil, ‘nasıl yazdığı(söylediği)’ da önemlidir. Arendt’in ‘politika anlayışı’nı merkeze alarak yazdığı “Dünyayı Bugünde Sevmek” (Metis Yayınları) kitabında Fatmagül Berktay da aynı noktaya parmak basarken, tam da bu nedenle Arendt’i, “şair ile filozof arasındaki bir öykü anlatıcısı” olarak nitelendirmekte ve Sheldon Wolin’in onun ‘İnsanlık Onuru’ kitabı için yaptığı değerlendirmeden bir bölümü de bir bakıma bunun kanıtı olarak aktarmaktadır:

“Arendt, yepyeni bir dil getirmiş...ve onunla birlikte politikaya, akademik siyasal bilimin ıvır zıvır ve sıkıcı kategorilerinin aşılmasını sağlayan bir ciddiyet ve değer kazandırmıştır. Geçmişin büyük politik teorilerinin tarih kitaplarında sıkışıp kalmasına son vermiş ve onların günümüzün sorunlarını nasıl aydınlatabileceklerini göstermiştir..”

 

Arendt’in girişte aktardığımız veciz sözlerinin önemi sadece gösterdiğiyle -acılara katlanmanın onun bir hikâye içine yerleştirilmesi ya da onunla ilgili bir hikâye anlatılmasıyla mümkün olduğu- sınırlı değildir; bundan çok daha fazla bir şeydir.

Daha açık bir ifadeyle, sadece acının değil çok daha başka duyguların, dünyaya ve hayata dair olayların ve olguların enine boyuna hissedilmesi, anlaşılması ve anlamlandırılmasında edebiyatın ve çok daha geniş ölçekte sanatın gücünü ve gerekliliğini işaret ediyor olmasıdır. Evet, edebiyat ve sanat tam da budur: olayları, olguları ve de duyguları sadece ‘açıklamakla’ yetinmeyen -siyasetin ve bilimin genelde yaptığı budur-, bundan öte onları hikâyeleştirerek(edebiyat), oyunlaştırarak(tiyatro), çizerek(resim), seslendirerek(müzik) ‘anlatmak’la zenginleştirmesi, derinleştirmesi ve onlara dair ihtimaller çokluğunu ortaya koymasıdır.

Hayatı ve dünyayı tahammül edilir kılan da budur, o hayatı ve dünyayı çok farklı boyutlarıyla anlamaya ve anlamlandırmaya yardımcı olan da budur, hayatın ve dünyanın değiştirilerek daha yaşanılır hale gelmesine katkı sağlayan da budur ve nihayet insanın varoluşunun sırlarını aralayan, görünmeyen dünyalarına ışık düşüren, yolunu aydınlatan ve onu harekete geçiren de budur.

Çünkü edebiyat ve sanat gücünü özgürlükten ve yaratıcılıktan almaktadır.

Budur ki onu hayatı ve dünyayı açıklamakla yetinenen her türlü kategorik aklın boğucu sınırlarının ötesine taşımaktadır.

‘Anlatmak’ sınırları aşmaktır, kategorilerin dar alanlarını genişletmektir, özgürleşmek ve özgürleştirmektir..

Onun içindir ki kavramların yetersiz kaldığı yerde imgeler devreye girmektedir; bu yolla gerçeğin tek boyutlu algısı çok boyutlu bir algıyla yer değiştirmektir; düşünce zenginleşmektedir; yargılama ve hüküm verme kolaycılığı terk edilmekte, insan aynı anda hem kendi hem öteki olabilmekte, ötekinin gözüyle kendine bakabilmektedir.

Sanat gündelik sığlığın ve sıradanlığın niteliksel dönüşümüdür, vasatın aşılmasıdır..

 

Sanat hem kendisidir, hem kendisinden çok daha fazlasıdır.

Ne sadece biçimdir ne biçemdir, aynı zamanda bilinçtir, bilinç olgusudur.

Gerçek olduğu kadar düş, düş olduğu kadar gerçektir; düşsel gerçekliktir.

Bütün zamanları kuşatandır, geçmişi yeniden yaratandır, bugüne taşıyandır..

Hafızayı oluşturandır sanat, yeniden ve yeniden inşa edendir; gelenektir, değişimdir; geleceği tasavvur ve tahayyül edendir.

Umuttur, coşkudur, heyacandır..

Başka bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatandır, o dünyayı anlatandır.

Sanat muhaliftir, sorgulayandır ve eleştireldir; her türlü iktidar baskısına, statüko tutuculuğuna direnendir, bu onun tabiatı gereğidir.

Bu yüzden siyasal iktidarla başı belaya girmektedir, siyasal iktidarın hışmına uğramaktadır. Baskı altına alınmaktadır, yasaklanmaktadır, yok edilmeye çalışılmaktadır; denetlenebilir sınırlara çekilmeye zorlanmaktadır, dayatılan tarifler içine sıkıştırılmak ve dayatanın işlevsel aracı haline getirilmek istenmektedir..

Sanat bütün bunlara karşı çıkabildiği, direnebildiği oranda sanattır,  bireysel ve toplumsal varoluşun teminatıdır, özgürlük ve demokrasi savaşçısıdır; eğer boyun eğerse o artık sanat değildir, bireysel ve toplumsal varoluşun zaafa uğrama, özgürlük ve demokrasinin gerileme sebebidir.

Sanat piyasa mantığının ölçülerini kaldırmaz, o sadece haz ve tüketim nesnesi değildir.

Zamanın ve mekânın sıkıştığı, yaşamın baş döndürücü hız kazandığı, gerçekliğin kısacık bir ana ve görüntüye hapsedildiği, her şeyin göz açıp kapayıncaya kadar buharlaşıp uçtuğu, geride hiçliğin ve boşluğun kaldığı günümüz dünyasında, durup düşünmektir, derinlik kazanmaktır, sorgulamaktır, anlam ve duygu yoğunluğu yaşamaktır, hissetmektir ve anlatmaktır sanat.

Toplumlar, ülkeler ve şehirler sadece temel ihtiyaçların karşılanması, refahın yükseltilmesi ile tatmin olan fiziki varlıklar değildir. Bu ihtiyaçların karşılanması yanında; onları varoluşsal anlamda kalıcı, sürekli ve özgür kılacak olan, kültüre ve sanata yapılan yatırımların, bu alanda sağlanan imkânların fazlalılığıdır, zenginliğidir, bu bağlamda ortaya çıkarılan eserlerin niteliğidir. Topluma, ülkeye ve şehire dünya ölçeğinde ve insanlık aleminde saygınlık ve ayrıcalık kazandıracak olan budur.

Sanat bu yüzden çileli bir ayrıcalıktır; sanatçı ise o çileyi çekerek yaşayan, her türlü desteği  ve saygınlığı hak edendir.

 

Son dönemlerde ekonomik-siyasal-toplumsal dayatmalarla, ‘varoluşsal kriz’ yaratacak kertede ciddi gerilimlerin yaşandığı ülkemizde şimdi de sıra sanata gelmiş gibi görünmektedir. Personelini ödeyemez ve hizmet veremez hale gelen Lefkoşa Belediyesi’nde, tartışılır bir kararla gerçekleştirilen yönetim değişikliğinin ardından, idari ve finansal düzenlemeler adına, Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun kapısına kilit vurulmak ve tiyatro sanatçılarının da kapı önüne konulmak istenmesi, bunun somut göstergesidir. Eğer böyle bir karar alınır ve uygulamaya konulursa bu büyük bir gaflettir. Dünyayı ve hayatı ticari bir müessese, insanı da o müesseseye mahkûm bir mal olarak gören ve her şeyi buradan anlamlandırıp çözmeye çalışan siyasal-ekonomik aklın sefilliğidir, kabızlığıdır.

Böyle bir adım atılması ise Kıbrıslı Türklerin düşlerinin, hayallerinin, hikâyelerinin ellerinden alınması, boyunlarına ilmik geçirilmesidir.

 

Toplumun bu mezar kazıcılarına hatırlatılacak son söz şudur:

“Vita brevis, ars longa: Hayat kısadır, sanat uzundur, sonsuzdur..”

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 750 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler